Background

Background

Silahkan klik beberapa gambar di bawah ini

  • image1
  • image2
  • image3
  • image4
  • image2
  • image1
  • image4
  • image3
Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


"denizci stratis bir adamı anlatıyor" ama ne güzel anlatıyor, dersin beni anlatıyor. selam üzerine olsun denizci...

1.

Kuzum, nesi var şu adamın?
(Dün, önceki gün, bugün) bütün ikindi
oturdu durdu şurada gözlerini bir aleve dikip
akşamüstü bana çarptı merdivenden inerken,
"Gövde ölür, su bulanır, ruh
duraksar" dedi,
"yel unutur, hep unutur,
ama alev değişmez."
"Biliyor musun" dedi sonra,
"belki de öbür dünyaya giden bir kadını seviyorum,
ama bundan değil bu bırakılmış halim;
bir aleve bu bağlanışım
alev değişmediği içindir."

Sonra hikayesini anlattı bana hayatının

2. ÇOCUK

Ben büyümeye başladığımda ağaçlar hiç
bırakmadı yakamı
neden gülümsüyorsunuz? Yoksa çocuklara hiç
acımayan
ilkyazı mı düşündünüz?
Yeşil yapraklara bayılırdım
sanırım sırf sıramdaki kurutma kağıdı yeşildi diye
bir şeyler öğrendim okulda
Ağaçların kökleriydi yakamı bırakmayan; kışın ılıklığında
gelip sarılırlardı gövdeme.
Başka düşlerim yoktu çocukluğumda.
Kendi gövdemi işte böyle tanıdım.

3. YENİYETME

On altıncı yaşımın yazında garip bir ses şakıdı kulaklarımda;
Bu, hatırlıyorum, deniz kıyısındaydı, kırmızı ağlarla
bırakılmış bir geminin omurgası arasında, kumsalda.
O sese yaklaşmak istedim kulağımı kumlara dayayıp
ses duyulmaz oldu,
ama bir yıldızın ağışını gördüm
sanki ilk kez görüyordum ağışını bir yıldızın
ve dudaklarımda dalgaların tuzu.
Ertesi gün resimli bir kitap gibi bir yolculuk
her akşam kıyıya inmeyi düşündüm
önce kıyıyı öğrenmek, sonra denize açılmak için;
tepede oturan bir kıza tutuldum üçüncü gün;
küçük beyaz bir kulübesi vardı köy kiliselerine benzeyen
bir de gözlüklü yüzünü örgüsüne eğmiş, pencerede oturan
ve hiç konuşmayan yaşlı anası
bir saksı fesleğen bir saksı karanfil
sanırım ya Vasso, ya Frosso, ya da Billio'ydu adı;
böylece unuttum denizi.
Bir Pazartesi günü Ekim'de
kırık bir testi buldum beyaz kulübenin önünde
Vasso (diyelim kısaca) karalar içindeydi,
saçları dağınık, gözleri kızarmış.
"Öldü" dedi sorduğumda,
"temeli kazarken kara horoz kesmediğimiz için ölmüş,
doktora bakılırsa. Nereden bulalım
burada kara horozu...? Hep beyaz burada hayvanlar...
pazardaysa,
kafalarını kesip öyle satıyorlar tavukları."
Hiç düşünmemiştim acının ve ölümün böyle olacağını;
bırakıp denize döndüm.
O gece "Aya Nikola"nın güvertesinde, çok yaşlı bir
zeytin
ağacı gördüm düşümde, ağlıyordu.

4. DELİKANLI

Bir yıl denizlerde dolaştım Odysseus Kaptan'la
Mutluydum
iyi havalarda pruvaya uzanırdım denizkızının yanına
türküsünü söylerdim al dudaklarının uçan balıklara bakarak,
fırtınada anbarın bir köşesine sığınırdım beni ısıtan
köpeğiyle geminin.
Birinci yılın sonuna doğru minareler gördüm bir sabah
"İşte Ayasofya" dedi ikinci kaptan,
"kadınlara götüreceğim seni bu akşam."
Böylece yalnız çorap giyen kadınları tanıdım
Hani şu içlerinden birini beğenip seçtiğiniz kadınları.
Garip bir yerdi
içinde iki ceviz ağacı, asması ve kuyusu olan bir bahçe
üstü cam kırıklarıyla dolu bir duvarla çevrili
ve "Ömrümün akışında..." diye türkü söyleyen bir su yolu.
sonra, hayatımda ilk kez, duvara kömürle çizilmiş
bir yürek resmi gördüm o bildik okun deldiği.
Asmanın yere düşen sarı yapraklarını gördüm
kaldırım taşlarına ve çamurlara yapışan
ve gemiye dönmek için davrandım.
Ama yakamdan tuttuğu gibi kuyuya attı beni
bizim ikinci kaptan:
ılık sular ve nice canlılık derimin üzerinde...
Sonra aylak aylak sağ memesiyle oynayan kız,
"Ben Rodosluyum" dedi bana, "beni yüz paraya
nişanladılar
on üç yaşındayken."
Ve "Ömrümün akışında..." diye türkü söyleyen su yolu.
O serin ikindi gördüğüm kırık testi geldi aklıma
Ve "Bir gün bu da ölecek" diye düşündüm,
"Kim bilir nasıl ölecek?"
Yalnız, "Dikkat et, memeni hırpalama" dedim kıza,
"ne de olsa geçimin ondan."
O akşam gemide yanına gidemedim denizkızının,
Utandım yüzyüze gelmeye onunla.

5. ADAM

Nice yeni manzaralar gördüm o günden bu yana: gökle yerin, insanla tohumun dayanılmaz bir nem içinde birbirine karıştığı yeşil ovalar; çınarlar ve çamlar; kırışık görünüşlü göller ve seslerini yitirdikleri için ölümsüz olan kuğular gönüllü yoldaşımın, şu gezgin oyuncunun, Erinha'nın duvarlarını yıkan boru gibi, dudaklarını paralayan o uzun boruyu öttürerek yapabildiğim ne varsa yıkarken borunun tiz sesiyle gözümün önüne serdiği manzaralar. Eski bir resim gördüm basık tavanlı bir odada; bir yığın insan o resme bakıyordu hayranlıkla. Lazarus'un dirilişini gösteren bir resimdi. Ne İsa'yı, ne Lazarus'u gördüğümü hatırlıyorum o resimde. Yalnız bir köşede, mucizeyi koklarmışcasına seyreden birinin yüzünde beliren tiksintiyi hatırlıyorum. Soluğunu korumaya çalışıyordu başına sardığı koca bir bezle. Çok şey beklememeyi öğretti bu "Rönesans" efendisi kıyamette Yargı Gününden...

Bize yeneceksiniz, dediler, boyun eğdiğinizde.
Boyun eğdik ve küllerle karşılaştık.
Bize, yeneceksiniz, dediler, sevdiğinizde.
Sevdik ve küllerle karşılaştık.
Bize, yeneceksiniz, dediler, hayatınızdan vazgeçtiğinizde.
Vazgeçtik hayatımızdan ve küllerle karşılaştık.

Küllerle karşılaştık. Yeniden bulmak düşüyor bize hayatımızı, artık bir şey kalmadığına göre elimizde. Bunca kağıtlara, bunca duygulara, bunca tartışmalara ve bunca öğretilenlere karşın, sanırım sadece belleği biraz daha güçlü, bizim gibi biri olacak hayatı yeniden bulan. Verdiklerimizi hatırlamamak bizim elimizden gelmiyor hala. O, yalnız ne kazandıysa, onu hatırlayacak verdiği her şeyden. Bir alev neyi hatırlayabilir? Gerekenden biraz daha azsa hatırladığı, söner; gerekenden biraz daha fazlaysa hatırladığı, söner. Bir öğretebilse bize, bir yandan yanarken, sadece gerektiği gibi hatırlamasını. Ben sonuna geldim yolumun: bir başkası başlayabilse, benim yolumun sona erdiği bu yerden.

Gün olur, herşeyin yerli yerinde, bir ağızdan şakımaya hazır olduğu o noktaya vardığımı duyarım. Çark nerdeyse dönmeye başlamak üzere. Canlı ve inanılmazcasına yeni bir şey gibi döndüğünü bile düşündüğüm olur. Küçücük bir engel vardır gene de, küçüldükçe küçülen, ama büsbütün yok olmayan bir kum taneciği. Bilmiyorum, söylemem gereken nedir, yapmam gereken ne! Bazan orkestranın çıkardığı bir sesi boğup, kendisi eriyinceye dek, onu susturan bir gözyaşı damlası gibi görünür bana bu engel. Ve ruhumdaki bu damlayı eritmeye ömrüm yetmeyecekmiş gibi dayanılmaz bir duygu kaplar içimi. Ve diri diri yakılacak olsam, en son bu inatçı anın boyun eğeceğini düşünürüm durmadan...

Kim yardım edebilir bize? Bir zamanlar, ben daha gemilerde çalışırken, bir Haziran ikindisi, yapayalnız buldum kendimi bir adada, güneşten bitkin. Tatlı düşüncelere daldım hafif bir meltemle, işte o sırada, saydam giysisi altında ceylan gibi ince ve çevik gövdesinin çizgileri belli olan genç bir kadınla birkaç adım öteden sessizce onun gözlerine bakan bir adam gelip oturdu biraz uzağa. Bilmediğim bir dil konuşuyorlardı. Kadın "Jim" diyordu adama. Ama hiç ağırlığı yoktu sözlerinin ve körlerin bakışlarını andırıyordu birbirine karışan kımıltısız bakışları. Aklımdan bir türlü gitmiyor onlar, çünkü bir onlarda görmedim, herkeste gördüğüm o yırtıcı ve ürkek bakışı. Kişiyi ya kurtların ya da kuzuların sürüsüne katan.

Aynı gün gene rastladım onlara, o adalarda birden karşınızda belirip dışına çıkınca izini yitirdiğiniz küçük kiliselerden birinde. Gene aynı uzaklık vardı aralarında, sonra yaklaştılar ve öpüştüler. Bulutsu bir görüntü oldu o küçük kadın ve kayboldu gözden. Acaba biliyorlar mıydı bu dünyanın ağlarından kurtulmuş olduklarını?

Ben kalkıp gideyim artık. Denize eğilen bir çam biliyorum. Öğleleri, hayatımız kadar ölçülü bir gölge verir yorgun gövdeye, ve akşamları, deri ve dudak olmaya başladıkları an ölümü yürürlükten kaldıran ruhlar gibi, garip bir türkü söyler çam pürleri arasından esen rüzgarlar. Bir kere sabahlamıştım o ağacın altında. Taş ocağından kazılıp çıkarılmış gibi yepyeniydim, şafakta.

Ah, bir böyle yaşayabilse insan ama ne çıkar.

Yorgo Seferis

Londra, 5 Haziran 1932


(Yaklaşık son beş yıldır internette sosyal medyada dolaşan “Can Yücel” imzalı ancak Can Yücel’in ne üslubunu ne ince alayını barındırmayan sahte metinler aşağıda sıralanmıştır.)

 

1.Bağlanmayacaksın

2.Kadın Dediğin

3.Erkek Dediğin

4.Seninle Olmanın En Güzel Yanı

5.Anladım

6.Herşey Sende Gizli

7.Eğer

8.Herkes Gitmek İstiyor

9.Sevdiğin Kadar Sevilirsin

10.Sağlık Olsun

11.Tam zamanında Yaşamak

12.Tersten Yaşamak

13.Biraz Değiştim

14.Bir gün Anlarsın

15.Gitmek

16.Seninle Yaşlanmak İstiyorum

17.Asla Keşkelerim Olmadı

18.Özledim Seni

19.Bilmelisin ki

20.Aşk

21.Boşver ve Yaşı Başı

22.Olmuyorsa Zorlamayacaksın

23.Ben Benden Olgun İnsan İsterim Karşımda

24.Öyle Sabah Uyanır Uyanmaz Fırlama Yataktan

25.Farkında Olmalı İnsan

26.Bir Eşi Olmalı İnsanın

27.Biraz Değiştim

28.Unutma

29.Sevgi Emekmiş

30.Özleme Dair

31.Ömür Dediğin Bir Gündür O da Bugündür

32.Aşk Ayakkabı Gibidir
“Okumak insanın kendi kafası yerine
başka
 birinin kafasıyla düşünmesidir. 
Halbuki gerçek anlamıyla düşünmek
 isteyen kişi,
tabiata, dünyaya bakmalıdır;
 ilhamını oradan almalıdır, 
özgün bir düşünce ortaya koymak için.”

Arthur Schopenhauer



 Bu yazı, kitaplar üzerine serilen kutsallık perdesini aralamayı amaçlıyor. Gerçekten kutsal kitaplar bir yana, kitap denildiğinde kutsal bir algı oluşuyor insan belleğinde. Çağdaş insan kitap okuyan, kitaba değer veren bir mahlukat olarak değerlendiriliyor. Dönemin değerlerine göre elinde kitapla dolaşmak da bir nevi entelektüellik göstergesi. İyi ama kitaba atfedilen bu kutsallık nereden geliyor? Evet, insanlık birikiminin aktarıldığı kitaplar var, inkar edecek değilim. Ancak özellikle günümüzde edebiyat sanatını da pop kültürden ayırmak ne kadar mümkün? Pop kültürde iyiler/kötüler, kaliteliler/kalitesizler ayrımı; kitap sözkonusu olduğunda çoğu zaman es geçiliyor. Çünkü kitap önceden kutsanmış bir nesne, tanrı tarafından üstelik. O ki “Yaradan Rab’binin adıyla oku!” demişti. Şimdi ne idüğüne bakmadan Yaradan Rab’bin adıyla okuyoruz. Okuduğumuzu da kolaylıkla kabulleniyoruz. Öyle ya, kitap yazmış bunları, boş beleş laflar değil sonuçta.

önce söz vardı ve söz tanrıyla beraberdi ve söz tanrıydı!

Kitab-ı Mukaddes’ten bu sözler.  Bu sözler kitaptan. Söz kitaba girince ne kadar etkileyici oluyor, farkında mısınız? Evet, kitaplar açıkça bilgi ve düşünce dikte ediyorlar. Farkında olmadan okuyoruz, Sonra mesela “Nerden biliyorsun?” diyene, “kitapta okudum” diyoruz. Hele de yazarın şöle kallavi bir titri varsa peygamber gelse bizi  yolumuzdan çeviremez oluyor.

Evet, önce söz vardı. İnsan gırtlağında boğumlanan anlamsız sesler daha doğrusu. Zamanla aynı hareketi aynı sesle desteklemekle sözler oluştu. Tapınak ve depolarda bulunan malları kaydetmek amacıyla yazıyı keşfeden Sümerli rahipler, kuşkusuz insanlık tarihinin en önemli buluşunu keşfettiklerinin farkında değildi. Nitekim depolardaki malları kaydetmek için keşfedilen yazı; insanlık tarihinin birikimlerini depolamanın ve ileriki kuşaklara aktarmanın en iyi yolu haline geldi. Yine de yazı henüz gerçek işlevine kavuşmuş değildi. Bu işlevi gerçekleştirmek için yüzyıllar boyu Johannes Gutenberg’in modern anlamda matbaayı keşfetmesini beklemek zorunda kaldı.

