Background

Background

Silahkan klik beberapa gambar di bawah ini

  • image1
  • image2
  • image3
  • image4
  • image2
  • image1
  • image4
  • image3
Genel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Genel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


yine hangi zibidilikle uğraşıyordum bilinmez ama gecenin bir vaktinde sokakta olduğum, yağmurun çiselediği ve benim ayakkabımın bağcığının ise çözülmüş olduğu gerçeği gün gibi aşikardı. ben koskoca bir arşidük olarak tabi ki yere çömüp de ayakkabımın bağcığını bağlamak istemediğimden bir yükselti bakınıyordum. şöyle ayağımı koyup da bağcığımı bağlamak için. o esnada azıcık yürümemle daracık sokakta bir binanın duvarından ortalama boyda bir insanın dizine kadarlık bir yükseltide bir demir, nerdeyse sokağın ortasına kadar uzanmaktaydı. bu sokağın ortasına kadar olan kısım, o esnada benim sokağın neresinde yürüdüğümü de gösteriyordu. duruma anlam veremedim ve bir süre bu demirin o duvara neden çakılmış olacağına akıl sır erdirmeye çalıştım.

tam o dakkada durumu çözümledim: bu demir, benim ayakkabı bağcığımı bağlamam için tanrı tarafından ve o an için uzatılmış bir demirdi. öyle ya, sürekli orda olsa birileri takılır düşer, kafasını gözünü yarar, alimallah bina sahibi mahkemelik olurdu. bu da demek oluyordu ki bu demir, benim demirimdi. şöyle gerinerek ayağımı kundura boyacısının sandığına koyar gibi kaldırıp demirin üzerine koydum ve hafif bir gülümsemeyle eğilerek bağcığımı bağladım. hehhe, gerçekten çok klas hareket etmiştim doğrusu. tam bir soyluya yakışır biçimde davranmıştım.

şte benim fonksiyonel tanrı kavramını geliştirmem bu sayede oldu. o tarihten sonra artık fonksiyonel bir tanrım vardı benim. mesela telefon kartım var ve birine telefon etmem gerek. hemen dua etmeye başlıyordum: "tanrım, bir telefon kulübesi ihsan eyle bu kuluna ki şu arkadaşımı arayabileyim." ve biraz yürümemle pattadanak karşımda telefon kulübesini buluyordum. sonra işimi bitirip, "tanrım, telefon kulübesi gönderdiğin için şükranlarımı sunarım" diyerek tekrar dua ediyordum.

sonra mesela eminönü'ne gitmem gerek. otobüs durağına gidip, "tanrım, sen herşeye kadirsin. ne olur eminönü otobüsü yolla bana." diyerek duaya başlıyordum. hah, işte eminönü otobüsü geliyor, "şükürler olsun tanrım!"

bir dediğimi iki etmiyordu fonksiyonel tanrım, her istediğimi gönderiyordu. tabi ben de tamahkar bir insandım. öyle aşırı isteklere kaçmıyor, verilenle yetinmesini biliyordum.

sonra sonra bazı isteklerim gerçekleşmeyince soğudum fonksiyonel tanrı'mdan. ben onu, o beni aramaz oldu. ama işlerim de yolunda gitmez oldu açıkcası o saatten sonra. bu aralar tevbe edip fonksiyonel tanrı'ma yeniden kavuşmayı düşünüyorum. ama bu sürecin beklediğim gibi gelişmeyebileceğinden duyduğum korku elimi kolumu bağlıyor. yine de sanırım tevbe etmem gerek... evet, gün gibi aşikar; tevbe etmem gerek...
[caption id="attachment_678" align="alignnone" width="608" caption="L'assassinat de Marat (vers 1880), Jean-Joseph Weerts (1847-1927), Roubaix, Musée d'Art et d'Industrie."][/caption]

siz aydın insanlarsınız, bizden değilsiniz. siz zehirlenmiş bir adamsınız. sizin için fikirler insanlardan daha önemli.

sizler bizimlesiniz ama bizimle değilsiniz! işte benim söyleyeceğim şey: aydınlar huzursuzluktan hoşlanıyorlar, yüzyıllardır ayaklanmaya alışmışlardır. isa nasıl idealist biriydi ve nasıl ilahi amaçlar uğruna ayaklandıysa, bütün aydınlar da bir hayal uğruna ayaklanıyorlar. idealistler ayaklanıyor, bütün değersizler, aşağı olanlar da onlarla birlikte ayaklanıyorlar. hepsinin ayaklanma nedeni kin ve nefrettir; çünkü hayatta bir yerleri olmadığını görüyorlar. işçi, devrim için ayaklanıyor. onun istediği iş aletlerinin, iş ürünlerinin adil bir şekilde bölünmesi. oysa iktidar makamını kesin olarak ele geçirdiğinde devletin varlığına tahammül edeceğini mi sanıyorsunuz? hepsi dağılacak ve herkes kendi hesabına sakin bir köşe kuracaktır.

teknik mi diyorsunuz? oysa teknik boynumuzdaki düğümü daha fazla sıkıyor. bizi daha sıkı bağlıyor. hayır, gereksiz yere çalışmaktan kurtulmalıyız. insan huzur istiyor. fabrikalar ve bilim huzur vermiyor. bir insanın yaşaması için hiç de o kadar şeye ihtiyacı yok! bana küçük bir ev gerekirken neden koca şehirler kurayım? toplu yaşanan yerlerde su kanallarına, kanalizasyona, elektriğe ihtiyaç vardır. bunlar olmadan yaşamayı bir deneyin bakalım. o kadar kolay olacak ki! hayır, bizde gereksiz olan o kadar çok şey var ki! bütün bunlar aydınların yüzünden. bu yüzden ben de diyorum ki aydınlar zararlı insanlardır.

yukarıdaki satırlar bizim iyi huylu maksimiç'in (maksim gorki) bir gece yarısı donmaktan kurtarıp evine götürdüğü bir fransız'ın kendisine söylediği sözler. "benim üniversitelerim" kitabında sözünü ettiği üniversitelerinden biri bu adam da. ben fransız'dan daha ileri gidip şöyle düşündüm:

evet, aydınlar ayaklanıyorlar bir ideal için ve aşağı halk kitlesi de onlarla birlikte ayaklanıyor. ya sonra? aydınlar ideallerini yaşama geçirmek için iktidarı ellerinde tutmak zorunda olduklarını görüyorlar. aslında onlar için gerçekten de halk kitlesinin huzuru yerine ideallerinin gerçeklik karşısında sınanması çok daha büyük bir anlam ifade ediyor. bu nedenle fransız devrimi'nde görüldüğü üzre korkunç bir terör uygulamaktan bile geri durmuyorlar.

marat'nın yargılamadan kurtulduktan sonra başına defne tacı geçirilip halkın omuzlarında gezdirilirken bağırdığı "yüz bin kelle istiyorum!" lafı da çok ironik bu sebeple. (bu arada devrimin önderlerinden robespierre'in kellesinin de araya karışması belki daha ironik!) ideallerle gerçeklik arasında büyük açı farkını yaratan aydınların bu tavrı belki de. ideallerin gerçekleşmesi için soyundukları "toplum mühendisliği" çoğu zaman trajediye dönüşüyor ve tarih bunun örnekleriyle dolu.

sanki bu fransız'a katılıyor gibiyim: aydınlar zararlı insanlardır!
[caption id="attachment_490" align="alignnone" width="600" caption="The Fortune Teller (Falcı), Caravaggio (1594–95; Canvas; Louvre)"][/caption]

macar falcıyı başıma aysun hanım musallat etti. allandırdı ve ballandırdı, her şeyi biliyor, her şeyi görüyor dedi. o anlattıkça benim gıcığım artıyordu macar falcıya. sinsi planlar kafamdan geçip duruyordu. sonunda dayanamayıp, "aysun hanım, beraber gidelim şu macar'a bir gün" deyiverdim. elbette bu sinsi planımı yaşama geçirmek için ilk adımdı. macar falcıyı madara etmek heyecanı bütün vücudumu sarmıştı.

derhal hazırlanmalıydım. önce avcılar tarafına gitmem gerekiyordu. orada silah market'inin kapısına büyük bir bez afiş asmışlardı, görmüştüm: "ARADIĞINIZ HER ŞEY VE DAHA FAZLASI" yazmışlardı. demek ki aradığım şey ordaydı, hatta fazlası bile. gerçi kıtalar arası nükleerli balistikli füze aramıyordum ama yine de seçeneğin çok olması iyiydi. bu "DAHA FAZLA" sözü olmasa reklamcılar ne yer, ne içerdi, onu da düşünecek değildim bu durumdayken. şimdi gerekli ekipmanı toplamak ve taksi şöförü'ndeki robert de niro hesabı olaya hazırlanmak her şeyden önemliydi. yine de daha fazlasını bulmuşken eve bir kıtalar arası füze yerleştirmek de akıllıca olabilirdi. hem belki 2 alıp 1 ödeyebilirdim, kredi kartına 12 taksit yaptırıp, ödemeye 2 ay sonra da başlayabilirdim. silah market'te her şeye hazırlıklı olmak gerekirdi, insanın yolu her gün düşmüyordu sonuçta oraya.

sonuçta ekipmanı tamamlamış ve heyecanla aysun hanım'ın arayacağı günü beklemeye başlamıştım. fala inanmayacaktım ama falsız da kalmayacaktım. ayna karşısına geçip prova ediyordum sinsi planımı. tıpkı taksi şöföründeki robert de niro gibi. "her şeyi bildin macar falcısı, ama bunu bilemedin" diyerek silahı doğrultuyor ve yüzüne inen şaşkınlık ve korkuyu izlemeye doyamıyordum kurbanımın. kara irbam'ın şiiri ile birlikte keyfime diyecek yoktu:

Falıma bakma  o noksan kalsın
Bırak şu fincanı hey Falcı teyze
Yarınımı bilme kadere kalsın
Bırak şu fincanı hey Falcı teyze

böylelikle yola koyulduk aysun hanım'la. bu çok iyi bir şeydi, yanımda bir kadınla fazla dikkat çekmeyecektim macar falcıya giderken. beklediğim kadar etkileyici bulmadım doğrusu falcıyı evine vardığımızda. iki adet sarı saçlı ve yeşil gözlü çocuk ortalıkta dönüp duruyordu. biraz hayal kırıklığı yaşamıştım, falcıya değil de komşuya misafirliğe gitmiş gibiydik. sonunda evin büro olarak kullanılan odasına geçtiğimizde motivasyonumu yeniden kazandım. önce aysun hanım baktırdı falına, sonra da ben geçtim karşısına hınzır bir ifade yüklü suratımla. anlatmaya başladı falcı, çok şey bildi belki de gerçekten,çünkü ben heyecanla terliyor ve onu dinlemiyordum. az sonra olacakları düşündükçe de için için keyif basıyordu her yanımı. herşeyi anlattıktan sonra "iri, kocaman gözleri olan bir kadın görüyorum" dedi, "uzak dur ondan, yoksa hayatını mahvedecek!"

"biliyor musunuz" dedim, "herkes hakkında çok şey biliyorsunuz belki ama kendi geleceğiniz hakkında hiçbir şey bilmiyorsunuz!" "neden ki?" dedi macar falcı. "işte bu yüzden" dedim, cebimdeki silahı çıkarıp ona doğrulturken. gülümsedi ve eteğinde sakladığı silahı benden evvel ateşledi. gözlerine baktım düşmeden önce, iri ve kocamandı ve ben hemen karşısındaydım o gözlerin.

gerçekten fala inananlar, inanmayanlardan üstündür. en azından yaşamlarına devam ederler iyi kötü. benim gibi toprağın altından yazmak zorunda kalmazlar böyle...











[caption id="attachment_603" align="alignnone" width="549" caption="niyork atatürk bulvarı'ndaki pilavcı, istanbul'daki orijinallerini aratmıyor."][/caption]

ye ye ye, bi geceyi de huzurlu geçirmek nasip olmayacak mı arkadaş? dakka geçmeden ortalık karıştı işte. haa, diyceksiniz ki harlem'in cafcaflı yerlerinden çıkmazsan böyle olur işte. tamam da kardeşim insana da hareket, bünyeye de andrenalin lazım bi yerde. şu bira şişelerini toplamak için dönüp duran ihtiyara da gıcık oldum. musallat oldu başıma, iki de bir gelip gereksiz geyiğin dibine vuruyor. ama gürültüyü o koparmadı, taksi durağının berisine park edip müşteri bekleyen taksicinin üzerine çullanan durak taksicileri kopardı. hani manzarayı görseniz, taksici taksiciye bunu yaparsa insan insana ne yapmaz dersiniz. haa, sizi bilmem de ben aynen öyle dedim. bu durak taksicilerinin içinde birisi var ki, kudurmuş gibi saldırıyor garibana. küfürün biri bin para. az sonra levyeler, sopalar havada uçuşacak gibi duruyor. ama yok, diğer taksici pabuçun pahalı olduğunu gördü ve yavaş yavaş sürmeye başladı arabasını. giderken de "o küfürleri götüne sokcam senin" demeyi ihmal etmedi tabi.

