Background

Background

Silahkan klik beberapa gambar di bawah ini

  • image1
  • image2
  • image3
  • image4
  • image2
  • image1
  • image4
  • image3
trt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
trt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


mektup soundcloud.com'dan geldi. yüklediğim bir şarkıya copyright itirazı yapılması üzerine yayından kaldırıldığını bildiriyordu kısaca. durum sinirimi bozmakla kalmadı, bir süredir üzerinde düşündüğüm "ne işe yarar bu copyright?" sorusunu da tartışmaya açmama neden oldu.

bizde telif hakkı denilen ve orijinalinde kopyalama hakkı (kopya edinme de dahil) olarak bilinen bu olayın şöyle bir açıklaması var: efendim, adam sanatçı ya, hee, işte üretiyor ya, ee, işte rahatlıkla üretimine devam edebilmesi için boş zamana ve kafa rahatlığına ihtiyacı var ya, dee, işte o yüzden bu sanatkâr'ın yarattığı eserlerden geçinebilmesi gerekir ki bunları yapabilsin. tabi, bu kabaca bir açıklama, işin içine bu kişinin birlikte çalıştıkları kimselerin geçimlerinden tutun da, üretim masraflarına kadar her şey sokulabilir. durum biraz aristokrasi veya burjuvazinin desteğiyle üretimini garantiye alan sanatkâr'ın, kopyalama teknikleri geliştikçe kendi başına bağımsız üretimi için gayet açıklanabilir bir yöntem olarak görünüyor. ancak tabi ki tekelleşme boyutunda iş, yine dönüp dolaşıp asıl olarak yapım ve dağıtım tekellerinin kârlarıyla ilgili bir çerçeveye sıkışıyor. böylelikle kültür ürünü, varil başına fiyatı belirlenen bir meta'dan öte bir şey olamıyor.

bu çerçevede "kültür ihraç eden ülkeler topluluğu" (bu pazardan en fazla payı abd almak üzere) bu copyright mevzuunu bir cendere haline getiriyorlar hem kullanıcılar hem de ithalatçı ülkeler için. kullanıcının ürüne ulaşması sorunu ayrı olmak üzere, hali hazırda diğer ülkelerden sırf copyright mevzusundan dolayı bu ihracatçı beylerin kasasına ciddi miktarda para giriyor. kültür ürünlerine yazılım ve diğer ürünleri de eklediğimizde copyright pazarının boyutu oldukça büyüyor. nitekim, (yanlış hatırlamıyorsam) 2001 senesinde yapılan dünya ekonomik forumu'nda hindistan'ın başını çektiği bazı ülkeler, konuyu dillendirip telif ücretlerinin makul düzeye çekilmesi ve bu olana kadar da korsan yayınlarla mücadele konusunda isteksiz davranacaklarını bildirdiler. tabi bu çıkış, en büyük tüccar abd'nin sert direnişiyle karşılaştı ve bir daha da gündeme gelmedi.



öte yandan konu biraz çetrefilli. örneğin, hiçbir kazanç sağlamadan bir internet sitesine şarkı ekleyen ve yine bir kazanç sağlamadan yalnızca dinleyen kullanıcılar için copyright gerçekten saçma bir durum oluşturuken, bu paylaşımı ciddi bir kazanca dönüştüren site sahibinin durumu ayrı bir sıkıntı yaratıyor. yine de kullanıcılar, kendi paylaşım yöntemlerini geliştirerek bu durumu bertaraf edebiliyorlar. yine bu sayede, dünyanın her yanından her türlü üretime ulaşma olanağı oluşuyor. bu, çoğu zaman üreten olarak sanatkâr'ı herhangi bir zarara sokmadığı gibi, daha geniş bir tanınmışlık olanağı da sağlıyor. ancak yapım ve dağıtım tekelini elinde tutan beyler, kâr'dan yapacakları zararın boyutuyla ilgileniyorlar sadece.

bu konuda geçenlerde ilginç bazı gelişmeler de yaşadık. müyap'ın başvurusu üzerine myspace ve last.fm'e türkiye'den erişim engellendi bir süre. müyap'ın başında ise, eski "paylaşımcılarımızdan" bülent forta oturuyordu. merakım şu yönde ki, forta'yı müzik üreticisi yapan ve ada müzik'in adını duyurmasında en büyük pay sahibi olan onlarca kasetlik "dünya demokrasi şarkıları" serisi için kendileri tek kuruş telif ödemiş midir?