Gutenberg, ortağı Fust ile birlikte 1455’te ilk “Kutsal Kitap”ı bastığında, kitaplar üzerine yayılan parıltılı hale de ortaya çıkmış oluyordu. Nitekim bastıkları ilk kitap Latince “Mazarin Kutsal Kitabı” idi. (Kırk İki Satırlı Kutsal Kitap olarak da biliniyor.) Baskı tekniğinin gelişmesiyle kitaplar, insanları yönlendirmenin ve etkilemenin en önemli aracı haline geldi.

Kitabın bu etkisi yeni değildi elbette. Nitekim İskenderiye Kütüphanesi’nin yakılışında da kitabın bu etkisi önemli rol oynamış görünüyor. Baskın görüşe göre kütüphanenin, çıkan çeşitli fanatik görüşler nedeniyle, antik Pagan tapınakları ve yapıların imhası sırasında Hıristiyanlar tarafından yakıldığı yönündedir. İmparator I. Theodosius, valiye başka büyük şehirlere göre eski dinin İskenderiye’de hala neden bu kadar canlı olarak devam ettiğini sorunca, vali, buna sebep olarak İskenderiye Kütüphanesi’nin eski putperestlik kültürünü devam ettiren kitaplarını ileri sürdü. İmparator, bunun üzerine hepsinin yok edilmesini emretti. Buradan da görülebileceği gibi kitaplar, belirli bir düşüncenin korunması için ciddi bir rol oynadığı kadar, doğuşu ve yayılmasında da en önemli araç oluyor.

Kitabın etkisinin en net görüntüsü sanırım kutsal kitaplar. Bugüne kadar 4 adet resul (kitaplı peygamber) gönderildiği İslam inanışının benimseyişidir. Ancak bugüne kadar herhalde binlerce dinsel inanış yeryüzünden geçmiştir. Bakıyoruz ki, bu kitaplı dinlerin yaygınlığına ulaşabilen başka bir inanış yok. Bu da kitabın gücüne önemli bir kanıttır. Şimdi bu kitaplı dinler arasında da ilginç bir olay var. Aslen Davud’un bir kitabı yok, şarkıları var. O sebepten Davudi’lik diye bir din de yok.

Bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.

Bu da bir kitaptan alıntı. Kitap, gizli bir reklam içeriyor ve her an bir kitabın karşınıza çıkıp hayatınızı değiştirebileceğini söylüyor. Bu konuda en ciddi aday da kendisi. Bu kitabı okuyun, hayatınız değişsin diyor. Üç kuruşluk aklı olan da hayatını değiştirmeye koşturuyor.  Giderek yazı egemen oluyor bize, kitaplar diktatör. Sahi, Adnan Hoca’nın o kadar kitabı neden bedava dağıttığını sanıyorsunuz.  Bir yerde söylese bunları “ulen deli saçması bunlar” der geçer millet. Ama kitap bu, yalan söyleyecek değil ya abiler!.. En saçma sözleri bile bir kitap kapağına toplasanız itibar görür hale geliyor. neden? Çünkü kitap efendim! Bir nevi kitap’a tapma durumu.

Kendim de yaşıyorum, bir kitap okurken. Okuyorum; “tabi ya, öyle tabi” diyorum, okumaya devam ederken kafamı kurcalamaya başlıyor az önce “tabi ya, öyle tabi” dediğim kısım. Geri dönüp okuyorum, “ne diyor yav bu” deyip daha dikkatli bakıyorum, sonra bir daha okuyorum. “Hadi len” diyorum. En sonunda okumayı bıraktım bu durumdan sıkılıp. Her saniye diken üzerinde de kitap okunmaz ki ama arkadaş!

Şunun şurasında kitap denen hadisenin bu denli yaygın basımı ve okunmasının evveliyatı 200-250 sene ancak var. İnsanlık tarihi ise binlerce yıllık bir mesafe. İşte bu son 200-250 seneye girene kadar, yani kitapların hızlı çoğaltım ve dağıtımının mümkün olmasına kadar mutlu mesut (ya da her ne ise) yaşayan insan soyu, kitaplarla birlikte herşeyi berbat etmiş bulunuyor. Kitapların böyle yaygın dağıtımıyla ortaya çıkan 2 sonuç var: Bilginin birikimi ve dağıtımı kolaylaştığından hızlı bir ilerleme ve bunun sonucu ortaya çıkan gelişmelerin insan popülasyonunun hızlı artışı ve sonuçta da bugün küresel iklim sorunlarıyla karşı karşıya kalışımız. Bu sonuç biraz teknik bir durum olduğu için eninde sonunda varılacak yere biraz erken varmanın bi zararı yok belki.

Ancak ikinci sonuç; kitapla birlikte insanın şeyleşmesinin artaması ve yaygınlaşması sorunu es geçilebilir bir durum değil. Artık bir kitaptan referans almayan düşünce itibar bile görmüyor nerdeyse. Ya da yeni bir kitap olarak ortaya çıkması gerekiyor kaale alınmak için. Bu durum, kişinin özneden nesneye yolculuğunda şeyleşmesiyle sonuçlanıyor nitekim. İnsan okudukça kendisi gibi bunalan ve kendisi gibi düşünen nice kimse daha olduğunu öğrenmek dışında bir şey geçmiyor eline. Özgün düşüncelerini yitiriyor. Tabi ki bu durum için şu itiraz yapılabilir. Peki insan bu bilgiye sahip olmadığında da yanılsama içinde olmuyor mu? Olabilir, ama önemli olan ne olduğu değil, ne yaşandığıdır.

Sadece kitaplarla ilgili değil ama günümüzde bütün kültür üretiminin insanın yabancılaşmasına katkıda bulunmak dışında işlev görmediği düşüncesindeyim. Bugün kitap da dahil her tür üretim, bir etkinliğin (hareketin), bir dönüşümün parçası olmadığından ürün( meta) olmanın ötesine geçemiyor. Aslen bütün kitaplar, bildiklerimizi tekrarlamak dışında bir işe yaramıyor artık. Ol sebep, fantastik kurgular altın çağını yaşıyor. Derin “kültür ve düşünce pazarı” ise insanı, kendi gerçekliğinden uzaklaştırmak dışında bir işe yaramıyor. Bakalım ki bir kız elinde de Sartre’ın kitabı var. İşte, felsefe ilgilisi bir karşı cins! Ya gerisi; yani o cins o kitabı okuyup ne yapacak? Varoluşçu mu olacak? tamam olsun, peki ne değişecek? Aynı barlara gidip aynı yakışıklı oğlana aşık olmayacak mı bu genç kızımız? Şimdi, görüleceği gibi, ilginin oluşturduğu bir gerçeklik yok artık. Yani, okuyacak farklı bişey bulmak kolay ama yapacak farklı bişey yok maalesef. o zaman susuzluğunu dinle, Adam Fawer oku!

Bütün o arka kapak yazıları neden bu kadar reklamcı kalemiyle yazılıyor sanıyorsunuz? Çünkü okumak için “imaj hiçbirşeydir, susuzluk herşey” dışında bir nedenimiz yok artık…


I
Bu sabah geldik ve iyi karşılanmadık, çünkü kumsalda bir sürü ölü adam ya da bir sürü ölü adam parçasıyla harap kamyon ve tanklardan başka kimse yoktu. Hemen her yandan kurşunlar geliyordu, laf olsun diye karışıklığın böylesinden hoşlanmam. Suya atladık, ama göründüğünden daha derindi, bir konserve kutusuna basıp kaydım. Tam arakamdaki delikanlının yüzünün dörtte üçünü, gelen bir mermi alıp götürdü., konserve kutusunu anı olarak sakladım. Yüzünün parçalarını miğferime koydum ve ona verdim, yaralarına baktırmaya gitti, ama yanlış yolu seçmişe benzer, çünkü boyunu geçecek kadar suya girdi, dipte kaybolmamasına yetecek kadar gördüğünü de sanmıyorum.

Sonra doğru yönde koştum ve suratımın ortasına bir bacak yemek için tam zamanında yetiştim. Herife haddini bildirmeye çalıştım, ama mayın, yola getirilmesi pek kolay olmayacak parçalar bırakmıştı geriye, ben de yaptığını görmezden geldim ve devam ettim.

On metre ötede, bir beton bloğun arkasında duran ve daha yukarıdaki bir duvar parçasına ateş eden üç delikanlının yanına vardım. Ter içinde ve sudan sırılsıklamdılar, ben de onlar gibi olmalıydım, onun için diz çöktüm ve ben de ateş ettim. Teğmen geri geldi, iki eliyle başını tutuyordu ve ağzından kırmızı bir şeyler akıyordu. Halinden memnun görünmüyordu, hemen, ağzı açık ve kolları önde, kuma uzandı. Kumu az kirletmemiş olmalı. Temiz kalan ender köşelerden biriydi.

Oradan, karaya oturan gemimizin önce sırılsıklam salak bir görünüşü vardı, sonra üstüne iki top mermisi düşünce gemiye benzer yanı da kalmadı. Bu hoşuma gitmedi, çünkü iki arkadaşım, atlamak için doğrulurken yedikleri kurşunlarla, hâlâ içindeydiler. Benimle ateş eden üçünün omuzuna vurdum ve onlara şöyle dedim: "Gelin, gidelim". Tabii onları öne geçirdim, iyi de yapmışım, çünkü birinciyle ikinciyi bize pusu kuran diğer ikisi avladı ve önümde yalnız biri kaldı, zavallı dostum, talihi yaver gitmedi, en kötüsünü haklar haklamaz, öteki, ben işini bitirmeden önce, onu öldürmeye yetecek zamanı buldu.

Duvar parçasının ardındaki bu iki itin bir mitralyözleri ve yığınla fişekleri vardı. Mitralyözü aksi yöne çevirdim ve tetiğe bastım, ama hemendurdum, çünkü kafamı ütülüyordu ve üstelik tutukluk yapmıştı. Yanlış yönde ateş etmemek için ayarlanmış olmalılar.

Orada rahatım yerinde sayılırdı. Kumsalın tepesinden, manzaradan yararlanılabiliyordu. Denizde, her yandan dumanlar çıkıyor ve su pek yükseğe fışkırıyordu. Büyük zırhlıların yaylım ateşinin parıltıları da görülüyor ve mermileri başların üstünden, havada oyulmuş bir pes ses silindiri gibi tuhaf, boğuk bir gürültü çıkararak geçiyordu.

Yüzbaşı geldi. Tam on bir kişi kalmıştık. Bunun fazla olmadığını, ama böyle idare edeceğimizi söyledi. Daha sonra tamamlandık. Şimdilik bize çukurlar kazdırdı; uyumak için sanıyordum, ama değilmiş, içlerine girip ateşe devam etmemiz gerekti.

Neyse ki ortalık aydınlanıyordu. Şimdi, gemilerden sürü sürü asker karaya çıkıyordu, ama balıklar karışıklığın acısını çıkarmak için bacaklarının aralarından sıvışıyordu, çoğu suya kapaklanıyor ve çılgınlar gibi hırlayarak kalkıyordu. Bazıları kalkmıyor ve dalgalara kapılarak uzaklaşıyordu, yüzbaşı hemen, yeniden takırdamaya başlayan mitralyöz yuvasını, tankın arkasında ilerleyerek etkisiz duruma getirmemizi istedi.

Tankın arkasına dizildik. Ben en arkaya geçtim, çünkü bu meretlerin frenlerine pek güvenmiyorum. Her şeye rağmen bir tankın arkasında yürü*mek daha rahat, zira dikenli tellerle boğuşmaya gerek kalmıyor ve kazıklar kendiliğinden düşüyor. Ama cesetleri, hatırlanması zor bir tür ses -o sırada oldukça özel bir ses- çıkararak ezmesinden hoşlanmıyordum. Üç dakika sonra bir mayının üstünde havaya uçtu ve yanmaya başladı. Heriflerden ikisi çıkamadı, üçüncüsü çıkabildi, ama ayaklarından biri tankın içinde kalmıştı, bilmem ölmeden önce farkına vardı mı? Her neyse, mermilerinden ikisi yumurtaları ve adamları da kırarak mitralyöz yuvasına düşmüştü bile. Karaya çıkanların durumunda bir düzelme oldu, ama bu kez de bir tanksavar bataryası ateş kusmaya başladı ve en az yirmisi suya düştü. Ben yüzü koyun yattım. Bulunduğum yerden, biraz sarkınca ateş ettiklerini görebiliyordum. Yanan tankın iskeleti beni biraz koruyordu, özenle nişan aldım. Nişancı kıvrana kıvrana düştü, biraz fazla aşağıdan vurmuş olmalıydım, ama işini bitiremedim, önce diğer üçünü devirmem gerekiyordu. Kolay olmadı, neyse ki yanan tankın gürültüsü böğürmelerini duymama engel oldu –üçün- cüyü de kötü öldürmüştüm. Zaten her yanda bir şeyler patlamaya ve tütmeye devam ediyordu. Daha iyi görmek için gözlerimi iyice ovaladım, çünkü, ter görmemi engelliyordu, yüzbaşı geri geldi. Yalnız sol kolunu kullanıyordu. "Sağ kolumu gövdeme sıkı sıkı bağayabilir misiniz?" Olur dedim ve onu sargı bezleriyle sarıp sarmalamaya başladım, sonra iki ayağı birden yerden kesildi ve üstüme düştü, çünkü arkasında bir el bombası patlamıştı. Anında kaskatı kesildi, İnsan çok yorgun öldüğü zaman böyle olurmuş, her neyse, böylece üstümden kaldırması daha kolay oldu. Sonra da uyumuş olmalıyım, uyandığım zaman sesler daha uzaktan geliyor ve miğferinde çepeçevre kızıl haçlar bulunan şu heriflerden biri bana kahve koyuyordu.

II
Sonra içerilere doğru yola çıktık ve eğiticilerin öğütleriyle, tatbikatlarda öğrendiğimiz şeyleri uygulamaya çalıştık. Mike'ın cipi biraz önce döndü. Kullanan Fred'di ve Mike iki parçaydı; Mike'la bir tele rastlamışlardı. Diğer ara*baların önünü çelik bir bıçakla donatıyorlar, çünkü ön cam kalkık gitmek için hava fazla sıcak. Hâlâ dört bir yandan ateş kusuyorlar ve keşif kolu üstüne keşif kolu çıkıyor. Biraz fazla hızlı ilerledik sanırım, ikmal bağlantısını korumakta güçlük çekiyoruz. Bu sabah en az dokuz tankımızı kullanılmaz duruma getirdiler, tuhaf bir de olay oldu, bir adamın roketatarı roketle birlikte fırladı gitti, adam da arkasından kayışa takılı kaldı. Kırk metreye yükselmeyi bekledi ve paraşütle indi. Takviye istemek zorunda kalacağız sanırım, çünkü bahçıvan makası şakırtısı gibi bir şey duydum, bizi artçı birliklerimizden kesip ayırmış olmalılar...