 

işte bizim şişe toplayıcısı ihtiyarın gözünün parlaması bu sayede oldu: "sokar tabi abicim, baksana, it gibi saldırıyor adamın üzerine. ben gözümle gördüm. adamı masaya yatırıp hayvan gibi kestiler kafasını. 75'te, şişli'de bir meyhanede." "olabilir" dedim, "yapabilir yani." "yok yok" dedi adam, "bak şimdi, bunun kolu bacağı kesik bedenini buralarda bulursan şaşırma sakın, yapar abi, adama yapmadığını bırakmadı ki." "tamam abi" dedim, "yapsın, bana ne?" "bak" dedi eleman, "bunun gibiler çok geçti benim elimden, 71'de edirne'de askerken." "geçmiştir abi" dedim. "bak dinle, getiriyorlardı bunun gibi itleri. soruyordum konuşacak mısın diye. konuşmayacağım deyince ağzına kalın bir demir çubuk tıkayıp döküyordum tuzruhunu. kıvranıyordu bu böyle [taklidini yapıyor adamın] konuşacak mısın diyorum, yok diyor, basıyorum siyanürü ağzına. aynen it gibi titreyerek ölüyordu bunun gibiler." gideceği yok adamın, coşmuş bir kere. "71 darbesi olmuş, o zaman çavuşum, kim ne diyebilir askere. aynen kamyonla götürüp meriç'e döküyorduk bunun gibi köpekleri." işte o sıra nerden çıktıysa bir şişe toplayıcısı adam daha geldi. bu sırada kopan gürültüyü de bu bizim "it temizleyicisi" çıkardı. küfürün bini bin para diğer şişeciyi kovmaya çalışıyor mekandan. o esnada bunu tanıyanlar da geldi, kalabalıklaştılar. diğeri pabucun pahalı olduğunu görünce yaylanmaya başladı tabi. ancak giderken de "o küfürleri sana yedireceğim" dedi. ben de ortamdan hızla uzaklaşırken, "yedirir tabi abicim" dedim. "görmedin mi nasıl it gibi saldırdı adama!" ee, nohutlu pilava n'oldu dediğinizi duyar gibiyim. ulen sizde de azıcık akıl yok ha! kim bulmuş niyork'ta nohutlu pilavı da ben bulacağım. hadin, başka kapıya...

ayrıntılarda gizlenen insan portreleri - 1


evet efendim, atalarımız boş yere nefeslerini tüketmedikleri gibi boş yere de boş laf etmemişlerdir. nitekim "gerçekler ayrıntılarda gizlidir" tarzındaki laforizma bir atasözü değilse bile atasözünden çok daha değerlidir yeri geldiğinde. işte bu bölümde her gün belki de yüzlerce kez karşılaşıp da görmezden geldiğimiz insan portrelerine zoom tutacak ve o kahraman kişilerin acılarına ve sevinçlerine ortak olacağız. arada yemeklerine de ortak ederlerse bu yiğit kişiler bizleri, çok müteşekkir kalırız. ama etmezlerse de canları sağolsun, bu dünyada olduklarını bilmek bize yeter.

evet, ilk portremize geçelim:

son düzlükte otobüsü kaçıran adam

ah efendim, size ne desem bilmem. hani dünyada yüreciğimi paralayan bir şey varsa işte o da bu "son düzlükte otobüsü kaçıran adam"dır. düşünün, taa nirelerden koşup gelmiş, kendini bir anda araçların ortasına atarak can havliyle karşıya geçmiş ama işte o son 2-3 adımda otobüsün hareketine mani olamamış o insan, işte o yürekli kişi, hangi insan evladının taaa yüreğinin derinliklerine dokunmaz, söyleyin!

hani karşıdan doğru koşmasa da otobüse paralel koşsa var ya, el kol edip dikiz aynasından görüntülenebilecek ve büyük ihtimalle durdurabilecektir otobüsü ama onun şansı doğuştan yaver gitmemiştir zaten. karşıdan karşıya bodoslama geçerken ezilmediğine dua etse yeter de artar bile.

bakın bu "son düzlükte otobüsü kaçıran adam olmak" hiç de sanıldığı kadar kolay değildir. hani giden otobüsün ardından "hay anayın te encüğüne..." diye küfretmek bir nebze nefsi rahatlatabilir. ancak hemen ardından kendisine yönelmiş gözleri ile durak sakinleri ile karşılaşmak, kaçınılmaz bir sondur. hani az biraz nefes nefese kalması da önemli değildir ama işte şimdi kendisinde toplanmış bu çift gözler topluluğu ne düşünmektedir bilmiyor mudur bu yiğit kişi? herkesin kahramanı o anda o olmuştur birden. hani otobüsten umudu kesip de en azından durağa biraz sakin girse bütün bu sorunlar yaşanmayacaktır. ama işte o son 2-3 adım, bütün durağın ilgisini geri dönülmez bir biçimde bu adem evladına çevirmiştir. şimdi, her ne kadar aralarında konuşmasalar bile akıllarından geçirdikleri herhalde şudur: "vah vah, gencecik de oğlan, nasıl da kaçırdı 2 adımda arabayı, tüüü! acaba bir sonraki arabayı mı bekleyecek, yoksa o yönde bir otobüse binip aktarma mı yapacak?"

ohhh, işte durak bekleyenine de mevzu çıkmıştır şimdi. acaba ne yapacak son düzlükte otobüsü kaçıran adam? hani bu sersem bekleyenlerin böyle üzerinde düşündüklerini bilmese hiç kuşku yok yarım saat sonraki arabayı bekleyecektir bizimki. ama işte, bütün durağın ilgisi üzerindeyken aklıselim bir karara varmak da mümkün değildir. hatta durak bekleyenlerinin çoğu bekledikleri otobüslere binip gitmiş ve onların yerine yeni bekleyenler gelmiş olsalar bile bu bizim zavallı son düzlükte otobüsü kaçıran adam, yine de herkesin mevzuyu bildiğini düşünür. o sırada orda ortak hafıza kol gezinmektedir ve kusura bakmayın ama son düzlükte otobüsü kaçıran kişiyi faka bastırmak hiç de kolay değildir.

işte bu yiğit kişi, yalnızca durak bekleyenlerine olan saygısından dolayı ve aslında hiç de acelesi yokken binip gider o yönde ilk gelen otobüse. yüreği elvermez bu kadar insan işlerini güçlerini bırakıp kendisini düşünsünler. hani o son düzlükte kaçırdığı otobüs aslında ve gerçekte bu yiğit delikanlıyı kaçırmıştır. işte o kendisine yakışan bir vakar içinde gelen ilk otobüse binmektedir ve aktarma parası da durak bekleyenlerine feda olsundur.

güle güle son düzlükte otobüsü kaçıran adam, kalbimize kattığın sıcaklık ve yüzümüze kattığın azıcık tebessüm için sana ne kadar teşekkür etsek azdır. işlerin yolunda gitsin babayiğit kişi!.


mektup soundcloud.com'dan geldi. yüklediğim bir şarkıya copyright itirazı yapılması üzerine yayından kaldırıldığını bildiriyordu kısaca. durum sinirimi bozmakla kalmadı, bir süredir üzerinde düşündüğüm "ne işe yarar bu copyright?" sorusunu da tartışmaya açmama neden oldu.

bizde telif hakkı denilen ve orijinalinde kopyalama hakkı (kopya edinme de dahil) olarak bilinen bu olayın şöyle bir açıklaması var: efendim, adam sanatçı ya, hee, işte üretiyor ya, ee, işte rahatlıkla üretimine devam edebilmesi için boş zamana ve kafa rahatlığına ihtiyacı var ya, dee, işte o yüzden bu sanatkâr'ın yarattığı eserlerden geçinebilmesi gerekir ki bunları yapabilsin. tabi, bu kabaca bir açıklama, işin içine bu kişinin birlikte çalıştıkları kimselerin geçimlerinden tutun da, üretim masraflarına kadar her şey sokulabilir. durum biraz aristokrasi veya burjuvazinin desteğiyle üretimini garantiye alan sanatkâr'ın, kopyalama teknikleri geliştikçe kendi başına bağımsız üretimi için gayet açıklanabilir bir yöntem olarak görünüyor. ancak tabi ki tekelleşme boyutunda iş, yine dönüp dolaşıp asıl olarak yapım ve dağıtım tekellerinin kârlarıyla ilgili bir çerçeveye sıkışıyor. böylelikle kültür ürünü, varil başına fiyatı belirlenen bir meta'dan öte bir şey olamıyor.

bu çerçevede "kültür ihraç eden ülkeler topluluğu" (bu pazardan en fazla payı abd almak üzere) bu copyright mevzuunu bir cendere haline getiriyorlar hem kullanıcılar hem de ithalatçı ülkeler için. kullanıcının ürüne ulaşması sorunu ayrı olmak üzere, hali hazırda diğer ülkelerden sırf copyright mevzusundan dolayı bu ihracatçı beylerin kasasına ciddi miktarda para giriyor. kültür ürünlerine yazılım ve diğer ürünleri de eklediğimizde copyright pazarının boyutu oldukça büyüyor. nitekim, (yanlış hatırlamıyorsam) 2001 senesinde yapılan dünya ekonomik forumu'nda hindistan'ın başını çektiği bazı ülkeler, konuyu dillendirip telif ücretlerinin makul düzeye çekilmesi ve bu olana kadar da korsan yayınlarla mücadele konusunda isteksiz davranacaklarını bildirdiler. tabi bu çıkış, en büyük tüccar abd'nin sert direnişiyle karşılaştı ve bir daha da gündeme gelmedi.



öte yandan konu biraz çetrefilli. örneğin, hiçbir kazanç sağlamadan bir internet sitesine şarkı ekleyen ve yine bir kazanç sağlamadan yalnızca dinleyen kullanıcılar için copyright gerçekten saçma bir durum oluşturuken, bu paylaşımı ciddi bir kazanca dönüştüren site sahibinin durumu ayrı bir sıkıntı yaratıyor. yine de kullanıcılar, kendi paylaşım yöntemlerini geliştirerek bu durumu bertaraf edebiliyorlar. yine bu sayede, dünyanın her yanından her türlü üretime ulaşma olanağı oluşuyor. bu, çoğu zaman üreten olarak sanatkâr'ı herhangi bir zarara sokmadığı gibi, daha geniş bir tanınmışlık olanağı da sağlıyor. ancak yapım ve dağıtım tekelini elinde tutan beyler, kâr'dan yapacakları zararın boyutuyla ilgileniyorlar sadece.

bu konuda geçenlerde ilginç bazı gelişmeler de yaşadık. müyap'ın başvurusu üzerine myspace ve last.fm'e türkiye'den erişim engellendi bir süre. müyap'ın başında ise, eski "paylaşımcılarımızdan" bülent forta oturuyordu. merakım şu yönde ki, forta'yı müzik üreticisi yapan ve ada müzik'in adını duyurmasında en büyük pay sahibi olan onlarca kasetlik "dünya demokrasi şarkıları" serisi için kendileri tek kuruş telif ödemiş midir?

merak ettiğim bir diğer konu da lily allen'i kim susturdu? nitekim 2 sene evvel blog'unda "artık bu copyright mevzusunu yeniden tartışmanın zamanı geldi" diye yazan allen, kısa bir süre sonra blogunu kapatıverdi. tabi, komplo teorisine memleketten bolca aşina olduğumuz için hemen plak tekellerinin bu işin arkasında olduğu kanısına kapıldım :) işin şakası bir yana, bu tanınmışlıktaki bir şarkıcının ve bu sistemden gerçekten kâr eden birinin bu belirlemesi oldukça önemliydi. ancak bakalım bu tartışma hangi baharda başlayacak?

telif hakkı denilince halk ozanımın hüseyin çırakman'ın öyküsüyle konuyu kapatalım. çırakman'ın öyküsü, olaydaki çetrefili bir kez daha gözler önüne seriyor. "bugün bize hoşgeldiniz erenler" isimli türküsü hemen her gün trt'de çalınan çırakman'a akıl veriyorlar yıllar evvel, "yahu sen burda sersefilsin, türkülerin her yerde çalınıyor. git paranı istesene." çırakman varıyor trt'nin kapısına; telifini istiyor çalınan türkülerinin. kapıdan kovuyorlar tabi, "bundan sonra senin türkülerini de çalmıyoruz" diyerek :)

mahkemeye verdiği dilekçe şöyle başlıyor çırakman'ın:

arı gibi çiçeklerden bal yaptık
sinek geldi ona kondu hakim bey
halk'tan hak'tan ilham alım bol yaptık
onu kendisinin sandı hakim bey

sanatçının üretim sürecini ve üretimini korumak elbette önemli. ancak bugün, insani bir sistemle her türlü üretimin korunabileceği bir düzey var iken, hala tekellerin karı için barbarlığa varan düzenlemelere başvurmak akıl karı değil. çırakman'ın dilekçesinin sonunu dinleyelim:

hastayım derdime bakmıyor doktur
hakim bey vallahi derdimiz çoktur
benim hiçbir sosyal güvencem yoktur
nice ocak böyle söndü hakim bey


Evrenselblok'ta Pan Monroe, Onur Akın'ı resmedip, "Bu tipin ülkeye vereceği ne var?" diye sorunca artık susmak kabiliyeti kalmamış oldu. Bu tip dediği devrimci-demokrat (ne demekse) şarkıcımız Onur Akın olmasa elbet söylenecek bir şey yok. Ama Onur Akın denince akan sular durulur buz olur bende.