merak ettiğim bir diğer konu da lily allen'i kim susturdu? nitekim 2 sene evvel blog'unda "artık bu copyright mevzusunu yeniden tartışmanın zamanı geldi" diye yazan allen, kısa bir süre sonra blogunu kapatıverdi. tabi, komplo teorisine memleketten bolca aşina olduğumuz için hemen plak tekellerinin bu işin arkasında olduğu kanısına kapıldım :) işin şakası bir yana, bu tanınmışlıktaki bir şarkıcının ve bu sistemden gerçekten kâr eden birinin bu belirlemesi oldukça önemliydi. ancak bakalım bu tartışma hangi baharda başlayacak?

telif hakkı denilince halk ozanımın hüseyin çırakman'ın öyküsüyle konuyu kapatalım. çırakman'ın öyküsü, olaydaki çetrefili bir kez daha gözler önüne seriyor. "bugün bize hoşgeldiniz erenler" isimli türküsü hemen her gün trt'de çalınan çırakman'a akıl veriyorlar yıllar evvel, "yahu sen burda sersefilsin, türkülerin her yerde çalınıyor. git paranı istesene." çırakman varıyor trt'nin kapısına; telifini istiyor çalınan türkülerinin. kapıdan kovuyorlar tabi, "bundan sonra senin türkülerini de çalmıyoruz" diyerek :)

mahkemeye verdiği dilekçe şöyle başlıyor çırakman'ın:

arı gibi çiçeklerden bal yaptık
sinek geldi ona kondu hakim bey
halk'tan hak'tan ilham alım bol yaptık
onu kendisinin sandı hakim bey

sanatçının üretim sürecini ve üretimini korumak elbette önemli. ancak bugün, insani bir sistemle her türlü üretimin korunabileceği bir düzey var iken, hala tekellerin karı için barbarlığa varan düzenlemelere başvurmak akıl karı değil. çırakman'ın dilekçesinin sonunu dinleyelim:

hastayım derdime bakmıyor doktur
hakim bey vallahi derdimiz çoktur
benim hiçbir sosyal güvencem yoktur
nice ocak böyle söndü hakim bey


Babamın her sene sonunda yenisini getirip değiştirdiği Maarif Takvimi yaprakları 1986 senesini gösteriyordu. Meksika depremi bütün acı görüntüleri ile belleğimizdeydi. Başkan Reagan, "Özgürlük için ileri!" konuşmasının üzerinde çalışıyordu. Mikhail Gorbaçov, SSCB'yi yeniden yapılandırırken, Çernobil faciası patlak vermişti. Konuyla ilgili bakanımız ve Atom Enerjisi Kurumu başkanımız hemeh her gün TRT ekranlarında "çayda radyasyon yok, ahanda bakın nasıl da içiyorum" diye çayını höpürdetiyordu. Başbakan Turgut Özal, "Radyasyonlu çay daha lezzetli" diyecek kadar ileri gitmişti. Sokaktaki adam, "Türk'e radyasyon madyasyon işlemez" diyordu. Başkan Reagan ile diğer başkan Gorbaçov, Reykjavik'te biraraya gelmiş ve kucaklaşmışlardı. Bir yandan silahsızlanma üzerine konuşurlarken, Reagan, "Yıldız savaşları projesinini vazgeçilmez" olduğunu söylüyordu. Sovyetler Birliği, MIR Uzay İstasyonu'nu uzaya parça parça taşırken, ABD, Challenger uzay mekiğini havada patlatmıştı. Oliver Stone, Platoon'la Oscar ödüllerini toplamış, Elie Wiesel de Nobel'i kapmıştı. Olof Palme cinayetinde bazı Türk'lerin de adı geçiyordu. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kurt Waldheim'ın eski bir Nazi işbirlikçisi olduğunun ortaya çıkması herkesi şok etmişti.