III
...Bu bana altı ay önce bizi artçı birliklerimizden kesip ayırdıkları günü hatırlatıyor. Şimdi iyice sarılmış olmalıyız, ama artık yaz geride kaldı. Neyse ki, hâlâ yiyecek bir şeyler bulunuyor, cephane de var. Her iki saatte bir nöbet devralmamız gerekiyor, yorucu olmaya başladı, ötekiler bizden aldıkları esirlerin üniformalarını çıkarıyor ve bizim gibi giyinmeye başlıyorlar, uyanık olmak zorundayız. Bunlar yetmiyormuş gibi, artık elektrik de kesik, dört bir yandan da kafamıza top mermileri iniyor. Şimdilik, artçı birliklerle bağlantıyı yeniden kurmaya çalışıyoruz; bize uçak göndermeleri gerek, sigara sıkıntısı başlıyor. Dışarıda gürültü var, bir şeyler hazırlanıyor olmalı, artık miğfer çıkarmaya bile zaman yok.

IV
Gerçekten bir şeyler hazırlanıyormuş. Dört tank neredeyse buraya kadar geldi. İlkini, çıkarken gördüm, hemen durdu. Bir el bombası, paletlerinden birini parçalamıştı, korkunç bir hurda gürültüsüyle birdenbire boşaldı, ama tankın topu bu kadarcık şey yüzünden tutukluk yapmadı. Bir alev makinesi kaptık; bu sistemin can sıkıcı yanı, alev makinesini kullanmadan önce tank tavanını yarmayı gerektirmesi, yoksa tank (kestane gibi) patlıyor ve içindeki herifler kötü kebap oluyor. Üç kişi, bir demir testeresiyle tavanı yarmaya giriştik, ama iki tank daha geliyordu, bunu yarmadan patlatmak gerekti.İkinci de patladı, üçüncü ise geri döndü, ama bu bir hileydi, çünkü geri geri gelmişti; bu yüzden kendisini izleyenlerin üstüne ateş ettiğini görmek bizi biraz şaşırtıyordu. Doğum günü armağanı olarak 88'lik on iki mermi gönderdi bize; yeniden kullanmak istiyorsak, evi baştan yapmamız gerekecek, ama bir başkasına taşınmak daha az zaman alacak. Sonunda bu üçüncü tankı, biri roketatarı hapşırık tozuyla doldurarak safdışı ettik, içerdekiler kafalarını zırhaöylesine vurdular ki, cesetten başka bir şey çıkmadı. Yalnız sürücü hâlâ bir parça yaşıyordu, ama kafasını direksiyona sıkıştırmış kurtaramıyordu, bu yüzden sapasağlam tankı bozmaktansa herifin kafasını kestik. Tankın arkasından, mitralyözlü motosikletliler, ortalığı harman yerine çevirerek geldiler, ama eski bir biçerdöver sayesinde hakkından gelmeyi başardık. Bu sırada, kafamıza da birkaç bomba, hatta uçaksavarlarımızın istemeden düşürdüğü bir uçak indi, çünkü genellikle tankları hedef alıyorlardı. Bölükten Sinon, Morton, Buck ve K.P.'yi kaybettik, geride diğerleri ve Slim'in bir kolu kaldı.

V
Hâlâ sarılıyız. Şimdi aralıksız yağmur yağıyor, iki günden beri. Damda her iki kiremitten biri eksik, ama damlalar tam gereken yere düşüyor, ıslandığımız söylenemez. Bunun daha ne kadar devam edeceğini kesinlikle bilmiyoruz. Keşifler sürüyor, ama eğitilmeden, periskoptan bakmak oldukça güç, bir çeyrek saatten fazla kafayı çamur içinde tutmak da yorucu. Dün bir başka keşif koluna rastladık. Bizden mi, yoksa karşı taraftan mı olduklarını bilmiyorduk, ama çamurun içinde ateş etmenin hiçbir tehlikesi yok, çünkü kimsenin zarar görmesi mümkün değil, tüfekler hemen dağılıyor. Bu çamur*dan kurtulmak için her şeyi denedik. Üstüne benzin döktük; yanarken kuru tuyor, ama sonra üstünden geçerken insanın ayakları pişiyor. Asıl çözüm sağlam toprağa ayak basana kadar kazmak, ama sağlam toprakta keşife çıkmak, çamurda çıkmaktan çok daha zor. Sonunda iyi kötü alışacağız. İşin can sıkıcı yanı, böylesine birikince gelgitlerin başlaması. Şimdilik idare eder, parmaklık hizasında, ne yazık ki birazdan yeniden birinci kata yükselecek, bu da hiç hoş değil.

VI
Bu sabah başıma pis bir iş geldi. Barakanın arkasındaki hangarda, ye rimizi kestirmeye çalıştıkları dürbünle pek iyi görülen iki herife iyi bir şaka hazırlamaktaydım. 81'lik küçük bir havanım vardı, onu bir çocuk arabasına yerleştiriyordum, Johnny de arabayı itmek için köylü kadın kılığına girecekti, ama önce havan ayağıma düştü; bu, şu sırada ikide bir başıma gelenlerden farklı değil, sonra da ayağımı tutarak yere serildiğim sırada havan ateş aldı ve şu kanatlı zamazingolardan biri gidip, ikinci katta Jada çalmakta olan yüzbaşının piyanosunun tam içinde patladı. Cehennemi bir gürültü koptu, piyano parçalandı, ama en kötüsü, yüzbaşının hiçbir şeyi, daha doğrusu sıkı vurmasını engelleyecek bir şeyi yoktu. Neyse ki, hemen ardından aynı odaya bir 88'lik düştü. Yerini ille atışın dumanından kestirdiklerini düşünmedi ve onu aşağı indirerek canını kurtardığımı söyleyip bana teşekkür etti; benim için bunun hiçbir önemi kalmamıştı artık, çünkü iki dişim kırılmıştı, üstelik bütün şişeleri piyanonun tam altındaydı.

Giderek daha sıkı sarılyoruz, kafamıza aralıksız bir şeyler yağıyor. Neyse ki hava açmaya, başlıyor, on iki saatte olsa olsa dokuz saat yağmur yağıyor; bir aya kadar uçakla destek göndereceklerini umabiliriz. Üç günlük yiyeceğimiz kaldı.

VII
Uçaklar bize paraşütle bir takım zamazingolar atmaya başlıyorlar. İlkini açınca düş kırıklığına uğradım, içinde bir sürü ilaç vardı. Onları, iki parça fındıklı çikolata, şu tayında verilen rezillikten değil, iyisinden, ve yarım matara konyak karşılığında doktora verdim, ama o da zararını ezik ayağımı düzelterek kapattı. Konyağı ona geri vermem gerekti, yoksa şu sırada tek ayaklı olacaktım. Yukarda yeniden homurtular başlıyor, bulutlar azıcık aralandı, yine paraşüt gönderiyorar, ama bu kez gelenler adam galiba.

VIII
Gelenler adammış. İkisi pek matrak. Bütün yolu, birbirlerine judo oyunları yaparak, yumruklar atarak, koltukların altında yuvarlanarak aşmışa benziyorlar. Aynı anda atladılar ve birbirlerinin paraşüt iplerini bıçakla kesmece oynadılar. Ne yazık ki rüzgâr onları ayırdı, o zaman, oyunu tüfek atışlarıyla sürdürmek zorunda kaldılar. Bu kadar keskin nişancılara çok az rastladım. Şu sırada onları gömüyoruz, çünkü biraz yüksekten düştüler.

IX
Sarılıyız. Tanklarımız geri geldi ve ötekiler karşı koyamadı. Ayağım yüzünden adamakıllı çarpışamadım, ama arkadaşlara cesaret verdim. Pek coşturucuydu. Pencereden iyi görüyordum ve dün gelen paraşütçüler şeytanlar gibi çırpmıyordu. Şimdi kestane rengi üstüne sarılı yeşilli paraşüt ipeğinden bir fularım var, sakalımın rengiyle iyi gidiyor, ama yarın hava değişimine, çıkacağım için tıraş olacağım. Öylesine çoşmuştum ki, birini ıskalayan Johnny'nin kafasına bir tuğla salladım, şimdi iki dişim daha eksik. Bu savaş dişlere hiç yaramıyor.

X
Alışkanlık duyuları köreltiyor. Bunu Hugue'tte'e -öyle adları var ki- Kızılhaç Merkezinde dans ederken söyedim, o da karşılık verdi: "Siz bir kahramansınız", ama ince bir yanıt bulmaya fırsatım olmadı, Çünkü Mac omuzuma vurdu, o zaman kızı ona bırakmak zorunda kaldım. Ötekiler kötü konuşuyor, orkestra da çok hızlı çalıyordu. Ayağım beni hâlâ bir parça rahatsız ediyor, ama on beş gün sonra tamam, hareket ediyoruz. Bizim kızlardan biriyle yetindim, gelgelelim üniforma kumaşı çok kalın, bu da duyuları köreltiyor. Burada çok kız var, her şeye rağmen kendilerine söyleneni anlıyorlar, bu da yüzümü kızarttı, ama onlardan pek iş çıkacağı yok. Dışarı çıktım, hemen bir sürü başka kız buldum, aynı cins değil, daha anlayışlı, ama en ucuzu beş yüz frank, o da yaralı olduğum için. Tuhaf şey, bunlar Alman ağzıyla konuşuyor.
Sonra Mac'ı kaybettim ve çok konyak içtim. Bu sabah, başımda, M.P.'nin vurduğu yerde müthiş bir ağrı var. Hiç param kalmadı, çünkü sonunda bir İngiliz subayından Fransız sigaraları satın aldım, canıma okudular. Biraz önce attım, mide bulandırıcı bir şey, elinden çıkarmakla akıllılık etti.

XI
Kızılhaç mağazasından, içine sigara, sabun, şekerleme ve gazete koyulan bir kutuyla çıktığınız zaman, sokakta sizi gözleriyle izliyorlar, anlamıyorum neden, çünkü kuşkusuz konyaklarını bunarı satın alabilecek kadar pahalıya satıyorlar, üstelik kanlarım da bedava vermiyorlar. Ayağım neredeyse ta*mamen iyileşti. Burada daha uzun zaman kalacağımı sanmıyorum. Biraz çıka*bilmek için sigaraları sattım, sonra da Mac'ı tırtıkladım, ama peşini kolay kolay bırakmıyor. Kafam bozulmaya başlıyor. Bu akşam Jacqueline'le sine*maya gidiyorum, ona dün akşam kulüpte rastladım, ama akıllı olmadığını sa*nıyorum, çünkü her seferinde elimi itiyor ve dans ederken hiç kıvırmıyor. Buradaki askerler tüylerimi diken diken ediyor, çok hırpaniler ve aynı üni*formayı taşıyan iki asker bulmak olanaksız. Her neyse, bu akşamı beklemek*ten başka yapacak şey yok.

XII
Yine buradayım. Her şeye rağmen şehirde canımız daha az sıkılıyordu. Çok yavaş ilerliyoruz. Topçu ateşinin her sona erişinde, bir keşif kolu çıkarılıyor ve her defasında keşif kolundaki adamlardan biri, bir avcı eri tarafından vurulmuş dönüyor. Bunun üzerine topçu ateşi yeniden başlıyor, uçaklar gönderiliyor, her şeyi yerle bir: ediyorlar ve iki dakika sonra avcı erleri yeniden ateş açıyorlar. Şu sırada uçaklar geri dönüyor, yetmiş iki tane saydım. Pek büyük değiller, ama köy küçük. Buradan bombaların döne döne düştükleri görülüyor, güzel toz bulutları kaldırarak, biraz boğuk bir gürütü çıkarıyorlar. Yeniden saldırıya geçeceğiz, ama önce bir keşif kolu göndermek gerekiyor. Ne talih, keşif kolundayım. Yaya yürünecek aşağı yukarı bir buçuk kilometre var, bu kadar uzun yürümekten hoşlanmıyorum, ama bu savaşta fikrimiz hiç sorulmuyor. İlk evlerin yıkıntıları arkasına yığılıyoruz, köyün bir ucundan öteki ucuna tek evin ayakta kaldığım sanmıyorum. Pek oturan da kalmışa benzemiyor, gördüklerimiz de suratlarını asıyor, suratları kalmış*sa, ama onları evleriyle kurtarmak için adamlarımızı kaybetme tehlikesini göze alamayacağımızı anlamaları gerek; dörtte üçü hiçbir özelliği olmayan eski püskü evler. Üstelik, bu onlar için ötekilerden kurtulmanın tek yolu. Zaten bunu genellikle anlıyorlar, bazıları bunun tek yol olmadığını düşünseler bile. Sonunda, bu kendi sorunları, belki de evlerine düşkündüler, ama evle*rinin şimdiki durumuna bakılırsa düşkünlükleri mutlaka azalmıştır.

Keşfe devam ediyorum. Yine en arkadayım, bu daha ihtiyatlı, en öndeki az önce su dolu bir bomba çukuruna düştü. Miğferi sülükle dolu çı*kıyor, iyice sersemlemiş iri bir balığı da yanında getirdi. Dönerken, Mac ona selam vermesini öğretti, cikleti de sevmiyor.

XIII
Jacqueline'den bir mektup aldım, postaya atması için bir başka askere vermiş olmalı, çünkü bizim zarflardan birinin içindeydi. Gerçekten tuhaf bir kız bu, ama herhalde bütün kızların alışılmamış düşünceleri var. Dünden beri biraz geriledik, ama yarın yeniden ilerliyoruz. Hep baştan aşağı yı*kılmış aynı köyler, insana efkâr basıyor. Yepyeni bir radyo bulduk. Çalıştırmayı deniyorlar, bilmem bir mum parçası bir lambanın yerini gerçekten tutar mı? Sanırım evet. Chattanooga çalıyor, oradan ayrılmadan biraz önce bu parça eşliğinde Jacqueline'Ie dans ettim. Zamanım kalırsa ona cevap ve*receğimi sanıyorum. Şimdi de Spike Jones; bu müziği de severim, her şeyin sona ermiş olmasını pek isterdim, gidip sarı mavi çizgileri olan sivil bir kravat satın almak için.

XIV
Birazdan hareket ediyoruz. Yine cephenin hemen yakınındayız ve top mermileri yeniden düşmeye başlıyor. Yağmur yağıyor, hava çok soğuk de*ğil, cip iyi gidiyor. Yaya devam etmek için cipten ineceğiz.

Sonun yaklaştığı söyleniyor. Bunu nereden anladıklarını bilmiyorum, ama en kolay yoldan bu işten sıyrılmayı isterim. Hâlâ kenarda köşede sıkı çarpı*şılan yerler var, neler olacağı kestirilemez.

On beş gün sonra yeni bir iznim var, Jacqueline'e beni beklemesini yazacağım. Belki bunu yapmakla hata ettim, yakayı ele vermemek gerek.

XV
Hâlâ mayının üstünde ayaktayım. Bu sabah keşfe çıkmıştık ve her zamanki gibi en arkada yürüyordum, hepsi yanından geçti, ama ben ayağımın altında tıklamayı duydum ve orada çakıldım kaldım. Ancak ayağınızı kaldırdığınız zaman patlıyorlar. Ceplerimde ne varsa ötekilere attım ve çekip gitmelerini söyledim. Yapayalnızım. Dönmelerini beklemem gerek, ama dönmemelerini söyledim, kendimi yüzü koyun yere atmayı deneyebilirim, ama bacaksız yaşamaya dayanamazdım... Yalnız not defterimle kalemim bende. Ayak değiştirmeden önce onları fırlatacağım ve bunu mutlaka yapmam gerek, çünkü savaştan usandım, çünkü bacağım karıncalanmaya başlıyor.