Onur Akın'la ilk karşılaşmamız, 80 sonrası öğrenci hareketliliğine 1 Aralık Basın-Yayın işgali olarak geçen eylem sonrası yaşanan gözaltılardaydı. Her zamanki talihsizliğimle gözaltına alınmış olsam da, çevik otobüsünde şansım yaver gitti ve cüzzamlıymışım gibi kimse yanıma oturmadı. Böylelikle boş kalan koltuğa bir çevik kuvvet memuru kurulunca yol boyunca çok samimi bir sohbet geliştirdik. Öyle ki enseye tokat denilen türden bir muhabbet.

1. Şubeye vardığımızda bir garaj dolusu insanı başlarına montlarını geçirip çömeltilmiş halde bulduk. Az sonra davudi bir ses, "Bu bağlama kimin lan!" diye haykırınca ince ve ağlak bir ses "Benim" diye ortaya çıktı. İlkay Akkaya ile birlikte Grup Baran'dan tanıdığımız Onur Akın'dı bu. Davudi ses, onu çağırıp "Ne çalıyon lan sen bunla?" diye sorunca, "Müzik" deyiverdi tabi garibim. Tabi ki karşı taraf tatmin olmadı bundan ve "Nasıl müzik yani?" diye devam etti. "Özgün müzik" dedi Onur Akın. "Haaa" dedi sesin sahibi, "Ahmet Kaya gibi!" "Değil" dedi bizimki, "biraz daha farklı." Tabi tüm muhabbet sırasında da enseye tokat denilen türden samimiyet yaşanıyordu aralarında, tıpkı bizim otobüste diğer arkadaşla yaşadığımız gibi. Samimiyetin tek yanlı olması iyi değilse de, hiç olmamasından iyiydi.

Onur Akın büyüdü, özgün müzik yaptı. Ahmet Kaya'dan da biraz farklı yaptı gerçekten. O ağlak ve sızlak sesiyle, ağlak ve sızlak bir biçimde yaptı. Vedat Türkali'nin güzelim İstanbul şiirinin ırzına geçmekle kalmadı, "isssss.....taaa..aa.annn...bullllll" diye de bir yer ismi hediye etti memlekete. İşte, Pan Monroe'ye diyeceğim budur. Memlekete vereceği ne var bu tipin diye sormadan evvel düşünmek gerekir.

O vakitler Ahmet Kaya, daha o melun olay yaşanmadan devrimci-demokrat sol tarafından linç edilmişti. Arabesk deniyordu onun müziğine. Solcu gençler içinde abilerinden gizli dinleyenler de vardı. Hani Ahmet Kaya da öyle ipe sapa gelir şeyler yapmıyordu. O zamanlar henüz trafiğin tek yönlü olarak aktığı İstiklal Caddesi'ne ters şeritten girmiş, "İşte devrimcilik böyle olur" diye ünlemişti. Alpay'ın Fabrika Kızı'nın ön tarafına "Bir mavi otobüs gelirdi, seni alır giderdi, o mavi otobüs var yaaaa, seni alııırr giderdi" yazmakla altına da imzasını atıvermişti. Alpay da kendisinden 50 bin gayme koparmıştı böylelikle.

Ama işte Ahmet Kaya'nın naif hareketleri ve dönem açısından anlaşılabilecek şarkıları, sol'un seçkinci duruşuna yeterince tersti. Kaldı ki Ahmet Kaya, yapabildiği oranda geliştirdi müziğini. Ağlama Bebek'le, Şafak Türküsü'yle kalmadı. Ama nedense Onur Akın'ın onun en kötü şarkılarını bile kat kat aşan ağlak şarkıları aynı tepkiyi görmedi. Üstelik dönemsel olarak da açıklanabilir yanı yok iken bu şarkıların.

O gün, o davudi ses'e "Ahmet Kaya'dan farklı bir müzik" derken de tüm bunlara yaslanıyordu Onur Akın. Yıllar geçti, kör öldü, badem gözler görünmeye başladı. O mavi otobüs geldi, Ahmet Kaya'yı alıp gitti. Herkes Ahmet Kaya'cı oldu. Sol içinde bile Orhan Baba, Müslüm Dede sesleri rahatça ünleniyordu artık. Onur Akın da "farklı bir tavırla" Ahmet Kaya arkası ağlamaların vazgeçilmez elemanı oldu. Kılıçdaroğlu için yaptığı şarkının Ahmet Kaya şarkısıyla aynı çıkması da onu yıldırmadı. O kadar çok zaman geçirmişti ki Ahmet Abi'siyle, anne karnından bu yana Ahmet Kaya dinlemişti ki; insanın kulağında kalıyordu bazı sesler, böyle benzeşmeler olabiliyordu. Öyle dedi, "isssss....taaa..aa..an....bull" dedi.

Ve ona Pan Monroe, "Bu tipin ülkeye vereceği ne var?" dedi.  Şu adreste:

Soldaki ve Sağdaki, işine gelirse ikisi de soldaki
Cama cama... cama çıkma... sevdiğim... cama çıkma... sevdiğim...


yıllar evvel galatasaray'a gelmiş en iyi yabancılardan birini, adrian ilie'yi valencia'ya yolcu ediyoruz. kurt menecer becali, sözleşmesine "10 milyon doları getiren alır, gider" maddesini koydurmuş, valencia da bu parayı getirip alıp gitmişti işte. işte o tarihlerde elime aldığım ispanyol spor gazetesi marca'nın sayfalarından birinde görmüştüm bu başlığı: Qué me pasa doctor? (neyim var doktor? )

adrian ilie'nin valencia'da rüzgar gibi geçen ilk sezonundan sonra problemleri baş göstermişti. sonrasında hiv testleri pozitif çıktı ilie'nin,  aids taşıyıcısı olduğu anlaşıldı.  o rüzgar gibi geçen futbol hayatı, geri vitese düştü yavaş yavaş. beşiktaşı da ziyaret etti o geri viteslerinden birinde.

velhasıl taa o tarihlerde dilime takıldı benim bu "ki me pasa doktor?" sözü. ne güzel, ne ezgili bir soruştu o öyle? hani sevdiğime "ki me pasa doktor?" desem ne kadar sevdiğimi anlar mıydı, yoksa beni banlar mıydı, bilemem. ama benim içimde son derece hoşluk yaratıyordu bu söz: "ki me pasa doktor?"

hiç gerçekte kullanacağımı düşünmemiştim bu lafı. ama geçenlerde durduk yere her yanımdan kanamaya başlayınca doktorun yolunu tutup sordum: "Qué me pasa doctor?" bön bön baktı doktor yüzüme, halbuki bir doktorun daha bilgili olup "neyim var doktor?" sözünü yetmiş iki dilde birden anlamasını bekliyordum. bu beklentimde de haksız sayılmam. düşünsenize, bir anda kapınız çalındı ve karşınızda bir ispanyol. "ki me pasa doktor" diyor tabi ama kime diyor? anlayan var mı, dinleyen var mı? eh bu kafayla bizi avrupa birliği'ne almasalar yeri değil midir?

neyse, sonuçta ben bu güzelim lafı doktorun tam yüzüne söylemiş bulundum. ki me pasa doktor dedim doktora. içim bi güzel oldu, iyileşe durdum nerdeyse. fakat bu süreçte, dostluğun toplumsal sorumlulukları dediğim ve beni her defasında arkadaştan dosttan soğutan olaylar da başlamış oldu. hani 3 gündür durmadan kanıyorum ya, böle ağzımdan burnumdan kanlar boşanıveriyor ya! hah dedim, 3 haftalık ömrüm kaldı. tabi arayana sorana veyahut sanal ortamda darlayana "3 haftam kalmış" diye giriyorum geyiğe. ama her zaman eğlencenin dibine vurduğumuz kimseler bile ortalığı velveleye verip işin tadını kaçırmadılar mı? kaçırdılar! meğerse insan hastalığında geyik yapamıyormuş, meğerse güzelim dostları arkadaşları azcık neşesi varsa onu da kaçırmak için sözleşirlermiş bu durumda.

eh, sözleşsinler bakalım, ben doktorun huzuruna çıkıp "Qué me pasa doctor?" dedim mi? dedim! ee yeter de artar bu benim neşeme. zaten hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım. zati 3 haftam kalmış şurda :)


1986 yılı idi, madrid yeni dünya basketbol şampiyonası'na ev sahipliği yapıyor iken henüz hiçbir şeyin farkında değildik. hayır, drazan petrovic'in yıllar sonra -hayatının baharında- trafik kazasında öleceğini de bilmiyorduk, sabonis'in nba'ya gidip 40 yaşına kadar potaya top fırlatacağını da...

bildiğimiz, bu şampiyonaya 24 takımın katıldığı ve bunun tarihi bir rekor olduğuydu. turnuvanın kesin favorisi ise yugoslavya ve o olamaz ise sovyetler birliği idi. (abd, o sırada nba oyuncularının bu tip uluslararası organizasyonlarda oynaması yasak olduğundan kolej ligi oyuncuları ile geliyor ve pek de etkili olabilecek gibi görünmüyordu.)

bilmediğimiz başka şeyler de vardı. turnuvanın iki favorisi yarı finalde karşı karşıya gelecek ve unutulmaz bir maç çıkaracaklardı. yugoslav takımı 9 sayı öndeydi ve finale çıkması kesin gibiydi. maçın bitimine 52 saniye vardı ama o sırada hucüm süresi 30 saniye idi, bugünkü gibi taktik faul de yapamıyordunuz çünkü rakip takım, topu yandan oyuna sokma ile atış yapma arasında seçim yapma hakkına sahipti.

bu sırada sovyet oyuncular, yaşamın sihrini keşfetme uğraşı içine girdiler, herşey geri döndürülebilirdi, bitmiş bir maç bile; inanılmaz bir şey yaptılar, üçlük atıp rakipten topu tekrar kaptılar, yeniden üçlük gönderdiler potaya. kalan son 3 sayıyı kapatmak için vilade divac'ın hatalı yürümesini bekleyeceklerdi. ve divac da bu sihre kapılmış olacak ki hatalı yürüdü. bu son üçlük maçı uzatmaya, uzatma dakikaları da sscb'yi finale taşıyacaktı.



morali bir hayli bozulan yugoslavya, bronz madalya ile yetinecekti. biz ise finalde yaşayacağımız "şahane"den hala habersizdik. sovyet takımının abd karşısında gösteri maçına çıkacağına inancımız tamdı. maç saati geldiğinde abd koç'unun, 1,69'luk bugs'ı oyuna sürmesi neşemizi daha da arttırmıştı. herhalde abd koç'unun kazanma inancı sıfırdı ve muhteşem sovyet beşlisi karşısına bu bücürü sürmekte bir beis görmemişti.

abd koçunun bir sihirbaz olduğunu anlamamız uzun sürmedi. bu bugs isimli bücür, topu kaptığı gibi sahada ileri geri koşturuyor, her delikten geçiyor, topu asla rakibe bırakmıyordu. sovyet beşlisi, bu cüceyi kovalamaktan bitap düşmekle kalmamış, 25 sayı da geriye düşmüştü skor tabelasında.

artık bitime 5 dakika kalmıştı. sovyet koçu öfkeyle kenara gelmiş ve oyuncularına eliyle birtakım direktifler vermişti. n'olduysa ondan sonra oldu; sovyet beşlisi farkı hızla kapatıyordu, 20...17....15....10....8.....6....5.....2........ maçın bitimine 4 saniye kala 87-85 abd öndeydi.

işte, zamanın durduğu an budur: sovyet takımı zamanı durdurmak için faul yaptı. bitime 4 saniye vardı ve abd takımı topu yandan oyuna sokmayı seçti doğal olarak. iki kişi paslaşsa bitiyordu oyun.

ama öyle olmadı, top oyuna sokulurken sovyet oyuncu abd'liden önce tipledi, top havadaydı şimdi, bir başka sovyet oyuncu kaptı onu ve gong sesiyle birlikte potaya gönderdi.

kalbimiz durmak üzereydi, lanet olası top potada sektikten sonra tekrar çembere düştü ve çemberde dönmeye başladı... çemberin içine girerse sovyetler, dışına düşerse abd'liler havaya fırlayacaktı.

maç bitmişti ama top çemberde dönüp duruyordu, bir dakikaya yakın döndü top potada, zaman tamamen durmuştu. "4 saniye, 3 saniye, 2 saniye, 1 saniye" diye bağırarak geri sayan trt spikerinden bir süredir ses gelmiyordu, kalbinin durduğunu sandık. görüntü potaya kilitlenmişti, bizim gözlerimiz de, bütün oyuncular da, tribünler de...

görüntünün geri geldiği anda top çemberin dışına düştü, sovyet oyuncular yere yıkılırken abd'liler havaya fırladı.

biz ise zamanın durdurulabileceğini öğrenmemiz açısından çok önemli bir deneyimle, daha da ötesi güzel bir rüyadan uyanır gibi madrid'ten ayrıldık...