Bıyıklarımız yeni terler iken gelişen bu kadar olay başımızı döndürmüştü. Dünyadaki dönüşümlerin merkezinde olduğumuzun farkında değildik henüz. Okul sınavlarının da bittiği bu yaz başlangıcında baş dönmesinden kurtulmak ve biraz olsun eğlenmek için çok büyük bir fırsat vardı şimdi önümüzde: 1986 FIFA Dünya Kupası!

Bir öncekini de aklımız yettiğince izlemeye çalışmışsak da, henüz neyin ne olduğunu tam kavrayamıyorduk. Bir tek, Paolo Rossi'nin kupayı İtalyanlar'a getirdiği ve Fransızlar'ın futbol sözkonusu olduğunda çok şanssız olduğu aklımızda kalmıştı.

Çok sonraları, depremin yaralarını sarması için Meksika'ya verilen 1986 Dünya Kupası'nın, izlediğimiz son keyifli uluslararası organizasyon olduğunun da farkına varacaktık. Ama önemli olan bu değildi şimdilik. Grup maçları oynanmaya başladığında ilk farkettiğimiz, SSCB takımının, geleneksel anlayışlara çok ters gelen farklı bir futbol oynadığıydı. 6-0'lık Macaristan galibiyeti ile turnuvaya başlayan SSCB, bir anda kupanın favorileri arasında gösterilmeye başlanmıştı. Başlarında "Kurt" lakaplı Lobanovski ile "buz hokeyi" stili olarak anılan ilginç bir taktik anlayışı ile oynuyorlardı. Top geride hızlı bir şekilde çevrilerek rakibin başı döndürülüyor, bir anda uzun bir pasla rakip defansın arkasına sarkan forvet(ler)e top ulaştırılıyordu. Milimetrik paslar atmakla itham ediliyordu Sovyet takımı, bazıları daha da ileri gitti ve "2000 yılının futbolunu oynuyorlar" dedi!
SSCB - Macaristan : 6 - 0
Kupanın gediklileri de ilk turu kolayca geçiyorlardı. Ama ilk turun en göz alıcı takımı, Afrika çöllerinin temsilcisi Fas idi. İngiltere, Polonya ve Portekiz'in önünde grubu lider olarak tamamlıyorlar ve diğer grubun ikincisi Batı Alman takımına korku salıyorlardı. Ancak ikinci turda işler yaver gitmeyecek ve şanssız bir biçimde Batı Almanya'ya 1-0'lık skorla eleneceklerdi.

İkinci turun şans getirmediği takımlar arasında ilk turun görkemli takımı SSCB de vardı. Grup 2'yi Fransa'nın önünde lider tamamlayan Sovyet takımı, diğer grubu 3. sırada bitirebilen Belçika ile oynuyordu. Lobanovski'nin takımı, Belçika karşısına çıktığında kontrol hakemdeydi. Belçika, attığı 4 golden birisini bariz ofsaytta iken, diğerini de yaklaşık yarım metre dışarıdan çevrilen topla yapmıştı. Sovyet takımının attığı üç gol ise kontrolü sağlamaya yeterli olmayacaktı elbette.



2. turda Uruguay'ı 1-0'la geçen Arjantin, Paraguay'ı 3-0'la geçen İngiltere karşısına çıkıyordu. Sonu -guay'la biten iki takımı elemelerinden çok daha büyük anlamı vardı bu maçın. İki ülke, kupadan hemen önce Fakland Adaları'nda karşı karşıya gelmiş ve Demir Leydi Margaret Theatcher, bu savaşı İngiltere lehine sonlandırmıştı. Ama bücür Maradona da, ikinci yarının hemen başında kendi sahasının ortasından başladığı koşusunu İngiltere kalesinde sonlandırmıştı. Bu gol, futbol tarihinin en güzel golleri arasına kendisini yazdırırken; Maradona, skorun Fakland'ın öcünü almaya yetmeyeceğini düşünüyordu. Ancak, elindeki kartlar da daha iyisine imkan bırakmıyordu. Böylelikle tanrı'nın elinden bir kare-as çekti ve masaya bıraktı. İngilizler, önce blöf yaptığını sandılar; kartlar açıldığında ise hile yaptığını düşündüler ama masadaki kartlar tanrı'ya aitti ve maalesef buna itiraz geçerli sayılmıyordu. İngilizler'e "pas" demek dışında seçenek kalmamıştı.