Les Fourmis

Fransızcadan çevirenler:
Cemal AKAL
Engin ÖZDEN


sene 1990'lardan bir sene, hangi sene acaba? neyse, hatırlayamadım. ökeme açılmış iü'de, kültür gani gani, kulüpçüler coşmuş. ama tabi, kulüp olayı bizi bozar deyü çöreklenmişiz ökeme'nin başına. kulüpçüler lak lak ederken veriyoruz sinema gösterimine, veriyoruz sergiye, sargıya. ulen dedik, bi de panel olayına girelim, can yücel'i de ökeme'ye getirmek nasip olsun.

neyse efendim, panel konusu nedir, şimdi hatırlameyom. bu can yücel var, kemal özer beyfendi var, bi vakitler insancıl dergisi'ni çıkararak gençler arasında çok gereksiz feci bir rüzgar yapmış cengiz gündoğdu var. kemal özer dedim de, geçen hafta vefat etti. iyi bir şair miydi bilemem de güzel bir insandı. ona da bir güle güle diyelim yeri gelmişken.

sonra efendim, bu can yücel içmeden durmuyor tabi, eee, alıyoruz votkayı, veriyoruz cin'e. bi de erken getirdik elemanı geyiğin dibine vururuz diye. fel fel fel, bişeyler anlatıyor can yücel, biz de eki eki eki şeklindeyiz. neyse, panel başlayacak diye bi koşu salonu toparlamaya çıktık, diğer panelistler de gelmiş, düzeni tertibi ayarlıycaz diye bizim kızcağızı da can yücel'in yanına bıraktık hostes hesabı. sonra efendim, son panelist olarak bunu almak için aşağı indiğimde bi baktım bizim kız merdivene oturmuş ağlıyor. ulen n'oldu diyorsam da tık yok. ee panel de başlayacak. aldım can yücel'i salona çıkardım, ee, bi de paneli şey ediyoruz. ama aklım kızda tabi, ne yaptı acaba bu pezevenk diye de pis pis kesiyorum can yücel'i.

neyse efendim, panel bitti, etraf günlük güneşlik, kız da ferahlamış açılmış. ben tabi konuyu açmadım tekrar. zaten sabahtan beri içmekten kafamız da kıyak. daha sonraları bir iki sordumsa da kıza n'oldu len o gün diye, bişey söylemedi. haaa, unutmadan; şu autonomia'nın anlattığı anektodu da sormuştu birisi panelde, "siz duygu asena'ya böle böle dediniz mi" diye. can yücel şöyle ellerini kımıl kımıl yapıp "olur mu öyle şey, duygu cıbır cıbır bir kadın, postal niye girsin? bişey girecekse ben girerim!" deyip ortalığı yarmıştı.

yani efendim, diyeceğim o ki, ben bu olayı bi türlü öğrenemedim. aslında bir gün tam öğreniyordum ki, ne oldu diyeceksiniz? şöyle oldu, okuldan bi arkadaşla karşılaştık, hadi gidip bişeyler içelim diye yürürken bu bahsi geçen kıza rastladık. eski günlerden açılınca sohbet, benim arkadaş coşkuyla; "olum o panelde can yücel kızın birine n'apmış biliyon muuu?" diye haykırdıysa da ben öksürük taklidiyle herifin sesini bastırmaya çalışıp, "sus len densiz denyo, o kız bu kız işte!" dedim.  kızcağız da hafiften bir irkilip, konuyu değiştirmemden pek memnun oldu tabi...

sonra tabi arada kafama bu düşünceler gelir, 60 yaşında birisi bir talebeyi taciz etse valla kan çıkar ortamda. can yücel yapınca anektod oluyor, gülerek anlatıyoruz tabi. doğru mu yapıyoruz acaba yanlış mı? kimbilir, ne demişti edip cansever: iyi de olsa kötü de... öyle değil mi?

tabi diyceksiniz, kıza n'oldu sonra? hindistan'da geçirdiği 2-3 senenin ardından yurda dönüp evlendi, lon encilis'a yerleşti efendim. tabi, bunların da hepsi ayrı hadise. mesela ben bu los encilıs hikayesini nerden biliyorum? çünküm gecenin 4'ünde kazancı yokuşu'ndan aşağı elimde bira ile süzülürken arkamdan bir kütlenin havalanıp sırtıma konduğunu ve dahi beni üç beş tur çevirirken de "canıııııııııımmmmm, ne arıyooon sen burda yaa, inanmıyorum yaa, biliyon mu ben bu gün evlendim, yarın sabah da los encilıs'a gidiyorum. oraya yerleşceez" diye haykırdığını bilemezsiniz tabi, tabi benim kafamdaki bi dünyayı da bilemezsiniz. "haa, oldu" dedim ben de buna, "gelirim arada misafirliğe."

bi de hindistan dönüşü hadisemiz vardı bunla. evet evet, 2-3 yıl görmemiştim hindistan'da olduğu için. tabi o zamanlar mail yok, cep telefonu yok, skype hiç yok. gitti mi gidiyor insanlar yani. ama bununla hep karşılaşırız tekrar, hatta los encilıs'dan dönsün, ertesi gün görmezsem darılırım buna. neyse işte, hindistan'dan döneli üç gün olmuş bu, karşılaştık taksim'in ara sokaklarından birinde. hoş beş sarılma kucaklaşma derken, "yav, telefonunu ver de görüşelim" dedi. tabi türktelekom'un bağladığı ev telefonlarından bahsediyor. verdim telefonu, araşıp görüşmek üzere sözleşip ayrıldık. 10-15 adım yürüdükten sonra durup hızla arkama baktım. baktım ya, bi baktım o da aynı pozisyonda. böle vestern filmlerindeki düello sahnelerindeki gibi konumlanmış durumdayız. sonra baktım yürümeye başladı bana doğru, sonra ben de ona doğru yürüdüm tabi. yanyana gelince "ulen denyo, bu benim eski ev telefonum!" diye bağırdı. ben de "yav ben de onu diycektim, o senin eski ev telefonun, dur ben sana benim yeni ev telefonumu vereyim" dedim .

heh heh, şimdi diyceksiniz ki, "ooo, kiya hoca can baba'yı bırakmış, paso kızı anlatıyor." anlatırım tabi evladım, gözleri eski bir deniz mavisi, napalım. can yücel dediğiniz adamda ne var? anca hırpanilik, anca denyoluk...

[youtube]3VGaTanxrtA'[/youtube]

haaa, gözleri eski bir deniz mavisi ya, bu da aynen şöyle oldu. bigün yürüyoruz bunla, bi şarkı mırıldanıp salınıyor kendince. sonra bi an durup, "kiya hoca gözlerim ne renk" diye sormasın mı? ahanda, ne diycez şimdi? "yav hani bir şarkısı var!" demesiyle "elaaa" diye bağırmam bir oldu. nitekim o vakitler eski ezginin günlüğü vesilesiyle "gözlerin eladır yar, sanki piyaledir yar" şarkısı pek ünlüydü. yuuuuuuuhhhhhhh be kiya hoca, ohhha yani, bi de ela diyooo, bi de ela diyooooooo, yuh sana meymenetsiz pezevenk! ee tabi, kızcağız "gözlerin eski bir deniz mavisi" şarkısını terennüm eyleyerek salınmaya devam etti ama kiya hoca'ya da yuuh yani, yuh ki ne yuh!

ama hakkaten konuyu fazla dağıttık galiba. o zaman tekrar can yücel'e getirip sözü biraz toparlayalım. bakın şimdi evlatlarım, bu can yücel üç gündür felan kayıp. tabi arıyor tarıyor millet bunu, siyasi şube, şurası burası, yok. sonunda güler hanım'ın (can yücel'in akdeniz'i çok yaraştırdığı kadını) aklına kumkapı'ya bakmak geliyor:

kumkapı meyhanelerine dadandık
önümüzde altınbaş, altın zincir, fasulye pilakisi
ardımızda görevliler, ekipler, hızır paşalar
sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri
çöpçülerin elleriyle okşardım seni
yalnızlığım benim süpürge saçlım
ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi


evet, bizimki kumkapı meyhanesinde 3 gündür ayıldıkça içiyor, içtikçe sızıyor. yüklenip arabaya götürmek istiyorlar, mümkün değil. içtikçe de feci ağırlaşmış ahtapot. 2 kişi koluna giriyor, yok, olmuyor. en sonunda güler hanım bana bırakın şunu diyor ve can yücel'in kulağına eğilip "hadi can, eve gidip orda devam edelim" diyor. işte 3 saattir yerinden oynatılamayan can, doğrulup girdiği gibi güler'in koluna, arabanın yolunu tutuyor. ne güzel manzara değil mi?

bir sen eksiktin ayışığı
gümüş bir tüy dikmek icin manzaraya!


bir sen eksiktin ayışığı... bir siyasinin şiirleri'nin en güzel imgesidir belki ama bir siyasinin şiirleri en güzel yapıtlarındandır can yücel'in. türk şiirinde humor ve imgenin aynı yoğunlukta harmanlandığı, muhteşem bir yapıttır.

neyse, lafı çok mu uzattık ne? adamın biri lafı bi türlü bağlayamazmış, sonunda onu bağlayıp götürmüşler. durun leen!, bırakın! ulen var ya, can baba sağ olcaktı ki, siz beni böle paketleyecektiniz, suratınıza sıçardı leeen! bak hala yürü diyo, bak bi de yüürrüü diyoo, var ya, ben size göstermez miyim!!!

yeri gelmişken belirteyim; yıllar yılı bu can baba, orhan baba, erkin baba geyiklerinden nefret eder dururum. bu nedir şimdi arkadaş, ne babalığını gördünüz adamların? hah, en sonunda sizden cesaret alıp mercan dede de çıktı; şu ibibiğe bakın da yaptığınızdan utanın!

ibibik dedim de, ne güzel şarkıdır; ibibikler öter ötmez ordayım... bi de gözleri eski bir deniz mavisi...

bi gün de oktay rifat, ece ayhan felan ziyarete gidiyorlar buna, oktay rifat hem hin, hem cin; "hey can, sosyalizmi göreceğimiz gelmişti!"

iade ediyor bu lafı can, oktay rifat'ın ölümünden sonra: sosyalizmin göreceği gelecek seni!

tamam efendim, bitiriyorum, tamam, alla alla...

biraz ötede yerinde yeller esen bir mavnayı
bir vinç havada aptal aptal arayıp duruyordu.
Döndüm yanımdaki sıralarda oturanlara:
"Belki de" dedim, "emzikten kesildikten sonra alıştı dünya
kendi tırnaklarını yemeye." Bellerinde gazete kâğıdından
peştemalları, yanımdaki sırada oturanlar
bastonlarına asıp suratlarını bikoşu daldılar suya.
Peşlerinden uskumru, uskumrunun peşinden balıkçı,
balıkçının peşinden güneş, cup cuup cuuup... Vinç
de birer birer toplayıp cümlesini, yükledi yitik mavnaya.


bi de eski yaşanmışlıklardan söz açınca orhan veli'nin şu şiiri gelir hep aklıma:

neydi o deli gibi gidişimiz,
bembeyaz köpüklerle, açıklara!
köpükler ki, fena kalpli değil,
köpükler ki, dudaklara benzer,
köpükler ki,
insanlarla zinaları ayıp değil


ne güzel di mi, insanlarla zinaları ayıp değil... bir de gözleri eski bir deniz mavisi...
saat tam 12'yi gösteriyordu kapıyı çekip çıktığımda. uzadıkça çirkinleşiyordu herşey. kafamın tası atmıştı sonunda, kapıyı çekip çıkmıştım işte. ne garip, birbirini seven iki kişi ne çok şey not etmişti kenara gerektiği zaman kullanmak için. "sen orda şunu şöyle... ben burda bunu böyle..." çok fazla hesap işi vardı yaşamda, matematiği iyi bilmek gerekiyordu bu yüzden. halbuki bizim eğitim müfredatı "yarın birisi karşınıza hesabı dökünce apışıp kalmamak için iyi öğrenin matematiği" demiyordu. "ne işimize yarayacak ki bu yaşamda" deyip kaynatıyorduk dersleri. eh işte, siz dersleri kaynatınca cadı da kazanını kaynatıyordu.

saat tam 12'yi gösteriyordu gece yarısı. öyle hesapsızdım ki, don gömlek atıvermiştim kendimi dışarı. kısa kot şortum uzun saçlarım ve ayağımdaki terliklerle hippi kömünlerinde hiç yabancılık çekmezdim doğrusu. ama burada ne hippi vardı ne de kömün. önce bir arkadaşa kapağı atmayı düşündümse de hiç akıl karı değildi bu. doğrusu ya, arkadaşlar canı sıkkın bir adamı iyice bunaltmak için bulunmaz yaratıklardır. şöyle azcık asık görmesinler suratını ve de gecenin yarısı kapılarını çalmaya gör; işte evlerine bir felaket uğramış gibidirler artık. sen kapıyı çalmadan evvel ne kadar neşeli olurlarsa olsunlar, seni öyle gördüler ya, az önce en sevdiklerinin ölümünü haber almış bir surat takınırlar hemen. mevzuyu öğrenmek için sorularıyla bunaltırlar. doğrudan sorularla başarılı olamazlarsa sinsi yöntemlere başvururlar. hani, onların da canı senin kadar sıkkındır da dertleşmek isterler sanki. "aaah be birader, o iki sene evvelki orospu yok mu, resmen sıçtı ağzıma!.." bak hele, nasıl da girdi mevzuya deyyus, ağzımdan laf alacak ki, neyin nesi olmuş bir fikri olacak. hani fikri olmazsa rahat uyuyamaz o gece. sen ki evine bir felaketle gelmişsindir. o sırada o felaketi kovmak onun baş görevidir ve bunun için felaketin içeriğini bilmesi gerekir. onun bu çabalarını ve hiçbir karşılığı olmayan mahzunluğunu gördükçe iyice bunalırsın sonunda. çekip de çıkılacak bir kapı daha seni beklemektedir.

eh, bütün bunları çekemezdim şu anda. saat tam 12'yi gösteriyordu ve sokakların sevdalısını bekleyen mecnun misali beni beklediği gün gibi aşikardı o gece yarısında. bu serin yaz gecesi hem nefes almak hem de ferahlamak için yeterli fırsatı sunuyordu insana. hippi görünümümle gecenin içine doğru akışım başlamış oldu böylelikle. insan geçmişe dönüp baktı mı, içinde bir ağırlık noktası oluşur. tam yüreğin altına asılı bir ağırlık. tanrı kimseye vermesin ya, bu ağırlık fazlasıyla ağırlaştı mı nefes alamaz olur insan. öznesi belirsiz derin bir özlem vardır o ağırlıkta, hani neye duyulduğu belli olsa böylesi bir özlemin, dünyanın öbür ucunda olsa gidip bulursun onu hiç kuşkusuz. ama işte, karanlık bir noktadır orası ve büyüyerek yüreğe asılır yavaş yavaş. ağırlaştıkça bunaltır içini, nefesini ağzına tıkar. karın bölgesinden başlayıp göğse doğru yayılır giderek. fonda da albinoni'nin adagio'su çalarsa insan o ağırlığı kendi bedeniyle birlikte bir ipin ucuna asmakta zerre beis görmez doğrusu.  geride şöyle bir not bulursanız şaşırmayın sakın: "benim taşıyamadığım bu ağırlığı bu ince ip de taşıyamaz sanmıştım!"

sakin gecenin içinde sizi rahatsız edecek bir sürü şey olduğunu kestiremezsiniz. hani adam kesseler kimseler duymaz dediğiniz tenha yerlerde bile sizi bulacak birisi vardır gecede. işte parka gidip sırtımı ağaca yaslamamla az ilerdeki inşaatın bekçisi hem görev duygusuyla hem de canı sıkıldığından yanımda peyda oluverdi. eh, orasıydı burasıydı kafa ütüledikten sonra iş başında olduğu aklına geliverdi de rahat bıraktı beni. ben de şöyle azıcık uzanayım da uzun geceye daha dinç çıkayım deyip verdim bedeni çimlerin üzerine. ama bakın, karıncalar ne kadar sempatik hayvanlar olursa olsunlar, söz dinlemek konusunda küçük bir çocuğu aratmıyorlar. arkadaşım tamam, üstümde başımda geziniyorsunuz, bir şey dediğim de yok. ama kulağımın içine kadar girmenin ne alemi var? alın işte, sizin yüzünüzden kendimi caddeye attım. bir aşağı bir yukarı dolanıp duruyorum derbeder...