sene 1990'lardan bir sene, hangi sene acaba? neyse, hatırlayamadım. ökeme açılmış iü'de, kültür gani gani, kulüpçüler coşmuş. ama tabi, kulüp olayı bizi bozar deyü çöreklenmişiz ökeme'nin başına. kulüpçüler lak lak ederken veriyoruz sinema gösterimine, veriyoruz sergiye, sargıya. ulen dedik, bi de panel olayına girelim, can yücel'i de ökeme'ye getirmek nasip olsun.

neyse efendim, panel konusu nedir, şimdi hatırlameyom. bu can yücel var, kemal özer beyfendi var, bi vakitler insancıl dergisi'ni çıkararak gençler arasında çok gereksiz feci bir rüzgar yapmış cengiz gündoğdu var. kemal özer dedim de, geçen hafta vefat etti. iyi bir şair miydi bilemem de güzel bir insandı. ona da bir güle güle diyelim yeri gelmişken.

sonra efendim, bu can yücel içmeden durmuyor tabi, eee, alıyoruz votkayı, veriyoruz cin'e. bi de erken getirdik elemanı geyiğin dibine vururuz diye. fel fel fel, bişeyler anlatıyor can yücel, biz de eki eki eki şeklindeyiz. neyse, panel başlayacak diye bi koşu salonu toparlamaya çıktık, diğer panelistler de gelmiş, düzeni tertibi ayarlıycaz diye bizim kızcağızı da can yücel'in yanına bıraktık hostes hesabı. sonra efendim, son panelist olarak bunu almak için aşağı indiğimde bi baktım bizim kız merdivene oturmuş ağlıyor. ulen n'oldu diyorsam da tık yok. ee panel de başlayacak. aldım can yücel'i salona çıkardım, ee, bi de paneli şey ediyoruz. ama aklım kızda tabi, ne yaptı acaba bu pezevenk diye de pis pis kesiyorum can yücel'i.

neyse efendim, panel bitti, etraf günlük güneşlik, kız da ferahlamış açılmış. ben tabi konuyu açmadım tekrar. zaten sabahtan beri içmekten kafamız da kıyak. daha sonraları bir iki sordumsa da kıza n'oldu len o gün diye, bişey söylemedi. haaa, unutmadan; şu autonomia'nın anlattığı anektodu da sormuştu birisi panelde, "siz duygu asena'ya böle böle dediniz mi" diye. can yücel şöyle ellerini kımıl kımıl yapıp "olur mu öyle şey, duygu cıbır cıbır bir kadın, postal niye girsin? bişey girecekse ben girerim!" deyip ortalığı yarmıştı.

yani efendim, diyeceğim o ki, ben bu olayı bi türlü öğrenemedim. aslında bir gün tam öğreniyordum ki, ne oldu diyeceksiniz? şöyle oldu, okuldan bi arkadaşla karşılaştık, hadi gidip bişeyler içelim diye yürürken bu bahsi geçen kıza rastladık. eski günlerden açılınca sohbet, benim arkadaş coşkuyla; "olum o panelde can yücel kızın birine n'apmış biliyon muuu?" diye haykırdıysa da ben öksürük taklidiyle herifin sesini bastırmaya çalışıp, "sus len densiz denyo, o kız bu kız işte!" dedim.  kızcağız da hafiften bir irkilip, konuyu değiştirmemden pek memnun oldu tabi...

sonra tabi arada kafama bu düşünceler gelir, 60 yaşında birisi bir talebeyi taciz etse valla kan çıkar ortamda. can yücel yapınca anektod oluyor, gülerek anlatıyoruz tabi. doğru mu yapıyoruz acaba yanlış mı? kimbilir, ne demişti edip cansever: iyi de olsa kötü de... öyle değil mi?

tabi diyceksiniz, kıza n'oldu sonra? hindistan'da geçirdiği 2-3 senenin ardından yurda dönüp evlendi, lon encilis'a yerleşti efendim. tabi, bunların da hepsi ayrı hadise. mesela ben bu los encilıs hikayesini nerden biliyorum? çünküm gecenin 4'ünde kazancı yokuşu'ndan aşağı elimde bira ile süzülürken arkamdan bir kütlenin havalanıp sırtıma konduğunu ve dahi beni üç beş tur çevirirken de "canıııııııııımmmmm, ne arıyooon sen burda yaa, inanmıyorum yaa, biliyon mu ben bu gün evlendim, yarın sabah da los encilıs'a gidiyorum. oraya yerleşceez" diye haykırdığını bilemezsiniz tabi, tabi benim kafamdaki bi dünyayı da bilemezsiniz. "haa, oldu" dedim ben de buna, "gelirim arada misafirliğe."

bi de hindistan dönüşü hadisemiz vardı bunla. evet evet, 2-3 yıl görmemiştim hindistan'da olduğu için. tabi o zamanlar mail yok, cep telefonu yok, skype hiç yok. gitti mi gidiyor insanlar yani. ama bununla hep karşılaşırız tekrar, hatta los encilıs'dan dönsün, ertesi gün görmezsem darılırım buna. neyse işte, hindistan'dan döneli üç gün olmuş bu, karşılaştık taksim'in ara sokaklarından birinde. hoş beş sarılma kucaklaşma derken, "yav, telefonunu ver de görüşelim" dedi. tabi türktelekom'un bağladığı ev telefonlarından bahsediyor. verdim telefonu, araşıp görüşmek üzere sözleşip ayrıldık. 10-15 adım yürüdükten sonra durup hızla arkama baktım. baktım ya, bi baktım o da aynı pozisyonda. böle vestern filmlerindeki düello sahnelerindeki gibi konumlanmış durumdayız. sonra baktım yürümeye başladı bana doğru, sonra ben de ona doğru yürüdüm tabi. yanyana gelince "ulen denyo, bu benim eski ev telefonum!" diye bağırdı. ben de "yav ben de onu diycektim, o senin eski ev telefonun, dur ben sana benim yeni ev telefonumu vereyim" dedim .

heh heh, şimdi diyceksiniz ki, "ooo, kiya hoca can baba'yı bırakmış, paso kızı anlatıyor." anlatırım tabi evladım, gözleri eski bir deniz mavisi, napalım. can yücel dediğiniz adamda ne var? anca hırpanilik, anca denyoluk...

[youtube]3VGaTanxrtA'[/youtube]

haaa, gözleri eski bir deniz mavisi ya, bu da aynen şöyle oldu. bigün yürüyoruz bunla, bi şarkı mırıldanıp salınıyor kendince. sonra bi an durup, "kiya hoca gözlerim ne renk" diye sormasın mı? ahanda, ne diycez şimdi? "yav hani bir şarkısı var!" demesiyle "elaaa" diye bağırmam bir oldu. nitekim o vakitler eski ezginin günlüğü vesilesiyle "gözlerin eladır yar, sanki piyaledir yar" şarkısı pek ünlüydü. yuuuuuuuhhhhhhh be kiya hoca, ohhha yani, bi de ela diyooo, bi de ela diyooooooo, yuh sana meymenetsiz pezevenk! ee tabi, kızcağız "gözlerin eski bir deniz mavisi" şarkısını terennüm eyleyerek salınmaya devam etti ama kiya hoca'ya da yuuh yani, yuh ki ne yuh!

ama hakkaten konuyu fazla dağıttık galiba. o zaman tekrar can yücel'e getirip sözü biraz toparlayalım. bakın şimdi evlatlarım, bu can yücel üç gündür felan kayıp. tabi arıyor tarıyor millet bunu, siyasi şube, şurası burası, yok. sonunda güler hanım'ın (can yücel'in akdeniz'i çok yaraştırdığı kadını) aklına kumkapı'ya bakmak geliyor:

kumkapı meyhanelerine dadandık
önümüzde altınbaş, altın zincir, fasulye pilakisi
ardımızda görevliler, ekipler, hızır paşalar
sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri
çöpçülerin elleriyle okşardım seni
yalnızlığım benim süpürge saçlım
ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi


evet, bizimki kumkapı meyhanesinde 3 gündür ayıldıkça içiyor, içtikçe sızıyor. yüklenip arabaya götürmek istiyorlar, mümkün değil. içtikçe de feci ağırlaşmış ahtapot. 2 kişi koluna giriyor, yok, olmuyor. en sonunda güler hanım bana bırakın şunu diyor ve can yücel'in kulağına eğilip "hadi can, eve gidip orda devam edelim" diyor. işte 3 saattir yerinden oynatılamayan can, doğrulup girdiği gibi güler'in koluna, arabanın yolunu tutuyor. ne güzel manzara değil mi?

bir sen eksiktin ayışığı
gümüş bir tüy dikmek icin manzaraya!


bir sen eksiktin ayışığı... bir siyasinin şiirleri'nin en güzel imgesidir belki ama bir siyasinin şiirleri en güzel yapıtlarındandır can yücel'in. türk şiirinde humor ve imgenin aynı yoğunlukta harmanlandığı, muhteşem bir yapıttır.

neyse, lafı çok mu uzattık ne? adamın biri lafı bi türlü bağlayamazmış, sonunda onu bağlayıp götürmüşler. durun leen!, bırakın! ulen var ya, can baba sağ olcaktı ki, siz beni böle paketleyecektiniz, suratınıza sıçardı leeen! bak hala yürü diyo, bak bi de yüürrüü diyoo, var ya, ben size göstermez miyim!!!

yeri gelmişken belirteyim; yıllar yılı bu can baba, orhan baba, erkin baba geyiklerinden nefret eder dururum. bu nedir şimdi arkadaş, ne babalığını gördünüz adamların? hah, en sonunda sizden cesaret alıp mercan dede de çıktı; şu ibibiğe bakın da yaptığınızdan utanın!

ibibik dedim de, ne güzel şarkıdır; ibibikler öter ötmez ordayım... bi de gözleri eski bir deniz mavisi...

bi gün de oktay rifat, ece ayhan felan ziyarete gidiyorlar buna, oktay rifat hem hin, hem cin; "hey can, sosyalizmi göreceğimiz gelmişti!"

iade ediyor bu lafı can, oktay rifat'ın ölümünden sonra: sosyalizmin göreceği gelecek seni!

tamam efendim, bitiriyorum, tamam, alla alla...

biraz ötede yerinde yeller esen bir mavnayı
bir vinç havada aptal aptal arayıp duruyordu.
Döndüm yanımdaki sıralarda oturanlara:
"Belki de" dedim, "emzikten kesildikten sonra alıştı dünya
kendi tırnaklarını yemeye." Bellerinde gazete kâğıdından
peştemalları, yanımdaki sırada oturanlar
bastonlarına asıp suratlarını bikoşu daldılar suya.
Peşlerinden uskumru, uskumrunun peşinden balıkçı,
balıkçının peşinden güneş, cup cuup cuuup... Vinç
de birer birer toplayıp cümlesini, yükledi yitik mavnaya.


bi de eski yaşanmışlıklardan söz açınca orhan veli'nin şu şiiri gelir hep aklıma:

neydi o deli gibi gidişimiz,
bembeyaz köpüklerle, açıklara!
köpükler ki, fena kalpli değil,
köpükler ki, dudaklara benzer,
köpükler ki,
insanlarla zinaları ayıp değil


ne güzel di mi, insanlarla zinaları ayıp değil... bir de gözleri eski bir deniz mavisi...


Babamın her sene sonunda yenisini getirip değiştirdiği Maarif Takvimi yaprakları 1986 senesini gösteriyordu. Meksika depremi bütün acı görüntüleri ile belleğimizdeydi. Başkan Reagan, "Özgürlük için ileri!" konuşmasının üzerinde çalışıyordu. Mikhail Gorbaçov, SSCB'yi yeniden yapılandırırken, Çernobil faciası patlak vermişti. Konuyla ilgili bakanımız ve Atom Enerjisi Kurumu başkanımız hemeh her gün TRT ekranlarında "çayda radyasyon yok, ahanda bakın nasıl da içiyorum" diye çayını höpürdetiyordu. Başbakan Turgut Özal, "Radyasyonlu çay daha lezzetli" diyecek kadar ileri gitmişti. Sokaktaki adam, "Türk'e radyasyon madyasyon işlemez" diyordu. Başkan Reagan ile diğer başkan Gorbaçov, Reykjavik'te biraraya gelmiş ve kucaklaşmışlardı. Bir yandan silahsızlanma üzerine konuşurlarken, Reagan, "Yıldız savaşları projesinini vazgeçilmez" olduğunu söylüyordu. Sovyetler Birliği, MIR Uzay İstasyonu'nu uzaya parça parça taşırken, ABD, Challenger uzay mekiğini havada patlatmıştı. Oliver Stone, Platoon'la Oscar ödüllerini toplamış, Elie Wiesel de Nobel'i kapmıştı. Olof Palme cinayetinde bazı Türk'lerin de adı geçiyordu. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kurt Waldheim'ın eski bir Nazi işbirlikçisi olduğunun ortaya çıkması herkesi şok etmişti.