Her ne kadar SSCB'yi hakemin yadımıyla elemişse de boş bir takım olmadığını göstermek için İspanya'yı eleyerek yarı finale kadar gelen Belçika, Arjantin'e rakip olmuş; ancak Maradona'nın hışmına uğramaktan kurtulamamıştı. Brezilya'yı penaltılarla eleyen son Avrupa şampiyonu Fransa da, yaşlı Alman takımı önünde varlık gösteremedi ve 2-0 biten iki maç, iki finalisti de belirlemiş oldu.

Böylelikle 1986 Dünya Kupası'nda sona gelinmiş ve Arjantin ile Almanya kupayı kaldırmak için er meydanına çıkmıştı. Final maçında TRT'nin ünlü futbol sunucusu Halit Kıvanç da meydana çıkmıştı.

TRT ekibi, turnuvaya "veteran" Halit Kıvanç'ı da götürmüş ve ona jübile yaptırıyordu. Diğer maçların tümünde İlker Yasin, Levent Özçelik ve Tansu Polatkan gibi genç kuşak TRT spikerleri görev alırken, final maçını Halit Kıvanç anlatacaktı.

Maç başladığında Maradona'lı Arjantin'in yaşlı Alman ekibine göz açtırmaya niyeti olmadığı anlaşıldı. Nitekim zorlanmadan skoru 2-0'a taşıdılar. Her ne kadar skor tabelasında Maradona'nın ismi yok ise de, iki golün ortası da ondan gelmişti.

Daha çok pazar sohbetleri ile belleğimizde yer etmiş olan ve futbol anlatımına yetişemediğimiz Halit Kıvanç, skorun da etkisiyle Alman takımını eleştirip duruyordu. Eski futbol dayanıklılıklarının olmadığından, kadronun böylesi bir organizasyon için çok yaşlı olduğundan, Arjantin gibi bir takım karşısında hiç şansları olmadığından dem vuruyordu.

Maçın 70. dakikaları oynanırken Almanlar bir taç atışı kazandılar. Yaşlı efsane Karl Heinz Rummenigge, topu eline almış ve atışı kullanmıştı. Ancak hakem, Rummenige'nin atışını beğenmedi ve taçı Arjantin'e verdi. Halit Kıvanç ise hayatının en yanlış lafını ettiğini az sonra anlayacaktı: "Bakınız sayın seyirciler, yılların Rummenige'si, taç atmayı bile unutmuş."

Hemen birkaç dakika sonra, Rummenigge taç atmayı unutsa bile gol atmayı unutmadığını fısıldamıştı Halit Kıvanç'a ve durumu 2-1'e getirmişti. Halit Kıvanç, bu kez onu övmek zorunda kaldı: "İşte bu, deneyim bu, büyük futbolcu bu, ruhsuz oynayan Almanlar'ı deneyimiyle ayağa kaldırdı. Yeniden umutlandırdı, büyük oyuncu bu."


5 dakika geçmeden Voller de 2-2'ye taşıdı skoru. Halit Kıvanç'ın ibresi ise artık tamamen Almanlar'ın lehine dönmüştü: "İşte sayın seyirciler, Almanya bu, hiçbir zaman maçı bırakmazlar, son saniyeye kadar mücadele ederler."

Ama o kupa, Maradona'nın kupasıydı. Kariyerine bir Dünya Kupası katmak için gelmişti oraya ve vazgeçmeye hiç de niyeti yoktu. 85. dakikada yaşlı Alman takımı, uzatmadan önce bir gol atıp işi bitirmek isterken kaybetti topu, orta çizginin gerisinde topla buluşan Maradona, Alman defansının arkasına sarkmakta olan Burruchaga'yı gördü. Schumacher ürkmüştü üzerine koşan bu genç Arjantinli'den. O da Schumacher'in yanından topu ağlara bıraktı.

Halit Kıvanç da futbol sunmayı bıraktı!

Biz ise, futbolda her an herşeyin mümkün olduğuna dair sarsılmaz bir inançla yeniden döndük hızla değişen dünyamıza...