üç aşağı beş yukarı yürüdükten ve birkaç mekana girip çıktıktan sonra yorulmuştum. artık uyku da iyice bastırmıştı ki gidip bir duvar kenarına verdim sırtımı. gözüm yarı açık uyuklamaya çalışıyordum. ama işte, daha duvara sırtımı vermekle "hacı hacıyı mekke'de, deli deliyi dakkada bulur" sözünde olduğu gibi adamın birine kitlendi gözlerim. caddeden aşağı sallanarak gelen bir berduştu bu. kendi kendine söyleniyor, küfürleri ardı ardına bağlayıp salıveriyordu ortalığa. hani son anda bana bulaşmasın diye kafamı ters tarafa çevirdiysem de geç kalmıştım: "senin de mi evin yok hemşerim?" diye bağırması bir oldu benden yana. "he ya" dedim, "benim de yok evim." "gel o zaman küçükpazar'a gidelim" dedi. işte o an bendeki bellek google maps hesabı semtleri tarıyordu. öyle ya, neredeydi bu küçükpazar? hani yeri belirledikten sonra karar vermesi kolaydı. insan başına neler gelebileceğini az çok kestirebilirdi yerin yerini belirledikten sonra. ama işte, o anda da bu küçükpazar, belleğimde son derece küçük bir noktayı oluşturuyordu. en azından bir kere orada bulunduğumu hatırlıyordum ama neresi olduğunu zerre kadar hatırlamıyordum.

bir "amaaaannn" lafının, rüzgarın savurduğu bir toz kütlesi gibi içimden geçmesiyle ayağa kalkmam bir oldu. bütün geceyi sokakta geçirdiğime göre şanıma layık bir maceraya atılmanın zamanı gelmişti doğrusu, uzunca düşünmenin gereği yoktu. bir berduşla küçükpazar'a kadar değil mezara kadar bile gidebilirdim şu anda. "hadi bakalım, gidelim şu küçükpazar'a ne olacaksa" diye düştüm yanına elemanın. "ne olacağı var mı?" dedi bizimki, "alırız biraz peynir, domates, bir de ekmek kaptık mı ahmet abi'nin kahvesinde bir güzel doyururuz karnımızı."

işte, yaşamın içinde böyle berduş dolaşan insan için gereksinimler de bu oranda gerçektir. öyle ya, sabaha küçük bir zaman kalmıştı şunun şurasında. hani küçükpazar'a gidip de dünyayı kurtarmanın zerre kadar alemi yoktu. aklımızı başımıza toplayıp peynir ekmeğe dayanmak ve karnımızı bir güzel doyurmak kadar doğru ve gerçek bir eylem düşünülemezdi o sırada. iki adet üniversiteli hülyabaz olsa yerimizde kesin çok şahane işlere yelken açabilirlerdi gecenin bu vakti yollara düştüklerine göre. hani dostoyevski'ye öykünen bir öykü kotarmak veyahut en azından derin felsefe muhabbetlerine şarabı ortak etmek mükemmel olurdu onlar için. ama bizim berduş'un o taraklarda bezi yoktu ve karnın tok olması az sonra doğacak güneşin içimizi ısıtması kadar gerekliydi.

böylece yanyana düşmüş, küçükpazar'a doğru yollanıyorduk işte. bizimki daha iki adım atmadan ana avrat küfürleri koyuverdi.

- n'oldu birader, kime sövüp duruyorsun böyle?

- abi sanki ben bir yeri arıyorum dedim adama. turistin biri bir adres sordu, ben de köşedeki kuruyemişçiye sordum biliyor musun diye. bana, "sen nereyi arıyorsun?" demez mi? sanki ben bir yeri arıyorum, hıyara bak!

herif sıkı çıktı doğrusu, gecenin yarısından beri adama periyodik olarak küfrediyordu demek. aman yanlış yapmayayım, bana da gelecek geceye kadar küfürleri koyuverir sonra. o sırada bana dönüp dikkatle süzdü beni eleman:

- kasımpaşa'da 15 bin lira alacağım var, sabah gidip onu alalım da sana bir pantolon alalım.

aman tanrım, "babaaaa" diye boynuna atlamamak için zor tutuyordum kendimi. öyle ya, parasızlıktan kotu kesip giyivermiştim öylece. 15 bin lirayla da epey pantolon alınırdı o zaman açıkcası. neşem giderek yerine geliyordu, kolları boyunlara dolayıp şöyle geceye ve caddeye doğru bir türkü patlatsak yeriydi hani. "küçükpazar'a bir varalım, bize kimse dokunamaz, hiç kafanı takma" diye devam etti aynı babacan tavırla. eh, burada da kimse bize bir şey dememişti ama demeyeceğinin garantisi de yoktu. ama anladığım kadarıyla küçükpazar'da bu işi garanti altına alacaktık. "oooh" dedim içimden, resmen kebap yelleyeceğiz küçükpazar'da!..

şöyle kafasından evinde de bir yer ayarladı bana, ferdi'yi şuraya, kör'ü buraya ("kör mü! tövbe tövbe, âmâ" diye düzeltmeden de rahat edemiyordu) aldı mı, oluyordu o iş. kafaya takacak hiçbir şey yoktu. kör dileniyordu ama iyi para getiriyordu doğrusu eve, ferdi yavşağın tekiydi, körün önünden sıyırıveriyordu yoğurdun kaymağını kendi önüne. bütün bunlar iyiydi hoştu ama can evimden vuran cümleyi henüz sarfetmemişti:

"bugün cumartesi değil mi? şu 15 kaadı alınca biraz da et alalım, pazar'a florya'ya pikniğe gideriz."

haydaaa, adam sanki beni neşelendirmek göreviyle dünyaya gönderilmiş bir melekti yahu! önce küçükpazar'a kahvaltıya, ardından florya'ya pikniğe. işte, kafayı dinlemenin şahane yolu... bizimki radyolarının bozuk olduğunu hatırlayıp biraz moralini bozduysa da "şu 15 lirayı alalım, tamir ettirelim onu bugün" diyerek hemen çözümünü bulmuştu. öyle ya, kuru kuruya piknik olur mu? şöyle radyodan iki güzel türkü açıp iki de göbek atabilirdik belki. neyse, şu anda ilk işimiz şu kahvaltı işini halletmekti ve küçükpazar'a da nerdeyse varmıştık. artık nerede olduğunu da hatırlamıştım küçükpazar'ın ve bu biraz daha rahatlatmıştı beni.

küçükpazar'a girdiğimizde bize kimse dokunmadı gerçekten. eleman sözünün eri çıktı doğrusu. kahvehaneler yeni açılıyordu daha. temizlikle uğraşıyordu elemanlar, ocaklar fokurduyordu sabahın seherine doğru. daha ilk kahvenin önünden geçerken kahvecinin daveti, küçükpazar'daki itibarımız hakkında iyice fikir edinmemi sağlamıştı:

- ooooo memet, nerdesin sen yahu? gel şöyle bir çayımızı iç.

- yok! biz ahmet abi'nin kahvesine gidiyoruz.

evet, biz ahmet abi'nin kahvesine gidiyoruz dingil. sana gelecek olsak mehmet kardeşim senin kahvene gideceğimizi söylerdi. ne adamlar var be, sanki biz ahmet abi'nin kahvesine giderken yolunu değiştirip başkasınnı kahvesine oturacak adamlarız! adını da böylelikle öğrenmiş oldum yeni arkadaşımın. yol boyunca ne o bana ne de ben ona nesin, necisin diye sormamıştık nitekim. ahmet abi'nin kahvesine geldik gelmesine ama kapalıydı kahvehane. işte, memed'in içine bir kurt düştü acaba ahmet abi'nin başına bir şey mi geldi diye. ama neyse, "biz şurda bir çorba içelim, o sırada açar heralde" dedi kendi kendine. aslında bana dedi tabi de, benim o sırada "yok öyle yapmayalım" diyerek akşama kadar küfür işitmeye hiç niyetim yoktu. ne dese öyle yapacaktık zaten. fakat bu sırada beş kuruş param olmadığını hatırlayıp, memed'e de söyleyiverdim düşüncesizce bunu. bizimkinin celallenmesi de bu yüzden oldu:

- ne parası? sana para diyen mi var be! allah allah...

- tamam yahu, hani bende vardır diye düşünürsün belki diye söyledim.

çok şükür fazla sinirlenmesine meydan vermeyip suyuna gittim. böylesi daha güvenlikli olduğundan değil, böylesi daha doğru olduğundan. doğrusu ya, gerçekliğin benden çok farkındaydı memet. eh, daha doğru ve pratik çözümler üretiyordu durumlara. hem de küçükpazar'daydık, karışanımız, görüşenimiz yoktu. gelen çorbayı da beğenmedi tabi, haksız da sayılmazdı. çorba demek için bin şahit gerekirdi ama pişiren bile üşenip o kadar adamı toplamaya çıkmazdı bu saatte. çorbamızı içip çıktık tekrar ahmet abi'nin kahvesine doğru. ama hala açılmamıştı o kahve, neden açılmamıştı, ahmet abi'nin başına bir şey mi gelmişti? zerre umrum değildi doğrusu, nasılsa memet kolaylıkla bu sorunu çözmeyi de bilirdi. aslında benim aklımdan şu bizi sevinçle davet eden kahvecinin kahvesine zıplayıp sıcak çaylarımızı yudumlamak geçiyordu ama yine onun söylemesini bekledim:

- neyse ya, biz şu girişteki kahveye geçip birer çay içelim de, o ara açılır burası.

bakın, gördünüz mü? boşuna güven duymuyordum bu adama. ben ne istiyorsam öyle yapıyordu sanki. frank kapra'nın "şahane hayat" filmindeki, kanadını yeniden kazanmaya çalışan melek klerıns'tı o benim için. işte, sıcacık çaylar da önümüze inivermişti ve küçükpazar'da bize karışan görüşen yoktu. "nerdesin yahu" dedi kahveci tekrar memed'e, "ne zamandır görünmüyorsun?" "hiç sorma" dedi bizimki, en son ahmet abi'nin orda okey oynuyorduk. yavşağın biri, yok o taş atılır mı, yok bu oynanır mı deyince sinirlenip çıktım. 2 aydır geçmiyorum bu tarafa."

herşey iyi güzeldi de işte burası kafamı kurcalayan noktayı oluşturuyordu. "sen nereyi arıyorsun birader" diyen kuruyemişçiye gece boyu küfreden, okeyde sinirlenip küçükpazar'a 2 ay uğramayan adama ne deyip de ayrılacaktım yanından. öyle ya, "senin de mi evin yok" demiş, ben de boş bulunup "he ya, benim de yok" yanıtlamıştım. şimdiyse karnımı doyurup sıcak çayımı yudumlarken eve uğrayıp üstümü başımı değiştirmek ve artık orada kalmayacağıma göre toparlanmak gerekirdi. ama bu adama ne söylemeliydim şimdi? geceye kadar da bana küfretmesini istemiyordum açıkcası. hani küfretse ne olacak diyeceksiniz, orası öyle ama etmesindi işte. niye etsindi yani severek de ayrılabilirdik.

ikinci çayları doldurmaya gitmişti memet, kahveci çenesi boş durmasın diye "sen nerelisin bilader?" diye soruverdi. "şuralıyım" deyiverdim. "ahha" dedi kahveci, "benim orospu çocuğu olacak oğlan, evleneceğim diye para istedi benden. ben de eşten dosttan borç alıp verdim buna. meğer orospunun biriyle kaçıp sizin oraya yerleşmiş. o paraları ödeyene kadar imanım gevredi birader. hani babana bile güvenmeyeceksin derler ya, asıl oğluna güvenmeyeceksin!"

kahvecinin bu konuşması hiç de hayra alamet değildi. bizim memet de bir nevi beni nüfusuna almıştı nitekim. şu 15 bin lirayı alıp bana pantolon alınacaktı, pikniğe bile gidilecekti benim şerefime. ama bu deyyus kahveci, "oğluna bile güvenmeyeceksin" diyerek sanki gaz veriyordu benim elemana. neyse ki ikinci çayları içer içmez ahmet abi'nin kahvesine doğru yollandık. ahmet abi yine yoktu ama ocakçı açmıştı kahveyi, yerleri süpürüyordu. biraz azarladı memet ocakçıyı, sonra da içine sinmedi  bu olay ve elinden kaptığı gibi süpürgeyi, yerleri süpürmeye başladı. ben de böyle yedi yabancı gibi durmayıp bir işin ucundan tutayım diye kıpraşıyordum ki "otur otur" işareti yaptı eliyle. sonra da 2 çay kapıp geldi masaya. sonra televizyona dalıp gitti ben etrafı izlerken. televizyonda islami bir kanal açıktı ve asr-ı saadet döneminden kalma bir evliyanın hayatını canlandıran bir film gösteriliyordu. öylesine dalmıştı ki hikayeye bizimki, hani bıraksam kalkıp girecekti televizyonun içine. evliya'nın eteğini öpüp dergahına yüz sürecekti.

kahve de giderek dolmaya başlamıştı, sabah işine yetişmeye çalışanlar ellerinde poğaça börek damlıyorlardı birer birer. kapının yanına çöreklenmiş pis yüzlü adama dikkat etmemiştim doğrusu. o sabah mahmurluğundan bir gümbürtü çıkabileceğini de hiç tahmin etmiyordum. ama işte, film bitmiş ve memet kendinden geçmiş bir biçimde "vay be, ne insanlar yaşamış zamanında" deyiverdi. öylesine bir memnuniyet vardı yüzünde, evet, o insanlar artık olmasalar bile bir zamanlar yaşamışlardı. bu ona fazlasıyla yeter de artardı bile. refah partisi'nin kazandığı seçimlerin hemen öncesiydi ve o sırada kapının yanına çöreklenmiş pis sakallı ihtiyar "geliyoruz geliyoruz, yine eskisi gibi yapacağız" deyiverdi buna güvenerek. işte bizim memed'in kendini kaybına sebep olan cümle de bu olmuştu. bağırıp çağırıyordu ocakçıya dönmüş: "bu gerizekalı kim be! ben size iti kopuğu doldurmayacaksınız buraya demiyor muyum? allah'ım ya, hangi devirde yaşadığını sanıyor bu salak!"