Bıyıklarımız yeni terler iken gelişen bu kadar olay başımızı döndürmüştü. Dünyadaki dönüşümlerin merkezinde olduğumuzun farkında değildik henüz. Okul sınavlarının da bittiği bu yaz başlangıcında baş dönmesinden kurtulmak ve biraz olsun eğlenmek için çok büyük bir fırsat vardı şimdi önümüzde: 1986 FIFA Dünya Kupası!

Bir öncekini de aklımız yettiğince izlemeye çalışmışsak da, henüz neyin ne olduğunu tam kavrayamıyorduk. Bir tek, Paolo Rossi'nin kupayı İtalyanlar'a getirdiği ve Fransızlar'ın futbol sözkonusu olduğunda çok şanssız olduğu aklımızda kalmıştı.

Çok sonraları, depremin yaralarını sarması için Meksika'ya verilen 1986 Dünya Kupası'nın, izlediğimiz son keyifli uluslararası organizasyon olduğunun da farkına varacaktık. Ama önemli olan bu değildi şimdilik. Grup maçları oynanmaya başladığında ilk farkettiğimiz, SSCB takımının, geleneksel anlayışlara çok ters gelen farklı bir futbol oynadığıydı. 6-0'lık Macaristan galibiyeti ile turnuvaya başlayan SSCB, bir anda kupanın favorileri arasında gösterilmeye başlanmıştı. Başlarında "Kurt" lakaplı Lobanovski ile "buz hokeyi" stili olarak anılan ilginç bir taktik anlayışı ile oynuyorlardı. Top geride hızlı bir şekilde çevrilerek rakibin başı döndürülüyor, bir anda uzun bir pasla rakip defansın arkasına sarkan forvet(ler)e top ulaştırılıyordu. Milimetrik paslar atmakla itham ediliyordu Sovyet takımı, bazıları daha da ileri gitti ve "2000 yılının futbolunu oynuyorlar" dedi!
SSCB - Macaristan : 6 - 0
Kupanın gediklileri de ilk turu kolayca geçiyorlardı. Ama ilk turun en göz alıcı takımı, Afrika çöllerinin temsilcisi Fas idi. İngiltere, Polonya ve Portekiz'in önünde grubu lider olarak tamamlıyorlar ve diğer grubun ikincisi Batı Alman takımına korku salıyorlardı. Ancak ikinci turda işler yaver gitmeyecek ve şanssız bir biçimde Batı Almanya'ya 1-0'lık skorla eleneceklerdi.

İkinci turun şans getirmediği takımlar arasında ilk turun görkemli takımı SSCB de vardı. Grup 2'yi Fransa'nın önünde lider tamamlayan Sovyet takımı, diğer grubu 3. sırada bitirebilen Belçika ile oynuyordu. Lobanovski'nin takımı, Belçika karşısına çıktığında kontrol hakemdeydi. Belçika, attığı 4 golden birisini bariz ofsaytta iken, diğerini de yaklaşık yarım metre dışarıdan çevrilen topla yapmıştı. Sovyet takımının attığı üç gol ise kontrolü sağlamaya yeterli olmayacaktı elbette.



2. turda Uruguay'ı 1-0'la geçen Arjantin, Paraguay'ı 3-0'la geçen İngiltere karşısına çıkıyordu. Sonu -guay'la biten iki takımı elemelerinden çok daha büyük anlamı vardı bu maçın. İki ülke, kupadan hemen önce Fakland Adaları'nda karşı karşıya gelmiş ve Demir Leydi Margaret Theatcher, bu savaşı İngiltere lehine sonlandırmıştı. Ama bücür Maradona da, ikinci yarının hemen başında kendi sahasının ortasından başladığı koşusunu İngiltere kalesinde sonlandırmıştı. Bu gol, futbol tarihinin en güzel golleri arasına kendisini yazdırırken; Maradona, skorun Fakland'ın öcünü almaya yetmeyeceğini düşünüyordu. Ancak, elindeki kartlar da daha iyisine imkan bırakmıyordu. Böylelikle tanrı'nın elinden bir kare-as çekti ve masaya bıraktı. İngilizler, önce blöf yaptığını sandılar; kartlar açıldığında ise hile yaptığını düşündüler ama masadaki kartlar tanrı'ya aitti ve maalesef buna itiraz geçerli sayılmıyordu. İngilizler'e "pas" demek dışında seçenek kalmamıştı.


Her ne kadar SSCB'yi hakemin yadımıyla elemişse de boş bir takım olmadığını göstermek için İspanya'yı eleyerek yarı finale kadar gelen Belçika, Arjantin'e rakip olmuş; ancak Maradona'nın hışmına uğramaktan kurtulamamıştı. Brezilya'yı penaltılarla eleyen son Avrupa şampiyonu Fransa da, yaşlı Alman takımı önünde varlık gösteremedi ve 2-0 biten iki maç, iki finalisti de belirlemiş oldu.

Böylelikle 1986 Dünya Kupası'nda sona gelinmiş ve Arjantin ile Almanya kupayı kaldırmak için er meydanına çıkmıştı. Final maçında TRT'nin ünlü futbol sunucusu Halit Kıvanç da meydana çıkmıştı.

TRT ekibi, turnuvaya "veteran" Halit Kıvanç'ı da götürmüş ve ona jübile yaptırıyordu. Diğer maçların tümünde İlker Yasin, Levent Özçelik ve Tansu Polatkan gibi genç kuşak TRT spikerleri görev alırken, final maçını Halit Kıvanç anlatacaktı.

Maç başladığında Maradona'lı Arjantin'in yaşlı Alman ekibine göz açtırmaya niyeti olmadığı anlaşıldı. Nitekim zorlanmadan skoru 2-0'a taşıdılar. Her ne kadar skor tabelasında Maradona'nın ismi yok ise de, iki golün ortası da ondan gelmişti.

Daha çok pazar sohbetleri ile belleğimizde yer etmiş olan ve futbol anlatımına yetişemediğimiz Halit Kıvanç, skorun da etkisiyle Alman takımını eleştirip duruyordu. Eski futbol dayanıklılıklarının olmadığından, kadronun böylesi bir organizasyon için çok yaşlı olduğundan, Arjantin gibi bir takım karşısında hiç şansları olmadığından dem vuruyordu.

Maçın 70. dakikaları oynanırken Almanlar bir taç atışı kazandılar. Yaşlı efsane Karl Heinz Rummenigge, topu eline almış ve atışı kullanmıştı. Ancak hakem, Rummenige'nin atışını beğenmedi ve taçı Arjantin'e verdi. Halit Kıvanç ise hayatının en yanlış lafını ettiğini az sonra anlayacaktı: "Bakınız sayın seyirciler, yılların Rummenige'si, taç atmayı bile unutmuş."

Hemen birkaç dakika sonra, Rummenigge taç atmayı unutsa bile gol atmayı unutmadığını fısıldamıştı Halit Kıvanç'a ve durumu 2-1'e getirmişti. Halit Kıvanç, bu kez onu övmek zorunda kaldı: "İşte bu, deneyim bu, büyük futbolcu bu, ruhsuz oynayan Almanlar'ı deneyimiyle ayağa kaldırdı. Yeniden umutlandırdı, büyük oyuncu bu."


5 dakika geçmeden Voller de 2-2'ye taşıdı skoru. Halit Kıvanç'ın ibresi ise artık tamamen Almanlar'ın lehine dönmüştü: "İşte sayın seyirciler, Almanya bu, hiçbir zaman maçı bırakmazlar, son saniyeye kadar mücadele ederler."

Ama o kupa, Maradona'nın kupasıydı. Kariyerine bir Dünya Kupası katmak için gelmişti oraya ve vazgeçmeye hiç de niyeti yoktu. 85. dakikada yaşlı Alman takımı, uzatmadan önce bir gol atıp işi bitirmek isterken kaybetti topu, orta çizginin gerisinde topla buluşan Maradona, Alman defansının arkasına sarkmakta olan Burruchaga'yı gördü. Schumacher ürkmüştü üzerine koşan bu genç Arjantinli'den. O da Schumacher'in yanından topu ağlara bıraktı.

Halit Kıvanç da futbol sunmayı bıraktı!

Biz ise, futbolda her an herşeyin mümkün olduğuna dair sarsılmaz bir inançla yeniden döndük hızla değişen dünyamıza...
[caption id="attachment_624" align="alignnone" width="550" caption="şu leyland'ın güzelliğine bakın hele."][/caption]

evet, sene bindokuzyüzyüz, bakırköy'e gitmem gerek, gitmekle yetinsem iyi, bir de geri dönmem gerek. aksaray'dayım. o zamanlar bakırköy'e giden çok da otobüs yok. osmaniye otobüsünü bekliyorum eminönü üzerinden gelen. ancak tam yarım saat oldu bekliyorum. sonunda canıma tak dedi, gideyim, sirkeci'den gelen banliyo trenine bineyim dedim. dedim demesine ama iett yetkililerine de bildiğim küfürlerin hepsini savuruyorum. hatta en sonunda baktım tek tek saymakla olmayacak, "bildiğim tüm küfürler size olsun" deyip kurtuldum işin içinden. cebimde 1.5 liram, bir de öğrenci biletim. evet, trene gidiyoruz aleksandır, tren bileti 1.5 lira o zaman, öğrenci biletimle de geri dönmeyi planlıyorum. evet aleksandır, gayet güzel planlıyorum.

biraz yürüyüp yenikapı'dan istasyona girerken girişe markör kalemle karalanmış eğik büğük yazıyla bir şeylerin yazdığı bir karton asmışlar. cebinde 1.5 liran ve bir öğrenci biletin varsa dikkatli olmalısın aleksandır. her yazı seni ilgilendirebilir o an özensizce bir kartona yazılmış ve tren istasyonu girişine asılmış da olsa. oku bakıyım:

sirkeci-halkalı banliyö seferlerimizin bilet fiyatları sabah 07-09 ve akşam 17-19 saatleri arasında 2 liraykene diğer saatlerde 1.5 liradır

haydaaaa, bu da nerden çıktı aleksandır? şimdi söyle bakalım aleksandır, cebinde 1.5 lira ve 1 öğrenci bileti olan aklı başında bir insan bu yazıyı okuyunca ne yapar?

- saatine bakarak bilet fiyatlarının şu anda ne kadar olduğunu öğrenmeye çalışır.

bravo aleksandır, giderek bir şeyler öğrenmeye başlıyorsun. şu önümüzde sallanan saate bakarsak 17:20'yi gösteriyor zaman. bu durumda tren biletleri 2 liraya denk geliyor ki, ne yapıyoruz aleksandır? tcdd yetkililerine bildiğimiz bütün küfürleri savuruyoruz tabi ki, aferim.

şimdi, cebimde hala 1.5 lira (2 öğrenci bileti ediyor o zamanlar) bir de öğrenci biletim. yenikapı'dan sahil yoluna giderek yeşilköy otobüslerine binmek, bakırköy'e gitmenin bir diğer yolu. denemekten başka çare yok aleks. tamam patron, deniyelim.

içimde bir kuşku, otobüs durağına yürüyorum. nerden çıktı bu kuşku demeyin. şimdi tramvay yolu olarak kullanılan eminönü-zeytinburnu hattı o zaman için iett otobüsleri için tercihli yol olarak yeni açılmış ve bu tercihli yol daha hızlı aktığından bir çok sefer buradan yapılmaya başlanmıştı. doğal olarak sahilyolundaki yeşilköy seferinin de buraya alınmış olması kuvvetle ihtimal dahilinde aleksandır. ama dur bakıyim, durakta bekleyen bir sürü insan var. o halde otobüs'ün burdan geçiyor olması kuvvetle ihtimal. bu kadar insan denizi seyretmeye birikmedi heralde. tabi patron, denizi seyretmek isteseler karşıdaki yeşilliğe uzanırlardı. bravo aleks, sen iyice zehir gibi olmaya başladın.

ama o da ne? 15 dakka beklememin ardından elimde oynayıp durduğum öğrenci biletimi hızla cebime sokup duraktan uzaklaşmak zorunda kalıyorum. neden derseniz, az önce bir servis otobüsü yanaştı ve bekleyenlerin hepsi ona bindi. muhtemelen evlerine giderken "salağın biri yarım saat elinde öğrenci bileti durakta bekleyip gitti" diye gülüşüyorlardır.

tanrım, cebimde 1.5 lira ve bir öğrenci biletim, son derece sinirliyim. 1 saati geçkin bir zamandır bakırköy'e gitmeye çalışıyorum. sinirlendikçe de hırslandım, gitmesem olmaz artık. hayır, ilk otobüs bekleme sırasında pes etseydim olurdu ama artık haysiyet meselesi oldu bu. öyle bir gideceğim ki bakırköy'e, daha evvel hiç kimse böyle gitmedi diyecekler, helal olsun adama diyecekler, o kadar yani. evet sinirliyim. sağa sola bildiğim bütün küfürleri saydırıyorum. saat 17-19 saatleri arasında olmasına rağmen tren istasyonuna süzülüyorum, bilet almadan atlıyorum trene. yaaa, beni sinirlendirmeden önce düşünseydiniz bu saatler arasında bilet fiyatlarını artırmayı. alın işte, biletsiz ve sinirli trendeyim. ve üstelik bakırköy'e gidiyorum. apışıp kaldınız di mi? siz ki ben bakırköy'e gitmeyeyim diye türlü kumpas kurmuştunuz. alın işte, söker mi kumpaslarınız anadolu yiğidine bir bakın da görün, ahlaksız zibidiler sizi.

ohh, kondükör'ü de atlattık inerken ve bakırköy'deyiz, aman allah. 2 saatlik uğraşımız bizi bakırköy'e getirdi sonunda. cebimde 1.5 liram bir de öğrenci biletim. heh heh hatta keh keh.

işlerimizi hallettik. saat 23'e geliyor. şimdi dönme zamanı, cebimde 1.5 liram ve bir de öğrenci biletim. ancak o da ne? bakırköy son durağında hiç otobüs görünmüyor, plantonluk denilen hıyar mekanı da kapalı. içime kurt düşmesi an meselesi aleks. evet evet, beklediğim gibi, bu saatten sonra bir yere otobüs kalkmıyormuş bakırköy'ünden. bildiğim küfürler nerede? hah, buradaymış, alın bakalım sayın iett yetkilileri, bunlar sizin olsun.

evet aleks, şimdi ne yapacağız? çok dikkatli olmamız gerek. cebimde 1.5 liram ve bir öğrenci biletim. evet, aksaray dolmuşuna binmek çok güzel bir plan ama aksaray'a 3 lira alıyor şerefsizler. dur bakalım, denizde kum, bizde hinlik tükenmez. incirli diyerek uzatırız parayı, aksaray'da ineriz. kim karışacak bize, şaşarım. evet evet, en arkaya geçelim de parayı kimin uzattığı belli olmasın aleks. tamam patron.

evet, 1 ve buçuk liradan oluşan paramı bir önde oturana verdim incirli diyerek, o da bir öndekine incirli diyerek ve o da şöföre. şöför iki parmağı arasında şöyle bir gıcırdatarak "incirli 2 lira" demesin mi? desin aleksandır desin, bu gece milletin sülalesiyle uğraşacağımız bir gece olacakmış da haberimiz yokmuş meğer. ancak dur bakalım, en arka sıradayız, öne doğru "paramız yok baba" diye bağırmak karizmayı çizer an'adın mı?

hemen yerimden fırlıyorum ve bağırmaya başlıyorum: "ben hergün şirinevler'den 1,5 liraya biniyorum, burası daha yakın incirli'ye, niye 2 lira oluyormuş" da vır vır vır. "beğenmiyorsan in" diyor şöför. zaten bağlasan durmam, kendimizi de deşifre ettik. yolun devamında "hani incirli'de inecektin" deyip beni iyice dellendireceksin sen.

evet aleksandır, cebimde 1.5 liram, bir de öğrenci biletim. bakırköy'deyim. küfür denizim de kurudu. kimseye de küfretmiyorum artık. ayaklarım incirli'ye doğru yürüyor belki e-5'ten bir otobüs yakalarım diye. yolun uzun olduğunu o gece keşfediyorum. incirli'de otobüs durağına kurulmuş gelen geçen arabaları seyrediyorum. otobüs geleceğinden zerre kadar umudum yok. durağın biraz ilerisinde bir dolmuş, ünlü dolmuş marşını çalıyor kornayla. kendi kendime diyorum ki, bu manyak kime çalıyor kornayı? benim dışımda kimse yok buralarda.

gideyim diyorum, bineyim şuna, uzatayım parayı. "nereye" diye sorarsa "ananım ..mına" diyeyim, leviye'yi yiyeyim, rahatlayayım. oldu mu kumpasçılar, rahata erdiniz mi?

biniyorum dolmuşa, 1.5 liramı uzatıyorum cebimdeki, bütün koltuklar boş. hemen şöför arkasına oturuyorum ki, leviye'yle uzanması zor olmasın.

bir şey demiyor şöför, ben biner binmez de sürüyor arabasını. onun tanrının gönderdiği bir kurtarıcı olduğunu o saat idrak ediyorum.

2 saat sonra aksaray'dayım, cebimde bir öğrenci biletim...




evet efendim, bugün çok ilginç bir deneme yapacağız. hep bir ağızdan "nasıl bir deneme yapacağız acep" dediğinizi duyar gibiyim. çok basit efendim; şimdi bizim zamanımızda lise edebiyat dersleri üç koldan saldırırdı öğrenciye: dilbilgisi, edebiyat ve tabi kompozisyon. şimdi dilbilgisi deyince aklıma geldi; bu dil bilgisi sözcüğünün ayrı mı bileşik mi yazılacağı sürekli dil bilginlerini birbirine düşürmüştür, bilmem farkında mısınız? tabi en son olarak alimler bu dil bilgisinin ayrı yazılmasına karar kıldılar ama ben buna şiddet göstererek karşı çıktım. bu şiddet gösterilerimde 101 gösterici ile 15 adet kolluk görevlisinin yaralandığını söylesem bilmem bana inanır mısınız? hep bir ağızdan "inanmayız" dediğinizi duyar gibiyim. o zaman neden 98 değil de 101 sayısını tercih ettiğimi anlatmama izin verin, aslında şaşılacak pek bir şey yok 101 dalmaçyalı'dan aklımda kalmış olacak.

bakın yine gevezeliğe daldık ve asıl konuyu es geçtik. evet, lise edebiyat derslerinin kompozisyon isimli kısmı vardı, yoktu diyemezsiniz değil mi? tabi ki diyemezsiniz, sanki ben bunu bilmiyor muyum? sorumdaki gaye başka, şimdi bakıyorum mesela büyük yazarlar böyle bir şey yapıyor bazan. nasıl bir şey diyeceksiniz, ben de "işte öyle bir şey" diyerek hem sorunuza cevap vermiş ve hem de ziyadesiyle güzel bir espri yapmış olacağım. tam dozunda yani, zaten ne demişler, herşey dozunda güzel. tabi bir de "hayat sevilince, sevince güzel" şeklinde bir zekai tunca şarkısı vardır. ancak o şu anda konumuz dahilinde değil. zaten hep birlikte "konumuz ne ki zaten gerizekalı, üç saattir saçmalayıp duruyorsun" dediğinizi duyar gibiyim.

hayır hayır! böyle demeyin, hem konumuz var ve hem de bu konu çok ciddi ve ehemmiyetli bir konu. şimdi biz niye konuyu kompozisyon derslerine getirdik? çünkü efendim bu kompozisyon sınavlarında hatırlarsınız bizlere kompozisyon yazdırırlardı. şimdi hep birlikte "ee, kompozisyon sınavlarında matematik sorusu soracak değillerdi ya" dediğinizi duyar gibiyim. tabii olarak haklısınız, ancak benim derdim şu anda o değil. tabi çıldırmak üzre olup "derdin ne lan pezevenk, üç saattir kafa ütüledin" dediğinizi duyar gibiyim. aslında ben de tam o konuya geliyordum zaten. öncelikle bana böyle bir konuda açıklama yapma şansı verdiğiniz için teşekkür ederim. şimdi konumuz şudur ki, bu kompozisyon sınavlarında bir atasözü verilip, bu "konuyla alakalı bir kompozisyon yazınız" denirdi mesela. şöyle yazalım soruyu:

"AK AKÇA KARA GÜN İÇİNDİR

Yukarıdaki atasözünü açıklayan bir kompozisyon yazınız."

ahhahhaa, işte geldik sadede; artık konuyu yavaş yavaş sezinlediğinizi duyumsar gibiyim. duyumsar deyince kız ismi olarak "gülümser"in güzel bir isim olduğunu düşündüğümü iletmeme de izin verin. gerçi çok kullanılan bir isim değil ama yine de güzel. düşünsenize, "gülümseeeeeeeer, hayatım bana ordan bi bardak su uzatsana!" evet, cümle içinde de çok güzel gidiyor valla. neyse, biz konumuzu açıklayalım bakalım:

evet, yazının başlığı bir afrika atasözüdür ve biz şu an bir kompozisyon sınavında imiş gibi bu sözü açıklayan bir kompozisyon yazacağız! nasıl, süper di mi? tabi, bu denememizde siz sevgili okurlarımızı da aramızda görmek bizi ayrıca gururlandıracaktır. gururlandıracaktır dedim de, bir kız ile bir oğlan evlenirken basılan o sevimsiz davetiyeler de nedir öyle? hayır, çoğunun estetik yoksunu olması bir yana bir de bu lafı anlamam işte: "sizleri de aramızda görmekten sevinç/onur/gurur duyarız" gibi bir saçmalık. hadi erkek tarafının babası gurur duyuyor da sana ne oluyor be kız tarafının babası olan adam. "ahha, şu oğlan var ya, damatlık giymiş olan, bu gece benim kızı şeedecek, sizlerin de aramızda bulunmasından büyük gurur duyuyorum!" yuh yani, yuh ki ne yuh! ben senin kadar düşkün bir adam görmedim kız tarafının babası olan adam, sana ne söylesem azdır! bir kere sen, kızını birisi şeyetse çeker hem kızı hem kızı şeyedeni vurursun normalde. ama işte bu gece, hep beraber senin, kızının şeyedileceğine dair gururunu izlemek için toplandık, yuh sana, sana çok daha ağır şeyler derdim ama öncelikle bir kompozisyon yazmam gerek. sınavı geçeyim, bak sana neler diyorum!

neyse, biz kompozisyonumuza geçelim, yalnız şu kız tarafının babası olan adam var ya, feci bozdu sinirlerimi. neyse, ben bu sinirle de yazarım bir kompozisyon, hiç dert etmeyin. konumuz neydi, hah, leopar! bravo, ben çok severim bu leoparı, hele de kar leoparı yok mu, maşallah diyin canlar, day niri naynay, tiri nay nay!

evet, leopar konusunda diyeceklerim var, dinleyin. şimdi atasözünün dediği gibi, leoparın kuyruğunu tutmak insan evladına yakışan bir hareket değildir. zzaten açık konuşmak gerekirse, bir insan evladında leoparın kuyruğunu tutacak cesaret var ise genelde genç yaşta ölmüş gitmiştir o yiğit kişi. çünkü leoparın kuyruğunu tutmak, elini elektrik prizine sokmaya benzer, çarpılırsın alimallah.

fakat diyeceksiniz ki, "ne saçma, sanki leoparı bulduk da, kuyruğunu tutacağız!" evet, yerden göğe kadar haklısınız. bakın, siz ne kadar haklıysanız, afrika steplerinde günün her günü bir leopara rastlayan afrikalı kardeşlerimiz de haklıdır. siz ne kadar "leopar beni ilgilendirmez, ben işime bakarım" derseniz, afrikalı'nın da yaşamın gerçekleri arasında işini yapabilmesi için leoparın kuyruğunu tutmaması gerekir.

yine itiraz ettiğinizi duyar gibiyim; "ne saçma, sanki leoparın kuyruğunu tutmak o kadar kolay da!" efendim elbette kolay değil, fakat orda bir metafor var dikkat ediniz, ki bu metafor biz de başka türlü [ziki tutmak şeklinde] ifade edilir. mesela bir afrikalı da çıkıp, "yuh be, tü sıfatınıza sizin, demek her gün tutuyorsunuz o şeyi de o yüzden böyle konuşuyorsunuz" derse haklı olmaz mı efendim. bunu da düşünmek gerekir yani.

bu sebeple kompozisyonuma devam ederken, sivas'ta vatani görevini yapmakta olan teyze oğluna da burdan sesleniyorum: "ulen sen ne şerefsiz adammışsın! hani gitmeden evvel bana olan borcunu ödeyecektin, hayvanoğlu hayvan seni!" bakın yine sinirlendim, ee bu sinirle leoparın kuyruğunu tutsam yeridir. neyse, konu yine dağıldı toparlayalım:

leoparın kuyruğunu tutmak hiç de hoş bir hareket değildir. ancak bir de şöyle düşünmeli; bir leoparın kuyruğunu tutmak mümkün müdür? çünkü bilirsiniz, bu kedigiller, dokuz canlı olmalarının yanında, bir de acayip hissiyatlı canlılardır. koku almakta da, ses işitmekte de ve dahi görmekte de üstlerine yoktur bunların. yani demem o ki, siz siz olun, öyle uykusuna yatmış iken gidip kuyruğunu tutayım demeyin leoparın. bu yaptığınız sinsice bir hareket olmasına karşın leoparın kuyruğu yerine neyi tutacağınız yukarda açıklanmıştır.

tabi, afrikalı'lar ilginç insanlar, "velev ki" diyorlar, "velev ki denyoluk edip tutmayı başardın o kuyruğu, o zaman bırakmayacaksın arkadaş!" işte bu manzara her zaman gülmekten katılmama sebep olmuştur. düşünsenize, adamın biri leoparın kuyruğunu her nasılsa tutmayı başarmış ve işin daha zor kısmına geçmiştir. bu bir bilgisayar oyununda level atlamaya benzemez. oyundaki level, kademe kademe, azar azar artırılarak oyuncunun uyumu sağlanmaya çalışılır. ama leoparın kuyruğunu tutan adam için öyle mi ya? o daha girişteki görüntüleri izlerken son levele atlamış oyunculara benzer, tek bildiği kuyruğu bırakmayıp hep arkada kalması gerektiğidir. çünkü ön tarafta leoparın ağzı vardır ve bence şu an en uzak durulması gereken bölge orasıdır. ancak bu nereye kadar başarılabilir? bunu bilemem ama bu afrika atasözüne canı gönülden katıldığımı görmüşsünüzdür.