kapının yanındaki büzüşmüş, sesini çıkarmıyordu ama bizimkinin sinirinin dinmesine imkan yoktu. bana dönüp "kusura bakma ya, buraya böyleleri gelmez aslında ama sokmuşlar içeri her nasılsa" dedi. "şu haberleri izleyip gidelim" diye de ekledi. arada gözü kapıdan yana kayıp "hasta bu hasta, gerizekalı, suratına baksana, akıl falan yok bunda" diye söyleniyordu. zaten haberleri beklemek de anlamsızlaştı bir an kendisine ve "kalk gidelim" deyiverdi. bu sefer kesin en az dört ay uğramazdı küçükpazar'a. ama o esnada benim ipliğim de pazara çıkarsa geceye kadar değil, en az bir hafta küfrederdi doğrusu. şimdi iyice düşünmeye dalmıştım, "nereye gideceğiz ki" deyiverdim konuşmayı normal seyrine çekmek isteyerek. "mısır çarşısı'nda bir arkadaşım var" dedi, "gidelim de birer bira ısmarlasın bize." sabah saatin 7'siydi ve bira içmek isteği duyduğumdan emin değildim. şu kapı önündeki salak bütün dengemizi bozmuştu şimdi. ancak o sırada beni kurtaran sahne yaşandı işte. "vay memet, nerdesin sen kardeşim" diye birinin bunun boynuna sarılmasıyla birlikte araya girdim. "benim eve gitmem gerek arkadaş, üstümü değiştireyim, biraz da para alayım, sonra buluşuruz" diye kestim o sevinçli buluşmayı. "dur yahu, nereye" dediyse de ben gitmem gerektiğinde direttim. "o zaman tarlabaşı durağının yanından gir" diye evi tarif etmeye başlamıştı ki, "bırak şimdi evi" dedim, "sen akşam 7 gibi gece karşılaştığımız yere gel." yine de uzunca tarif etti evin yolunu, ben de ısrarla gece gelmesini söyledim.

bütün hikaye boyunca bana ne ismimi ne cismimi soran bu adamı bekliyordum akşamla birlikte. cebim para gördüğüne göre sabaha kadar içip ertesi gün de kasımpaşa'dan 15 bin liramızı alabilirdik. sonra bir pantolon alırdık bana, daha sonra ver elini florya sahili... ferdi ve âmâ'yı biraz kenarlara çekip bir yatak daha ayarlayabilirdik evde. sonra belki siniri geçerse 4 ay sonra küçükpazar'a, ahmet abi'nin kahvesine gider, okey çevirirdik ordakilerle...

akşam geldi mi? gelmedi...

bu öykü bitti mi? bitmedi...

tarlabaşı'nda bir ev... gelecek yazıda olabilir... belki...


 


Tedirginliğimden sık sık uyuyamadığım geceler oluyor. Önceleri tatlı gelen, gecenin derinliğine dalınınca ağırlaşan, çekilmez olan bir tedirginlik. Yaşantıların olaylarına bağlı olup da olaylarla birlikte ölmeyen duygular ağır gelir yüreğe. Duyguların dayanağı olan insan yüzleriyle yaşandığı yerler ortadan silinince de canlı ve taze kalabiliyorlar, hem de anılar gibi değil, yaşandıkları gibi daha gerçek, daha güçlü olarak. Bütün gerçek dayanaklarını yitirdiklerinde de acıyla özlemin doğmasına yol açarlar, dayanıksız gövdeyi sallar gibi titretirler yüreği, yüreğin tedirginlikleriyle beslenirler, bugünü çalıp zehirlerler geleceği.


Ve geceleri sık sık soruyorum kendime: Nereden geliyor bu tedirginlik!?


***


Her kapalı kapı dilsiz ve korkutucu gelir bana. Ard niyetli ağızları andırırlar. Onları, ay ışığında seyrettiğimde, iki kanadı birleştiren çizginin genişlediğini, yavaşça kapının açılıp ardında korkunç, bilinmez bir şeyin gizlendiğini sanırım. her kapının ardında gizlenen, en sonunda hepimizi bekleyen şeyin.


Hücremin kapalı kapısını, yoruluncaya kadar, delicesine seyrederdim bir zamanlar.


Yalnız mezarlıklarda kapılar kapalıdır, tıpkı top atan tüccarların dükkanlarında, hastalıklı ya da başka mutsuzluklara uğramış evlerde, hapisanelerde olduğu gibi.


***


 


Geçmekte olan kara trenin düdüğü sayısız anıları sürükler ardından. Boğuntulu bir şey vardır bunda, hep bir şeyler, daima başka şeyleri hatırlatan.


Umutla yolculukların kuşkusu vardır bu ötüşte, sayısız ayrılışların acısı, anlamsız yolculukların sıkıntısı, gençliğin tedirginlikleriyle nice bekleyişlerin boşunalığı.


Ötüşünde [anılarda] eğlencenin taşkınlığıyla yeni yetmelerin çılgınlıkları, alınyazılarının öfkesi, bırakılmışlığın acısıyla yalnızlığı, insanların saçma bağlanışlarıyla güçsüzlüğü ses verir.


Bu ötüş her zaman yüreği anılarla yaralar, özlemle de zehirler, altımdaki düzlükte, dumanının ak bayrağını savuran yaygın ötüşlü bu kara tren.


***


 


Günümüzde insanı eyleme itenin başlıca ve biricik kışkırtıcısının korku olduğunu gördüm, ürkütücü, anlaşılmaz, çoğunca da nedensiz ama gerçek ve derin bir korku.


İki yıldır bütün insanların yüzünde görüyorum bu korkunç ve gülünç ifadeyi, insan yüzlerinden başka hiçbir görüntüde eşine rastlanmayan ifadeyi.


Sevecenlik dolu bir ifadedir bu, onda çevreyi kollayışla dilsiz bir acıma, ondan da çok bencillik vardır. Bu ifade, daha çok da, yere düşen bir çocuğun çevresini alanlara ağlamaya mı vursun işi yoksa gülsün mü diye bakarken, yüzündeki kararsız ifadenin gülünç ve değişken görüntüsünü andırır.


Belki başlangıçta başka nedenleri de vardı, bugünse korkudur başlıca nedeni bunun. Korkudandır insanların kötü, sert ve dönek oluşları, korkudandır merhametli ve iyi oluşları.


Aşağıdaki yukardakinden korkar hep. Korkacak hiçbir şeyi olmayansa kendi hasta düşlerinden korkmaya başlar, çünkü korku bütün beyinleri dolduran bulaşıcı bir hastalıktır.


Bana işkence edecek olanın içine bir bakabilsem sanırım küçük, yoksul bir yürekle karşılaşırdım, kararsızlıkla yoğrulmuş, yadırgamalarla tehditlerden korkan bir yürekle.


Acıyorum ona, bu merhametse ıstırap veriyor bana.


***


 


İkinci gecedir uyuyamıyorum.


Bıçakla oyulmuş yaş ağaç, kabuk bağladıktan sonra da yeni kabuğu üstünde güçlükle seçilebilen yaranın izini taşır. Sonsuz buzullu uzak diyarlar bile pek kısa süren ilkyazı sezerler. En derin kuyular da güney yeliyle suların neşeli çağıltısını duyarlar.


Her yara kapanır, her acı diner, bense hiçbir zaman iyileşemeyeceğimi unutamıyorum; yalnızlıkla sarılı olduğumu, sürekli olarak acı çekeceğimi ve ikilemler içinde kalacağımı. Sevinçleri düşlerimde görmek bile yasaklandı bana; dışarlarda bir yerlerde süren ve ışık düzeniyle içeri vuran yaşamanın apaçık güzelliğini duyamıyorum.


***


 


• Hala gecelerle gece gezintilerini seviyorum. Geceleyin hiç dışarı çıkmıyorum. Oysa, çoğunluk perdeleri kapatmaya gittiğimde bir zamanlar gece gezintilerimin üzerinde parlamış o eski yıldızları görür görmez bakışlarım gökyüzüne çevrilip coşkun yüreğim geceye sürüklüyor beni.


Gecede ay aydınlığıyla beyaza kesmiş, beni kendine çeken her yolun benim için yaratıldığını sanıyorum, bir aydınlık sis içinde yiten uzaklıklarsa sürekli bir biçimde bozguna salıyor yüreğimi.


Şimdi de sık sık eski aylaklık damarım kabarıyor: ama perdeyi çarçabuk kapatıp masanın başına oturuyorum.


***


 


Kendime geldim. İnsanlar arasındayım yine. Kendi kendini kıskanan tutkulu yüreğim kutladı yaşayan insanların arasına dönüşümü.


Peki şimdi nereye böyle: Nasıl da suskun ve yorgunum. Yaygaracı bir sevinçtir sert içki, salt yalnızlıkta etkisini gösteren zehir. Görünce tanımazlıktan gelen bana gönül koymuş dostlar gibi dargır dargın susuyor bırakılmış oda, yalnızlık düşünceleri beliriyor bir bir. Kendime geldim, ama gitmemiş olsaydım daha iyi olurdu belki de.


***


 


Uzun ve sıcak öğleden sonrası. Unutulanların öğleden sonrası. Bunu andıran günlerle düşünceler olur; notaların sese dönüşüp çalışını ya da şarkıcının hafif kısık, alto sesini andıran düşünceler.


Birilerinin üzerine serpmek istediğim, sonra da kendi üzerime serpilmesini istediğim sınırsız bir iyilik düşlüyorum. Düşlüyorum, oysa bir başımayım.


Bir armağan, bir bağış gibi, çiçek açışının gölgesi gibi, açıp hemen solan, kimsenin göremediği bir çiçek gibi bir mısradır içimde dolanan. Oturup kalemi mürekkebe banıyorum, bak hele, masanın üstündeki bu kitap da ne! Evet, gerçekten de neydi benim istediğim? Evet, bir mısra! Ah, nasıl bir mısra ama! Başım ağrıyor! - kalemi atıp dolaşmaya çıkıyorum.


Yine de, yine de, ruhun kaygılılığını, hayır, solgun yazın öğleden sonrasını, bu azalan acıyla yaşamanın dolambaçlı yollarının güzelliğini uzun uzadıya koruyabilecek birkaç cümle bırakmayı nasıl istiyorum.


 


***


Gerçeği kiraladığını sananlar, görünmeyin gözüme, görmek istemiyorum çünkü sizi.


Neden kötü niyetli birinin adımlarını andırıyor adımlarınız kaldırımlarda? Sabahları kendi kendinizden memnunsunuz, paralarını sayıyorsunuz geceleyin ve gideceğiniz her yere sizden önce varıyor kodamanlığınız.


Tanrısal kayırmanın ele geçmez kararlarına göre verilmiş size egemenlik, sizse elinizde tuttuğunuzu sanıyorsunuz tanrısal kayırmayı. İçinizde varolmayan herşeyin karşılığını zehirli tükürüğünüzle veriyorsunuz; kim dokunursa size, uzun süre andırır sizi!


Her gün tanrı önünde baş eğmenize karşılık, yüreğiniz dimdik durup kendinizi beğenmişliğinizi okşar baştan ayağa bütün düşünceleriniz.


Gerçeğinizle doğrunuzu gördüm; görünmeyin gözüme, görmek istemiyorum çünkü sizi!


Çev. Adnan Özyalçıner - İlhami Emin


Olay esnasında ordaydım, inkar edecek değilim! Olay dediğiniz hadise zaten benim başımdan geçti. Eh, inkar etmek boşuna, geri gelmez gidenler, sevenlerin ahını hiçe sayıp gülenler. Oy Emineeeeeeeeeeeeeeeeeeeeyyyyyyyyyy, Emineeeeeeeeeyyyyyy! keşke ibrahim tatlıses de aramızda olsaydı ama işte "isyan etmek boşuna"sı ile gönül telimizi titretmesi bile muhteşem ve bir o kadar da nazik bir davranış...


"kiya hoca girişten geyiğe sardı" dediğinizi duyar gibiyim. Fakat kabul etmelisiniz ki siz kaşındınız. Yoksa ben öyle oturayım da kargalarla yaşadıklarımı yazılı hale getirip insanlığın hizmetine sunayım gayesinde değildim. Zaten insanoğlu denen canlıya zerre kadar itimadım yok. Bakın ne diyorlar: "Buna kargalar bile güler!" Güler tabi gerizekalı! Sen biliyor musun kargaların ne hin, ne cin olduklarını? Anca böyle konuşursun işte aptal aptal! Kargalar gülermiş, gülmeyip de ne yapsın hayvanlar senin şu hayvanlığına? Ne yapsın şu kibir kibir böbürlenmen karşısında kahkahayı basmayıp da? Hee, sana kim inanır söyleyim mi? Kadir inanır anacığım, anca o inanır! Vallaha mal bu insanoğlu denen canlı, kendine dönüp bakmaz, sağa sola laf yetiştirir. Bu banal esprileri yapmaktan da geri durmaz işte. Kargalar da güler buna tabi, niye gülmesin?


Bakın eski bir çocuk şarkımız var, aslen bir Sivas türküsü olmakla birlikte TRT Çocuk Korosu'nun ünlemesiyle çocuk şarkısı olarak kalıverdi dimağlarımızda: "Bir sabah kalktım, avluya baktım, aradım taradım, bağırdım çağırdım, bili gah, bili gah, bili bili gah gah, güzel horozum, aaahhhhhh kar beyazım!" Evet, "horozumu kaçırdılar" türküsünü çığıran birine, aklı başında herkesin dönüp de "ahha, keçileri kaçırdı bu" diye bakmasından doğal ne olabilir? Adama bak, horozunu kaçırmışlar, suyuna da pilav pişirmişler! Bu ne sevgi ahhh, bu ne ızdırap! Bu çocuk şarkısı da nerden aklına geldi diyeceksiniz, şurdan geldi ki, olay dediğimiz hadise de benim bir sabah kalkmamla vuku buluverdi. Hatta daha ileri gideyim, ben olay yüzünden bir sabah kalktım.