bırakma a benim salak kardeşim, ne zikime derman olacaksa gittin tuttun o kuyruğu madem, bırakma sakın! afferim, seni gerizekalı seni, gram akıl var mı sen de acaba? hah, afferim, öyle sıkı sıkıya yapış o kuyruğa gözlerin yuvalarından fırlayarak, afferim!
I.

başlangıçta o vardı. ama başlangıç yoktu. çözülmesi gereken bir denklem vardı yalnızca:

başlangıçta o varsa, asla bir başlangıç tasvir edilemezdi. çünkü başlangıç, ancak bir devinim olarak tasvir edilebilirdi. ve o tek başına asla bir devinim yaratabilecek kudrete sahip değildi. dahası hiçbir şey tek başına bu kudrete sahip değildir.

eğer bir başlangıç varsa; başlangıçta yalnızca o olamazdı. çünkü başlangıç, bir hadiseye olan ilgiyi anlatıyordu. o ise "tek başına" ve "hiçbir yerde" iken bir hadise yaratabilecek kudretten yoksundu.

o zaman başlangıç yoktu ama o vardı : o kendi kendine dedi : ben varım; ama benim varlığımı onaylayacak hiçkimse yok!

o kendi kendine şunu dedi : ben var mıyım? varlığımı onaylayacak kimse olmadığına göre!..

o kendisiyle konuşmaya devam etti : ben yokum; varlığımı onaylayacak hiçkimse yok! varlığımı onaylayacak hiçbir şey de yok!

evet; hiçkimse yoktu; hiçbir şey yoktu ve o yalnızca ve o yalnız; hiçbir yerin krallığına oturmuştu.

ama sorun da buradaydı : krallığını onaylayacak hiçbir şey yoktu ve hiçbir yer de!..

buna canı sıkıldı! anlamıyordu; bu kadar büyük bir kudretin sahibi iken ve bu kadar büyük bir karanlığın kralı iken; kendisine biat edecek hiçbir "şey" yoktu.

ve bu durum kendisini "yok hükmüne" getiriyordu, krallığını onaylayan yoksa krallığı da yoktu, kudretini anlayan yoksa kudreti de yoktu, büyüklüğünü algılayan yoksa büyüklüğü de yoktu, kendisini duyumsayan yoksa kendisi de yoktu!..

giderek anlıyordu : varsa bile yok hükmündeydi, yoksa bile var hükmünde olamıyordu, sınırsız kudreti bu duruma çare bulamıyordu üstelik, buna canı sıkıldı!..

bir zaman mı geçti; asla geçmedi; yoktu o; olmayanın geçirebileceği bir zaman da yoktu; bir şey mi düşündü; düşünmedi; yok hükmünde ise düşüncesi de yok hükmünde olacaktı...

yalnızca içgüdüsel bir çare buldu bu cansıkıntısına; yaratma kudreti vardı onda. ve eğer yaratırsa, var olabilirdi. yaratırsa, onun kudretini algılayanlar, onun krallığını tanıyanlar olacaktı.

ve o zaman o da olacaktı, yok hükmünde olmanın tek çaresi buydu!..

tanrı evreni yarattı diyeceklerdi sonra, işte büyük yanılgı burada başlıyordu :

tanrı, kendisini yarattı!..

...herşey cansıkıntısından başladı...

yarattı; çünkü yoktu. yarattı; artık vardı. böylelikle uçsuz bucaksız bir evren yarattı. aslında istediği tam olarak bu muydu, bilemiyordu. yalnızca "var olmak" istiyordu. ama cansıkıntısı bir başladı mı nereye götüreceği belli olmaz. o da ayarı kaçırıp uçsuz bucaksız bir evren yaratmıştı. şimdi herşey daha da büyük bir denklemin içine girecekti. halbuki küçük bir evren yaratıp hem varlığını kanıtlayabilir, hem de yaratılanın gidişatı daha iyi kontrol edilebilirdi.

ama cansıkıntısı bir başladı mı, nereye götüreceği hiç belli olmaz!..

biraz eğlenmek istiyordu : geniş bir evren yarattı, böylelikle çıplak gözle görülemeyecekti. ve böylelikle, yarattıklarının kendisinin varlığını çözüp çözemeyeceğini görmek istiyordu. böylelikle, bir oyun başlayacak ve o da bu dayanılmaz cansıkıntısından kurtulacaktı.

...herşey cansıkıntısından başladı...

şimdi, varlığını kanıtlayan bir evren vardı. artık karanlık biraz aydınlanmıştı. artık onun krallığını görebilecek büyük bir alan vardı. ama bir şeyi unutmuştu :

şey, asla varlığınızla ilgilenmez!..

evet, evren, bir şeydi. ona varlık hissi veriyordu. ama bir anlamı yoktu bunun. çünkü, bir devinim başlamış bile olsa; onun krallığına biat eden bir "şey" yoktu. yalnızca uzakta göz kırpan yıldızlar vardı. evet, geceleri kumsalda oturup şarap içerken onları izlemesi romantik olabilirdi. ama henüz şarap da yoktu, kumsal da.

o zaman canı sıkıldı. bir şey yaratmıştı ama derdine deva değildi yarattığı şey. böylelikle kudretinden şüphe duymaya başladı. bütün bunları önceden tahmin etmesi gerekirdi. ama o bütün bönlüğüyle yalnızca varlığını duyumsamayı istemiş ve geri kalanı düşünmemişti. şimdi ise, yıldızlar parlıyordu yalnızca ve o kumsalda oturup şarap içemiyordu...

canı daha fazla sıkılmaya başladı. giderek dayanılmaz oldu bu cansıkıntısı ve o zaman insanı ve melekleri yarattı. ve tabi şeytanı da...

canı o kadar sıkılmıştı ki; artık büyük oynamak istiyordu!..

ne kadar büyük oynarsan o kadar büyük eğlenirsin! artık anlayabiliyordu. böylelikle şeytanla bir düelloya girişti : eğer insanı yoldan çıkarabilirse ona biat edecekti!

büyük oynuyordu; çok büyük!..

anlaşılan canı fena sıkılmıştı...

canı öyle sıkılmıştı ki; kendi yarattığı ile şirk koşuyordu kendini. bizzat kendi yarattığına oynaması için alan yaratıyordu. ve bizzat kendi yarattığına yenilmek için elinden geleni yapıyordu.

cansıkıntısı bir başlamaya görsün; nereye götüreceği hiç belli olmaz!..

II.

adem cennet bahçesinde dolaşıyordu, olan bitenden habersiz. çırılçıplaktı, sakalı uzadıkça daha da heybetli görünüyordu, daha bir yakışıklı. keyfi yerindeydi. yok iken var olmuştu ve bu herkese nasip olmazdı. ıslık çalarak gezindi durdu bahçede...

üzüm salkımlarının arasından geçti, yeşil yaprakların. bir derenin kenarına ulaştı, eğilip su içti. tam doğrulurken gördü suretini suyun aksinde. ne kadar heybetli bir görüntüsü vardı, ne kadar yakışıklı!

işte o zaman canı sıkıldı.

ne bu heybetini görecek kimse vardı, ne de güzelliğini. o zaman heybeti de yoktu, güzelliğinin bir anlamı da yoktu.

o zaman canı sıkıldı...

şimdi yine cennet bahçesinde dolaşıyordu adem. ama yüzündeki neşe kaybolmuştu. canının sıkıldığı her halinden belli oluyordu. ve cansıkıntısı bir kere başlamaya görsün, nereye götüreceği hiç belli olmaz. bir ağaç gölgesine oturdu; bir türkü mü söyledi? asla; henüz konuşamıyordu, henüz türkü nedir bilmiyordu : uludu yalnızca...

o kadar dertli, o kadar derin bir haykırıştı ki bu; tanrı duydu onu, huzuruna çağırdı : ey adem! nedir derdin?

tanrının da canı sıkılıyordu; aptal gibi şeytanla düelloya girmişti. halbuki, herşeyin efendisi o idi. ve şimdi şeytan, bu sersem ademoğlunu yoldan çıkarmasın diye herşeyle bizzat ilgilenmek zorundaydı!..

cansıkıntısı bir başlamasın, nereye götüreceği asla belli olmaz!...

..................herşey cansıkıntısından başladı!..

III.

böylelikle tanrı anladı onu, aynı sıkıntıları kendisi de hissetmişti, adem, kendisini var etmek istiyordu. ama bu kudretten yoksundu. ve tanrı, bu kudrete sahipti ve üstelik onu şeytanın kucağına itmemesi gerekiyordu. ne de olsa büyük bir düelloya girişmişti. ve o adem'i anlamak zorundaydı zaten.

böylelikle adem'in kaburga kemiğinden bir parça aldı. ve o, adem'e dedi : şimdi git, artık bir daha ulumayacaksın!..

ve böylelikle havva'yı yarattı. ve böylelikle havva, adem'i var etti. artık adem, heybetini ve yakışıklılığını gösterebileceği birine kavuştu. ve böylelikle adem bir daha ulumayacaktı...

tanrı'nın cansıkıntısı devam ediyordu. bütün krallığını, şu iki aptal ademsoyuna ciro etmişti. ve onlara güvenmiyordu. bir dalgınlık anında, bir uyku anında kolaylıkla şeytana teslim olabilirlerdi. ve bu bütün uykusunu kaçırıyordu tanrının.

ve bu durum can
ını çok sıkıyordu!..

ve cansıkıntısı bir başlamasın, nereye varacağı hiç belli olmaz!..

böylelikle onları denemeye karar verdi. cennet bahçesinde "elma ağacı" adını verdiği bir ağaç yarattı. ve adem'i çağırıp, bu ağacın "lezzetli" meyvesinden asla yemeyeceklerine dair söz istedi. adem, ağacı bilmiyordu ve adem'in keyfi yerindeydi. ve adem artık var idi. adem'in şeyinde bile değildi elma ağacı...

okey dasti, dedi, yenilmemesi gerekiyorsa yemeyiz!

ama cansıkıntısı başlamıştı bir kere ve nereye varacağı hiç de belli olmazdı...

IV.

havva neşeliydi; çünkü daha önce adem'in ve ondan önce tanrının boğuştuğu sorunlarla asla yüzleşmemişti o.

o, her zaman güzelliğini gösterebileceği birini yanında bulmuştu ve o tüm varlığıyla o'nundu. ve o, cennet bahçesinde şen kahkahalar atıyordu yalnızca. adem'le mutluluğu tanımıştı. adem'le var olmayı bilmişti. ve bizzat var olarak gelmişti oraya.

gülüşüp eğlenerek, öpüşüp koklaşarak geziniyorlardı yeşil çimenlerde, üzüm bahçelerinin arasından, yeşil yaprakların arasından geçip bir düzlüğe ulaştılar. ve havva o zaman sordu :

"adem, şu ağaç nedir?"

"elma ağacı" dedi adem, "yeni bir tür!"

"ne ilginç meyveleri var" dedi havva, "yiyebilir miyiz sence?"

"tanrı efendimiz, yemememizi emretti" dedi adem, "belki de zararlıdır."

"neden zararlı olsun ki" dedi havva, "burası cennet bahçesi, burada asla zararlı bir şey olmaz!"

"bilmiyorum" dedi adem, "ama, yememiz yasak!"

o zaman havva'nın canı sıkıldı. ilk defa adem, onun istediği bir şeyi yapmıyordu. üstelik, sudan sebepler uyduruyordu. üstelik, yemyeşil elma, dalında o kadar lezzetli duruyordu ki, şöyle bir ısırsa, bütün vücudunu bir serinlik kaplayacaktı, ve elma cildi güzelleştiriyordu üstelik. ama bu aptal adem, sudan sebeplerle yemeyi reddediyordu.

o zaman havva'nın canı sıkıldı!...

.......................(tabi ki de: devam edecek)......................
şimdi, erkin koray bey'le oturuyoz, o ispanyol basçıya gıcık olmuştum zaten, erkin koray bey'in sürekli uyumasından daha fazla ona gıcık olmuştum, velakin içten içe de benim yanımdaki kıza asıldığını hissettiğim için gıcık olmuştum. velakin ispanyol diyor ki, yarın italya'ya geçecem, o nedenle yalnız kalmamak için sizi lafa tuttum. velakin yanımdaki kız diyor ki; ben olmasam da ispanyol seni tutacaktı, yalnız kalmamak için; velakin ben onlara diyorum ki; ben erkin koray dinleyerek büyüdüm ama siz ona çalıyorsunuz yalnızca:

yıllarca sevdim, aşkınla yandım
artık ben aşka inanmıyorum...

II.
sonuçta herkesin kendi yolu var: erkin uyuyor: ispanyol, roma'ya gidiyor: kadın bana kalıyor: bense kadın'a kalmıyorum: asla kalmıyorum: yeni bir yolculuk kalbime göre değil ve ben artık aşka inanmıyorum: ve yeniden köşe yazmam için teklif geliyor bazı kanallardan: ve ben artık futbol yazacağım!..