Evet, hep bir ağızdan "lafı gevelemeyi bırak da şu olayı anlat!" demenize mahal vermeden olaya geçiyorum. "İşte bir sabah uyandığımda!" Hayır, öyle değil, işte o sabah uyandığımda evin çevresi "gaaaak gaaaak" sesleri ile inliyordu. Zaten ben de bu "inleyen nağmeler" yüzünden uyanmıştım açıkcası. "Ulen n'oluyor, kargalara tecavüz eden de kim ki feryat figan ediyor bu hayvanlar?" diye kendimi balkona atmamla gördüğüm manzara karşısında dona kalmam bir oldu. Ne tecavüzü efendim, ne tacizi? Meğerse karga takviminde ilkbahar başlıyormuş ve meğerse karga mitolojisinde bu ilkbaharı karşılama ayininde bakire bir kedi kurban etmek gerekir imiş. Şimdi size büyük bir kıyak geçeceğim ve olayı gözünüzde canlandırabilmeniz için tasvir denilen betimleme aygıtını kullanacağım:


Bakın, o tarihlerde benim balkon arka bahçeye bakıyordu. Arka bahçe geniş bir yerdir. Böyle 2 metre yüksekliğinde kömürlük diye tabir edilen kulübeler dizilidir kenarında bu arka bahçenin. Ortasında da bir dut ağacı vardı ama evsahibi bahçeyi kirletiyor diye boynunu vurdurdu koca ağacın. İşte o ağaçtan da bir metre 10 santim boyunda bir kütük kaldı bahçenin ortasında. hep bir ağızdan "kiya hoca'ya bak, üşenmemiş, gidip kütüğün boyunu ölçmüş" dediğinizi duyar gibiyim. Ulen hayvanatlar, siz pipinizin bile boyunu ölçüyonuz, bişey diyor muyuz? Tabi o kütük niye kaldı diye düşünürken bunun cevabını da kurban bayramı esnasında bulmuştuk. Meğerse kurbanı yüzmek için o kütüğe asmayı uygun bulmuşlar ve sırf bunu düşünerek o koca kütüğü bahçenin orta yerinde bırakmışlar. Şimdi elimizdekileri toplayalım: Bahçenin kenarında her daireye bir adet olacak şekilde sıralanmış kömürlük kulübeleri ve bahçenin ortasında da bir adet 1 metre 10 santim yüksekliğinde 75 santim eninde ağaç kütüğü var. Tabi bahçede başka şeyler de var, yanlış anlaşılmasın. Mesela kapıcının çamaşır astığı çamaşır ipi, çapraz bir biçimde bölüyor bahçeyi. Çeşitli bitkilerin yanında meyvelerini döküp bahçeyi kirletmediği için canını kurtarabilen malta eriği var mesela. Ama bunlar konumuzu ilgilendirmiyor. Olayımızdaki hadise, kütük ile kulübelerde gerçekleşiyor.



Evet efendim, tasvir denilen betimlememizi burada sonlandırırken artık olay denilen hadisenin nasıl gerçekleştiğine geçebiliriz. En son hatırlarsanız ben karga ciyaklamaları arasında kendimi balkona atmış ve gördüğüm manzara karşısında donakalmıştım. Şimdi tasvirimizden yararlanalım; hani kömürlük denilen sıralı kulübeler vardı ya; hah, işte onların üzerine tek ve nizami bir sıra halinde kargalar dizilmiş. Oldu mu, canlandı mı gözünüzde? Tamam! Arka sıraaa, hüeeeyy? Onlar da tamam. Şimdi, bi tane de ağaç kütüğümüz vardı, işte onun üzerinde de bir adet karga! Ben ona Şaman Karga adını verdim, çünkü ayini o yönetiyordu ve kurban onun ayağının altındaydı. Evet evet, iyi tahmin ettiniz: Bakire bir kedi yavrusu vardı ayağının altında! Birden irkildiğinizi görür gibiyim, hatırlarsanız zaten ben de manzarayı görünce dona kalmıştım. Tabi ilk şaşkınlığım geçince hemen kendime bir sandalye alıp balkona kuruldum ve karga ayinini seyre koyuldum. Kusura bakmayın ama çayı ocağa koyacak vakit yoktu ve bilimsel sorumluluğum neyşinıl cografik tadındaydı. Evet, o timsahlarla dans eden adam elbette bir sürü keşif yaparak hayvanlar dünyasını tanımamızda büyük pay sahibi oluyordu. Ama işte burada da karga ayinini seyreden kiya hoca bulunmaktaydı. Açıkcası bilimsel düstur açısından kendimi hiç de bu kiptiyoz timsahlarla dans eden adamdan aşağı görmüyordum. Ancak tabi benim elimde kamera ve teçhizat bulunmadığından bu gözlemi ancak yazarak iletebiliyorum sizlere. Tabi ki kalbim kırık, boynum bükük bu yüzden. Ama yazdıklarımda zerre yalan varsa şurdan şuraya gitmek nasip olmasın, o derece yani!..


Konuyu dağıtmayıp olayı irdelemeye devam edelim: Son olarak kargaların ilkbaharı karşılamak için yaptığı bakire kedi kurban etme törenindeydik ve muhabirimiz aynen kiya hoca'ydı. Hoşgeldiniz sayın kiya hoca, uzun süredir görmüyorduk sizi. En son "Guatemala'daki yanardağlar neden yanıyor?" isimli çalışmanız yayınlandı. Ancak biz tabi ki "Kargaların Mitolojisi insanlarınkine çok uzak değil" konulu çalışmanızla ilgili olarak şey ettik. Siz karga ayinini canlı olarak yaşayan ve canlı canlı anlatan yeğane tanıksınız. Bize gördüklerinizi anlatır mısınız?


- Bakın sayın Güntemberg, bi kere olayı benimle birlikte kapıcının oğlu da görmüştü. Ama tabi bilimsel yetkinliği olmadığından olayın ehemmiyetine vakıf olamadığı gibi kargaları kovalayarak gerçek bir bilimsel gözlemi yarım bıraktı. Ancak ben tabi ki olaydan çıkarılacak bütün sonuçları derledim ve insanlığın hizmetine olacak şekilde şekil verdim.


Anlıyorum, olay sizin anlatımınıza göre saat 10:30 civarında gerçekleşmiş.


- Evet, sanırım kargalar sabahın seheri yerine böyle öğleye doğru havanın biraz ısınmaya yüz tutmasıyla ayinlerinin daha başarılı bir sonuca ereceğini düşünmüşler. Yani insan saati ile 10:30'un karga saatinde neye denk geleceğini kestirmek zor ama bence baharın yeni yeni yüzünü gösterdiği o tarihlerde erken saatlerin soğuk olacağı düşünüldüğünde seçilen saat kurban töreni için mükemmel bir zaman dilimi. Zaten benim babam da o saatlerde keserdi kurbanı bayramda.


Evet, peki olayı tam olarak canlandırmak istersek neler söyleyebiliriz?


- Efendim, biliyorsunuz bizim bahçede kömürlük denen bir sıra kulübe var. (Bilmiyoruz demeyin hıyarlar, yukarda anlattık.) İşte onların üzerine........ Eee, olmuyor ki ama, sabahtan beri aynı şeyi anlatıyoruz. Neyse efendim, Şaman Karga şeydeydi, kütüğün üzerinde, ayağının altında da kedi yavrusu. Tabi, bir sürü insan bilir bilmez konuşuyor. kiya hoca olayları seyredecene koşup kedi yavrusunu kurtarsaymış. Heh, o neyşinıl cografik'tekilere de "olayları seyretcenize ceylanları, geyikleri kurtarsanıza" deseniz ya!.. Anca kiya hoca'ya gelince böyle konuşursunuz zaten. Bilimsel sorumluluğum bir yana ben uyandığımda zaten kedi yavrusu ölmüştü. Ben ne bileyim karga ayini olduğunu o sabah. Alla alla ya...


Tamam efendim, sinirlenmeyin. Sonuçta ölü kedi yavrusu şaman karga'nın ayağının altında. Sonra?..


- Sonrası efendim, bu Şaman Karga böyle kubur kubur kuburdanarak dolanıyor kütüğün üzerinde. Böyle bi şişinme, bi kibir içerisinde sanki. Sonra dönüyor vuruyor bir gaga, kedi yavrusuna, bir parça koparıp havaya doğru fırlatmasıyla gaklaması bir oluyor!..


Aman tanrım!..


- Yaa ne sandınız? Şaman'ın gaklamasıyla birlikte kömürlüklerin üzerine dizili karga sürüsü ortalığı birbirine katıyor: "GAAAAAAAAAKKK!! GAAAAAKKKKKKKK!!! GAAAAAAAAAAKKKK! Ortalık inliyor desem abartı olmaz... Sonra bi müddet sessizlik ve yina aynı sahne!..


Yarabbi bu ne iş?


- Ben de aynen öyle dedim, yarabbi dedim, biz insanken vakti zamanında eskiden ve ilkelken böyle törenler yaparmışız. Ama kargalara ne ola ki?


Ne ola ki imiş?


- Ne olası var mı? Onların da yaşaması var, akılları var. Bizim yaptığımızı onlar niye yapmasın? Yapıyorlar işte; tam karşımızda Kargaların Bakire Töreni!


Abuuuvvvvvvv!!! Siz ne diyorsunuz kiya hoca!!!


- Yaaa, abuvvv ya, kendinizi çok akıllı sanıyordunuz di mi? Bakın İngiliz bilimadamları kargaların alet yapabildiğini keşfettiler. Karl Marks'ın kankisi olmakla kalmayıp aynı zamanda "Tabiatın Diyalektiği" gibi bir kitabı bir kalemde yazacak kadar önemli bir bilgin olan Friyedrik Engels'in dediği gibi "insan evrimi, alet yaparak geliştiyse" kargaları müstakbel dünya hakimi olarak sunmamda hiçbir sakınca yoktur.


Vallaha şaştım kaldım!


- Şaşmasan şaşardım zaten! Hehe, bu hayvanlara dikkatle bakarsanız böyle bir büyüklenme, böyle bir kendinden eminlik, böyle bir nasıl diyim, yürüyüşlerinde bile bir hal vardır bunların. Bence kafalarından şunlar geçiyor: "Heh, bi zaman dinazorlar vardı senin yüz katın. Dünya onlara kaldı mı ki sana kalsın insan efendi!" Kargalar bile gülüyorlar yani halimize, ben de çok gülüyorum işbu hale, nasıl gülmeyim a dostlar, nasıl gülmeyim...


Not: Efendim kargalarla yaşadığım bu inanılmaz deneyimin ardından elbette bu hayvanlara yönelik araştırmamı derinleştirdim. Dolayısıyla bazı insanların karga deneyimlerine de araştırmalarım sonucunda ulaşıp ortak oldum. Bu insanlarla birlikte Kanarya Sevenler Derneği'ne rakip olarak Karga'ya Bayılanlar Derneği'ni kurmak gibi bir çalışmamız yok çok şükür. Fakat bu doğaüstü deneyimlerin de bir kaydının tutulması şart. Mesela evine giden yol karanlık olduğu için büyükçe bir fener alan ve 3-4 günün sonunda kargaların saldırısına uğrayarak kafasına epeyce dikiş atılmak zorunda kalınan insan evladının hikayesine duyarsız kalabilir miyiz? Öte yandan kargaların, "ulen bizim mahalleye fener tutup gece vakti asabımızı bozmaya ne hakkın var" deyip bu insan evladına saldırılarını yalnızca vakayı adliyeden sayabilir miyiz? Bir karga yavrusunun balkonlarına düşmesi ve evin hanımının boş bulunup bu yavruyu içeri alması sonucu kargalar tarafından kuşatılan mahalleyi ve evinden çıkamadığı için 2 sınavı kaçıran üniversite öğrencisini ancak "vah vah" sesleriyle mi anmalıyız? Hayır, bütün bunlar kargaların ne denli organize hareket ettiklerinin ve tabi insan soyunun yerine dünyanın yönetimine aday olduklarının en somut belirtileridir.


Yine de Maçka Parkı'nda gözlenen karga-insan dostluğunun en somut örnekleri de her türüyle doğaya olan inanç ve saygımızı büyütmektedir kuşkusuz. Olayı zikreden insan kişisi "yeminle billah" diyerek olayın kuşku götürmez bir biçimde gerçek oluşuna işaret etmektedir. Şöyle anlatıyor bu insan kişisi:


Bir gün arkadaşımla Maçka Parkı'nda geziniyorduk. Yaşlıca bir hanım elinde siyah bir poşet, hemen önümüzde yürümekteydi. Zengin muhitinden olmakla birlikte hırpani bir görüntüsü vardı. Bu hırpani görüntüydü hali hazırda dikkatimizi çeken. Ama az sonra siyah poşetin içindekileri yere döküp yukarıya kaldırıp başını "KARGAAAAAAAAAAAAAAAAA" diye bağırması bir oldu. Biz "yaşlılık işte, herhalde tırlatmış biraz" diye düşünürken gökte siyah bir noktanın yavaş yavaş yere doğru seyrettiğine tanık olduk. Evet, bir kargaydı bu, "KARGAAAAAAAAA" diye çağrılan karganın ta kendisiydi. Kadının ayağının dibine konup, sunulan yemeğini yedi. Geldiği gibi gitti sonra; bize kalakalmak düştü tabi...


Düşer evlatlarım, size daha çok kalakalmak düşer, kargalar güler, ben gülerim. O kadın mı? Belli ki kargaların ajanı olarak İstanbul'un göbeğinde fink atıyor ve belli ki insanların bu vurdumduymaz, bu hiçbir şeyin farkında olmayan aptal hallerine bizim kadar gülüyor.







evet efendim, bugün çok ilginç bir deneme yapacağız. hep bir ağızdan "nasıl bir deneme yapacağız acep" dediğinizi duyar gibiyim. çok basit efendim; şimdi bizim zamanımızda lise edebiyat dersleri üç koldan saldırırdı öğrenciye: dilbilgisi, edebiyat ve tabi kompozisyon. şimdi dilbilgisi deyince aklıma geldi; bu dil bilgisi sözcüğünün ayrı mı bileşik mi yazılacağı sürekli dil bilginlerini birbirine düşürmüştür, bilmem farkında mısınız? tabi en son olarak alimler bu dil bilgisinin ayrı yazılmasına karar kıldılar ama ben buna şiddet göstererek karşı çıktım. bu şiddet gösterilerimde 101 gösterici ile 15 adet kolluk görevlisinin yaralandığını söylesem bilmem bana inanır mısınız? hep bir ağızdan "inanmayız" dediğinizi duyar gibiyim. o zaman neden 98 değil de 101 sayısını tercih ettiğimi anlatmama izin verin, aslında şaşılacak pek bir şey yok 101 dalmaçyalı'dan aklımda kalmış olacak.

bakın yine gevezeliğe daldık ve asıl konuyu es geçtik. evet, lise edebiyat derslerinin kompozisyon isimli kısmı vardı, yoktu diyemezsiniz değil mi? tabi ki diyemezsiniz, sanki ben bunu bilmiyor muyum? sorumdaki gaye başka, şimdi bakıyorum mesela büyük yazarlar böyle bir şey yapıyor bazan. nasıl bir şey diyeceksiniz, ben de "işte öyle bir şey" diyerek hem sorunuza cevap vermiş ve hem de ziyadesiyle güzel bir espri yapmış olacağım. tam dozunda yani, zaten ne demişler, herşey dozunda güzel. tabi bir de "hayat sevilince, sevince güzel" şeklinde bir zekai tunca şarkısı vardır. ancak o şu anda konumuz dahilinde değil. zaten hep birlikte "konumuz ne ki zaten gerizekalı, üç saattir saçmalayıp duruyorsun" dediğinizi duyar gibiyim.

hayır hayır! böyle demeyin, hem konumuz var ve hem de bu konu çok ciddi ve ehemmiyetli bir konu. şimdi biz niye konuyu kompozisyon derslerine getirdik? çünkü efendim bu kompozisyon sınavlarında hatırlarsınız bizlere kompozisyon yazdırırlardı. şimdi hep birlikte "ee, kompozisyon sınavlarında matematik sorusu soracak değillerdi ya" dediğinizi duyar gibiyim. tabii olarak haklısınız, ancak benim derdim şu anda o değil. tabi çıldırmak üzre olup "derdin ne lan pezevenk, üç saattir kafa ütüledin" dediğinizi duyar gibiyim. aslında ben de tam o konuya geliyordum zaten. öncelikle bana böyle bir konuda açıklama yapma şansı verdiğiniz için teşekkür ederim. şimdi konumuz şudur ki, bu kompozisyon sınavlarında bir atasözü verilip, bu "konuyla alakalı bir kompozisyon yazınız" denirdi mesela. şöyle yazalım soruyu:

"AK AKÇA KARA GÜN İÇİNDİR

Yukarıdaki atasözünü açıklayan bir kompozisyon yazınız."

ahhahhaa, işte geldik sadede; artık konuyu yavaş yavaş sezinlediğinizi duyumsar gibiyim. duyumsar deyince kız ismi olarak "gülümser"in güzel bir isim olduğunu düşündüğümü iletmeme de izin verin. gerçi çok kullanılan bir isim değil ama yine de güzel. düşünsenize, "gülümseeeeeeeer, hayatım bana ordan bi bardak su uzatsana!" evet, cümle içinde de çok güzel gidiyor valla. neyse, biz konumuzu açıklayalım bakalım:

evet, yazının başlığı bir afrika atasözüdür ve biz şu an bir kompozisyon sınavında imiş gibi bu sözü açıklayan bir kompozisyon yazacağız! nasıl, süper di mi? tabi, bu denememizde siz sevgili okurlarımızı da aramızda görmek bizi ayrıca gururlandıracaktır. gururlandıracaktır dedim de, bir kız ile bir oğlan evlenirken basılan o sevimsiz davetiyeler de nedir öyle? hayır, çoğunun estetik yoksunu olması bir yana bir de bu lafı anlamam işte: "sizleri de aramızda görmekten sevinç/onur/gurur duyarız" gibi bir saçmalık. hadi erkek tarafının babası gurur duyuyor da sana ne oluyor be kız tarafının babası olan adam. "ahha, şu oğlan var ya, damatlık giymiş olan, bu gece benim kızı şeedecek, sizlerin de aramızda bulunmasından büyük gurur duyuyorum!" yuh yani, yuh ki ne yuh! ben senin kadar düşkün bir adam görmedim kız tarafının babası olan adam, sana ne söylesem azdır! bir kere sen, kızını birisi şeyetse çeker hem kızı hem kızı şeyedeni vurursun normalde. ama işte bu gece, hep beraber senin, kızının şeyedileceğine dair gururunu izlemek için toplandık, yuh sana, sana çok daha ağır şeyler derdim ama öncelikle bir kompozisyon yazmam gerek. sınavı geçeyim, bak sana neler diyorum!

neyse, biz kompozisyonumuza geçelim, yalnız şu kız tarafının babası olan adam var ya, feci bozdu sinirlerimi. neyse, ben bu sinirle de yazarım bir kompozisyon, hiç dert etmeyin. konumuz neydi, hah, leopar! bravo, ben çok severim bu leoparı, hele de kar leoparı yok mu, maşallah diyin canlar, day niri naynay, tiri nay nay!

evet, leopar konusunda diyeceklerim var, dinleyin. şimdi atasözünün dediği gibi, leoparın kuyruğunu tutmak insan evladına yakışan bir hareket değildir. zzaten açık konuşmak gerekirse, bir insan evladında leoparın kuyruğunu tutacak cesaret var ise genelde genç yaşta ölmüş gitmiştir o yiğit kişi. çünkü leoparın kuyruğunu tutmak, elini elektrik prizine sokmaya benzer, çarpılırsın alimallah.

fakat diyeceksiniz ki, "ne saçma, sanki leoparı bulduk da, kuyruğunu tutacağız!" evet, yerden göğe kadar haklısınız. bakın, siz ne kadar haklıysanız, afrika steplerinde günün her günü bir leopara rastlayan afrikalı kardeşlerimiz de haklıdır. siz ne kadar "leopar beni ilgilendirmez, ben işime bakarım" derseniz, afrikalı'nın da yaşamın gerçekleri arasında işini yapabilmesi için leoparın kuyruğunu tutmaması gerekir.

yine itiraz ettiğinizi duyar gibiyim; "ne saçma, sanki leoparın kuyruğunu tutmak o kadar kolay da!" efendim elbette kolay değil, fakat orda bir metafor var dikkat ediniz, ki bu metafor biz de başka türlü [ziki tutmak şeklinde] ifade edilir. mesela bir afrikalı da çıkıp, "yuh be, tü sıfatınıza sizin, demek her gün tutuyorsunuz o şeyi de o yüzden böyle konuşuyorsunuz" derse haklı olmaz mı efendim. bunu da düşünmek gerekir yani.

bu sebeple kompozisyonuma devam ederken, sivas'ta vatani görevini yapmakta olan teyze oğluna da burdan sesleniyorum: "ulen sen ne şerefsiz adammışsın! hani gitmeden evvel bana olan borcunu ödeyecektin, hayvanoğlu hayvan seni!" bakın yine sinirlendim, ee bu sinirle leoparın kuyruğunu tutsam yeridir. neyse, konu yine dağıldı toparlayalım:

leoparın kuyruğunu tutmak hiç de hoş bir hareket değildir. ancak bir de şöyle düşünmeli; bir leoparın kuyruğunu tutmak mümkün müdür? çünkü bilirsiniz, bu kedigiller, dokuz canlı olmalarının yanında, bir de acayip hissiyatlı canlılardır. koku almakta da, ses işitmekte de ve dahi görmekte de üstlerine yoktur bunların. yani demem o ki, siz siz olun, öyle uykusuna yatmış iken gidip kuyruğunu tutayım demeyin leoparın. bu yaptığınız sinsice bir hareket olmasına karşın leoparın kuyruğu yerine neyi tutacağınız yukarda açıklanmıştır.

tabi, afrikalı'lar ilginç insanlar, "velev ki" diyorlar, "velev ki denyoluk edip tutmayı başardın o kuyruğu, o zaman bırakmayacaksın arkadaş!" işte bu manzara her zaman gülmekten katılmama sebep olmuştur. düşünsenize, adamın biri leoparın kuyruğunu her nasılsa tutmayı başarmış ve işin daha zor kısmına geçmiştir. bu bir bilgisayar oyununda level atlamaya benzemez. oyundaki level, kademe kademe, azar azar artırılarak oyuncunun uyumu sağlanmaya çalışılır. ama leoparın kuyruğunu tutan adam için öyle mi ya? o daha girişteki görüntüleri izlerken son levele atlamış oyunculara benzer, tek bildiği kuyruğu bırakmayıp hep arkada kalması gerektiğidir. çünkü ön tarafta leoparın ağzı vardır ve bence şu an en uzak durulması gereken bölge orasıdır. ancak bu nereye kadar başarılabilir? bunu bilemem ama bu afrika atasözüne canı gönülden katıldığımı görmüşsünüzdür.

bırakma a benim salak kardeşim, ne zikime derman olacaksa gittin tuttun o kuyruğu madem, bırakma sakın! afferim, seni gerizekalı seni, gram akıl var mı sen de acaba? hah, afferim, öyle sıkı sıkıya yapış o kuyruğa gözlerin yuvalarından fırlayarak, afferim!


I.

aslında niyetim bu değildi. evet, gençliğimde uzun saçla gezmişliğim vardı. nitekim o zamanlar pek kötü gözle bakılırdı böyle şeylere. ters bir mekana girdiğinizde dayak yeme olasılığınız bile vardı. ama o zamanlarda herşey daha kolay geliyordu bize.

niyetim bu değildi. aslında berberleri protesto ediyordum sadece. yav, bi kere de istediğin gibi kesemez mi bu adamlar? "hah", diyordun, "oldu sanki, bırak abicim, oynama."

"olur mu" diyordu, pek işine saygılı berberimiz, "yav şu uçlarını düzeltmeden olur mu?"

"peki" diyordun, "yalnızca uçlarını düzelt, ama gözünü seveyim bozma şu saçı..."

"tamam abiciim", diyordu, "merak etme sen!"

ama uçlarını düzelttiğinde herşeyi de piç ettiğini farkediyordun.

aslında bunlar da önemli değildi. yav, bi adet berber de konuşmadan işini yapamaz mı?

ben senin hangi karıyı nerede düdüklediğini dinlemek zorunda mıyım arkadaş? senin tuttuğun takımın ne bok yediği ile ilgilenmek zorunda mıyım? mahalledeki dedikoduları duymak zorunda mıyım? memleket sorunları üzerine ortalama zekanın ürettiği geyikleri çekmek zorunda mıyım?

daha da kötüsü, sen sürekli sağımdan solumdan değdirmek zorunda mısın??

neyse, canıma tak deyince berbere de gitmez oldum. ee, saç denilen hadise de şişede durduğu gibi durmuyor. hababam, debabam uzuyor. yav, bi dur be arkadaş, nereye varacaksın uzayıp da.

annemin haykırışları üzerine gitmek zorunda kalmıştım berbere en son. ondan beri de yolda görsem selam vermiyorum bu zibidilere.

ama dediğim gibi, saç da uzadıkça uzuyor. sonunda bir geyik aldı yürüdü. kim görse, "n'aber lan isa?" deyip kih kih gülmeden rahat edemiyor.

en son papa'nın ziyareti ile de geyik tavana vurdu: "papa'yla aran nasıl lan isa?", "papa gelip elini öptü mü lan isa?", "olum hazır papa da gelmiş, ben isa mesih'im diye atlasaydın ya meydana..."

ee, insan soyu bu, bir şeyin bokunu çıkarmadan rahat edebilme kabiliyeti verilmemiş ona ne yazık ki!

II.

uzun zamandır ortada görünmüyordu, arayıp merakımı gidereyim dedim. başıma sardığım beladan henüz haberdar değildim. "iyidir canım ya" dedi, "yav biliyon mu, seni çok özledim. bak ne diycem, biz şimdi hafta sonu çıkıyoruz. uğrarım ben sana. takılırız biraz."

çok güzel, ben de biraz takılıp son zamandaki kapanıklığıma son versem iyi olacaktı. ama gelir gelmez, "oovvv isa bey, yukarda havalar nasıl?" deyince tadımı da kaçırmış oldu. ama hiç de canımı sıkacak değildim. epeydir görmediğim eş-dost'la en azından geyiğin dibine vurup eğlenebilirdim.

ama sanırım bir ketenpereye geldim. birisi bir hamfendinin koynundaymış, diğeri hafiften rahatsızmış da çıkamamış, şuna bu olmuş, buna şu olmuş derken; kendimi tanımadığım insanların ortasında buldum. daha doğrusu tanıdık bir iki kişi vardı başta ama onlar da bişeyleri bahane edip tüymüşlerdi.

işte o zaman da inanılmaz bir şeyin farkına vardım. isa'ya benzerliğim sadece fiziksel değildi. tıpkı onun gibi, bütün insanlar adına acı çekiyordum. tıpkı onun gibi, insanlığın üzerine serpilecek bir iyilik tozunun keşfi peşindeydim. ve tıpkı onun gibi herkes kendine göre kullanıyordu beni ve tıpkı onun gibi aşağılanıyordum belki de...

III.

artık herşeye katlanmak daha zor. neon ışıkları sahneye vuruyor ve resim olanca çıplaklığıyla görülüyor. henüz kadın bile olmamış kızlar, kendisini becerecek bir erkek peşinde. erkekler, ne yapıp edip en azından değdirmek istiyorlar. müziğin ritmi giderek artıyor, herşey baştan çıkarıcı. alkol duvarına tırmanmak, sözün yanıltıcılığından öte; çok kolay aslında. saçma sapan dalgalanmalara dans diye bir isim koyuyor insan soyu ve tepindikçe kötülük daha da yaklaşıyor sana. "ne garip" diyorum, " bu saçma tepinmeler, kötülüğü kovmak için icat edilmişti halbuki!"

şeytanı arıyorum umutsuzca, buralarda bir yerde olmalı. köşedeki çirkin oğlan olabilir mi acaba? pek sessiz, pek hareketsiz duruyor. şeytanı arıyorum, "benim görevim jim", ki ben çoktan kabul etmiştim, "şeytanı ortaya çıkarmak şimdi!" insanların arasında gezinen şeytanı, insanın yüzünde, derisinde, iliğinde, kemiğinde gezinen şeytanı.

telefon çekmiyor buradan, hala ondan bir mesaj bekliyorum. arada bir kapı önüne çıkıp kontrol ediyorum telefonu, hiçbir şey yok!

şeytanı arıyorum, her yer zenci kaynıyor, yeni arkadaşımın yanındaki kız birini bırakıp diğerinin koluna atlıyor. zencilerde görüyorum şeytan tüyünü. sanıyorum yeni arkadaşım da görüyor. az önceki coşkusundan eser kalmamış. kendince meşgale yaratmaya çalışıyor, gah tuvalete gidiyor, gah telefon açmak için kapı önüne. kendine şunu demek istiyor: "ben biraz meşguldum, benim kız da yalnız kalınca yanındaki zenci arkadaşlarla dansa tutuşmuş."

oysa öyle olmadığını hepimiz görüyoruz. kendi kendime "şimdiye kadar bu kızı burada bırakıp evin yolunu tutmuştum çoktan" diyorum.

işte, insanlara kazanma gücünü veren bu saçmasapan ısrar, bu sahtekarlık, bu düpedüz becerilme isteği!

evin yolunu değil de kapı önünün yolunu tutuyorum yine, bir ara, bir sor allah aşkına! ama hiçbir ses yok yine!

artık katlanamıyorum. üstelik artık "montrealli isa"yım ben! artık, bu gerizekalının acısını da ben çekeceğim!

IV.

tanrı beni asla eve üzgün göndermez. aramızda gizli bir anlaşma var. ne zaman başım sıkışsa yanımda olmuştur, ne zaman yolum kapansa bir yol açmıştır. banka hesabıma birkaç milyar yatırmışlığı bile var çok parasız kaldığım bir zamanda. gerçi banka "bir yanlışlık olmuş beyfendi" diyerek geri istediyse de parayı, o an çok ihtiyacım vardı ona.

tanrı beni asla eve üzgün göndermez. bir gece, geyiğin dibine vurup gülmekten kırıldığımız dolmuşçuya rast geliyorum. "yav abiciim, neredesin sen" diyorum. "abi, ben özel şöförüm aslında, bazan arkadaşın yerine geliyorum buraya" diyor.

hoş oluyor, beş oluyor, "nerede indireyim seni?" diye soruyor. "valla eve gitmeden bir çayhanede çay içeceğim" diyorum, " sen şu köşede indir beni".

yolcuları indirip, dolmuşu çayhanenin önüne çekiyor. benimle birlikte geliyor çay içmeye: "siktir et" diyor, "bir tur eksik çalışalım bu gece."

hoş bir muhabbetin ardından "hoşçakal" diyorum ona, "kolay gelsin."

"iyi geceler abicim" diyor.

eve giderken yeniden bakıyorum telefona, bir mesaj bekliyorum. evet, bir mesaj var, ama ondan değil.

önce anlayamıyorum; farkına varıyorum sonra mesajın tanrıdan geldiğinin:

"çarmıha gerilme günü yaklaştı" yazıyor mesajda!

bir sms atarak yanıtlıyorum tanrıyı:

"hazırım!"