III.
beni öpüyor: anlıyorsun değil mi? diyor : anlıyorum diyorum : zaten ben aşka inanmıyorum : yarın benim doğum günüm diyor : yarın mutlaka geleceksin değil mi? : asla söz veremem diyorum : yarın yazmam gereken bir maç var bi kere : sabahın beşinde de olsa farketmez, ara beni diyor : bense, yarın hiçbir şeyi hatırlamayacağımı söylüyorum : beni senin araman gerek hatırlatmak için diyorum : sinirleniyor; seni ararsam seni sevdiğimi mi kanıtlayacağım yani diyor : hayır, diyorum; yalnızca yarın için söz veremem; ama ararsan bu benim üzerimde bir baskı oluşturur : bak; gerçekten gitmem lazım diyor : yarın görüşürüz o halde diyorum : büyük bir sevinçle sarılıyor bana; yarın görüşürüz değil mi : hiçbir şey için söz veremem diyorum!...

IV.
erkin uyanıyor : ispanyol gitti diyorum : kız da gitti : gitarını alıyor : bastığı riff'leri tanıyorum : sevince diyor : sevince diyorum :

sevince
sevince
sevince durma durma koş ardından
zaman yoktur git aşkı iste ondan
sevince tüm insanlar bir başka
durma dostum sen de yer ver aşka
sevmek bil ki doğmaktır yeni baştan
aşık oldum galiba yavaştan
oo sevince
oo sevince

öyle bir yol tutmuşum ki sorma
inandım ki sevince vardır dünya
sevincedir günlerin bir başka
durma dostum sen de yer ver aşka
sevmek bil ki doğmaktır yeni baştan
aşık oldum galiba yavaştan
oo sevince
oo sevince

ooooaa
olacak mıydım ben bu halde
olacak mıydım ben bu halde
sevince tüm insanlar bir başka
durma dostum sen de yer ver aşka
sevmek bil ki doğmaktır yeni baştan
eriyorum galiba yavaştan
oo sevince
oo sevince
oo sevince

V.
şimdi uyuyorum : rüyamda bana geliyor : teşekkür ediyor dün gece için : sevmek teşekkür etmektir diyorum kendi kendime : sevmek bir şükrandır : varolduğum için şükran ediyor : varolduğu için şükran ediyorum : teşekkür ediyorum ona : o bana teşekkür ediyor : erkin koray bildiğim riff'leri basıyor yeniden :

inaaaaaaaaaan kiiiiiiiii, senden başka, senden başka hiiiiiiiiiiiiiiiiç kiimse yok içiiimdee!...

VI.
keza bir akasya gökyüzüne doğru büyür
gece gündüz ayırmadan
örneğin yaşınız kaç der birisi
yani kaç yaşındasınız demek ister
siz göğe bakarsınız o kadar
sonsuzluk başlamıştır artık

( bir tek dileğim var mutlu ol yeter )

VII.
sonlar hüzünlü olur : ya da ben hala alışamadım : biten herşey : şehirler : insanlar : aşklar : dereler : tepeler : hep hüzün verdi bana : sahne kızardı yine : kırmızı oğlan (red kit) sürüyor atını güneşe doğru : fonda her zamanki şarkı çalıyor : yazı belirdi, belirecek :

.......................BU MACERANIN SONU..........................
sabah erken kalkın, herkes işine gücüne giderken. üstünüzü giyinmeden balkona çıkın ve konu komşuya ana avrat küfredin...

sabah kahvaltısında kurbağa bacağı ile kara horoz ibibiğini zeytinyağında kızartın, komşunun kedisini akşamdan ıslattığınız sudan çıkararak haşlayın...

efendi gibi giyinin, bayram çocuğu gibi, tiril tiril olsun üstünüz başınız, kravatınızı özenle bağlayın, üstüne yeleğinizi geçirin, jilet gibi ütülü pantolon ve ceketinizi giyin. sinek kaydı traşı unutmayın öncesinde.

uzun çabalarla edindiğiniz dikenli teli kaptığınız gibi sokağa fırlayın, önünüze geleni kovalayın...

yorulduğunuzda eve dönüp bir duş alın, büyük tencerede haşladığınız kızgın yağı balkondan gelip geçenin üzerine dökerken erol taş kahkahanızı yanınızdan ayırmayın...

çatıya tırmanarak kiremitleri sökün ve aşağıya fırlatın.

akşam yemeğinde beyin salatanızı eksik etmeyin, boynunuzdan güzelce ayırdığınız kafanızı şakkadak ortadan yarın ve soğuttuktan sonra servis yapın...

bütün bunları iki gün arka arkaya tekrarladığınızda ismail türüt'le ilgili hiçbir sorununuz kalmadığını göreceksiniz!..

not: yukarıdaki reçete, ismail türüt gayet popüler iken ve ben kendisinden "ismail türüt'ü te'lin mitingi" düzenleyecek kadar nefret eder iken kafa doktorum tarafından yazılmıştı. (ne yazık ki miting eylemimize valilik izin vermemiş idi.) ancak nöroloji uzmanları, sözkonusu tedbirlerin benzer kategorideki şahıslar için de koruyucu etki yaptığını klinik deneylerle kanıtlamışlardır.


1. gereksiz oksijen tüketiminin önlenmesi hakkında kanun!

2. türkçeyi yayvan konusan kızlarımızın telefatına yonelik kanun hükmünde kararname!

3. basın organlarında "kose yazarı" kisvesi altında sap yiyip saman sıçanların belinde kırılan pozantı odununun kutsanarak taksim meydaninda sergilenmesine dair yonetmelik!

4. taksici, dolmuşçu ve emlakçıların toplumdan tecritine dair kanun hükmünde kararname!

5. boş konuşmayı sevenler icin hem konuşup hem de çalışabilecekleri "çalışma kampları"nın kurulmasına dair acil düzenlemeleri içeren kanun tasarısı!

6. çalışma kamplarını konforsuz bulanlar icin her ilde boş konuşma meclislerinin kurulmasına ve meclis çıkışı bu insanların maden ocaklarına gönderilmesine dair düzenlemeleri kapsayan kanun hükmünde kararname!

7. insanımıza tarih öğreniminin evrensel boyutlarını anlatacak uluslararası bilginlerin ülkemize daveti için yayınlanan yönetmelik!

8. spor müsabakalarını "taraftar" kisvesi altında ruh bozukluklarını sergilemek için kullananların fizan'a sürülmesi ve aç, susuz bırakılmasına dair kanun hükmünde kararname!

9. kredi kartı ve para kullanımının yasaklanmasına ve alışverişte trampa dönemine geçilmesine dair yönetmelik!

10. türk insaninin evrenselleşme çabalarını "batıya yamanma" olarak göstermek isteyenlerin toplanarak ağri dağı eteklerine bırakılmasına dair kanun hükmünde kararname!

11. insanların meslek çaprazlaması yöntemiyle işlere atanmasına dair yönetmelik! bundan böyle öğretmenler, muhasebecilik; doktorlar, bankacılık; mühendisler, avukatlık; avukatlar, çöpçülük vs. yapacaklardır. okullarımızda halihazırda insanlar yapacakları mesleklerden öylesine nefret ettiriliyorlar ki, okul sonrası düzgün bir akıl ve fikirle o işi yapma olanağı bulunmamaktadır!

12. osmanlı'yı sevenlerin osmanlı'ya, cumhuriyeti sevenlerin türkiye cumhuriyeti'ne, hiçbir şeyi sevmeyenlerin de evlerine gönderilmesine dair tam yetkili müfettişlerin atanmasına dair kanun hükmünde kararname!

13. bilmediğini bilenlerin uyanık tutulmasına; bildiğini bilenlerin uyutulmasına; bilmediğini bilmeyenlerin sınırdışı edilmesine dair kanun tasarısı!

14. dolandırıcılıktan hüküm giymiş mahkumlarla, işadamları ve siyasilerin burgaz ada'da toplanıp, birbirlerini dolandırmalarına ama halktan tecrit edilmelerine; aynı adada national geographic ve discovery chanell ekiplerinin ortaklaşa çalışacakları bir "dolandırıcılık belgeseli"nin hazırlanıp kamuya açık alanlarda yayınlanmasına dair kanun!

15. fenerbahçelilerin, büyükada'da toplanıp, buranın adının fb cumhuriyeti olarak değiştirilmesine ve adadan karaya giriş ve çıkışların yasaklanmasına dair kanun!

ikinci etap kanunlarımız da hazırlık aşamasındadır, bize oy verin, dünya kaç bucakmış öğretelim!


dönmek iyi bir fikir değildi belki. ama bu şehri yaşantımdan atmam da mümkün değildi. beni ben yapan herşey oradaydı işte : şırıl şırıl akan dere : kalenin kurulduğu tepe : saatlerce höykürdüğümüz o stad : günlerimizi bitirip gecelere başladığımız kahvehaneler : pavyonlar : ışıklar : gece yansımaları...

bütün okul hayatımı geçirdiğim lise'nin duvarlarını iki kat yükseltmişlerdi. gelen geçen beden eğitimi dersindeki kızları kesiyormuş meğer, bizim zamanımızda kimse kesmezdi beden eğitimindeki kızları, hocaları da yerinde bulamadım, hepsi özel okullara göç etmişlerdi.

belediye tiyatrosu'nun bowling salonu yapılmasını bi nebze kaldırabilirdi kalbim; ama o güzelim merkez bankası binasının yıkılıp yerine granit bir apartıman çıkıldığını görmeseydim.

herşeyin yerinde durduğu anlık bir yanılsamaydı, hiçbir şey yoktu benden geriye. her öğle ziyafet çektiğimiz hacı baba kebap salonu bile kapanmıştı.

aşık olduğum kızlar evlenmişti, arkadaşlarımın çoğu da burada değildi zaten.

amaçsızca dolaşmak canımı daha da sıkıyordu, hiçbir şey tanıdık değildi artık.

insanların değişmesine alışkındım. ama bir şehir, bir şehir değişmek zorunda mıydı? üstelik bir şehir, böyle kolayca değişebilir miydi?

bu şehre tutkundum halbuki; şimdi geride bir orospu bulmuştum yalnızca.

bu şehir bile beklememişti beni, hep özlemini duyduğum...

insan doğduğu şehirde daha net görüyor kaybolmuşluğunu.
seni sevmiyor artık bu şehir.
artık her yer gurbet sana.

soru şu:

kalsak : nerede?

gitsek : nereye?

dövünmek mi gerekir ille de; ayağına kapanıp haykırmak, yalvarmak umutsuzca!..

geriye dönen, bıraktığı kişiyi bulur mu ki? bekleyen; geriye döneni tanır mı ki?

ama ya baba ocağı, ya yar kucağı...

on yıl var ki ayrı idim hıra dağından : baba ocağından yar kucağından : bir demet dermeden sevgi bağından : huduttan huduta sürülmüşüm ben!..

neden birisi benim babam olsun ki? ne olursam olayım dönemiyorsam!..

neden birisi benim yarim olsun ki? ne olursam olayım, dönemiyorsam!..

ne olursam olayım dönemiyorsam!..

neden bir yer, yurdum olsun ki?

babamı öyle hayal ederdim; herşeyi yanlış yapıp, herşeyi tükettiğimde kapısını çalıp evine girebileceğim, bana bir şey sormayacak. herşey tanıdık işte, herşey yerli yerinde, şimdi beni izliyor ev ahalisi, bir şey demiyor hiç kimse. buzdolabının kapağını açıp akşamdan kalmış ne varsa bi şeyler atıştıracağım. sonra yine yanlış yaptım baba, yine yenildim diyeceğim...

ve beni samuel beckett gibi yanıtlayacaktı babam:

bir daha dene; bir daha yenil
daha iyi dene; daha iyi yenil!..

ama benim öyle bir babam olmadı.

ama benim hiç babam ölmedi!..

o zaman atı güneşe doğru sürmeli yeniden : ve fonda yine o bildik şarkı : ve ekran kızarıyor giderek : yazılar neredeyse belirecek :

......................BU MACERANIN SONU.........................
şimdilerde yeni alışkanlıklar oluştu:

eski : şövalye ruhu : out
yeni : o. çocuğu kıvamında olmak : in

ee, normal olarak edinburg dükü'nün varis çoçuğu olarak duruma alışmak biraz zor olmuştu. amma velakin, her zaman en iyisi olmak gibi bir takıntım var.

bugün itibarıyle inceleme amaçlı olarak geldiler; berkeley üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü'nde ana bilim dalı başkanı imiş, yanında da birkaç genç getirmiş, olayı daha yakından görsünler, araştırmacı ruhlarını geliştirsinler diye.

aramızda eğlenceli diyaloglar geçti:

- sayın kiya, o. çocuğu deyimine yeni anlamlar kazandırıyorsunuz. başarınızın sırrını öğrenebilir miyiz?

- sayın connecticut, ben aslında gençliğimde böyle değildim. hatta orospu'nun çocuğu olarak aşağılanan insanlara büyük bir şefkat duygusu beslerdim. fekat, mirasyedi günlerimin bitimiyle çok ilginç bir atmosferin içine de karışmak zorunda kaldım. ve o zaman anladım ki, orospu çocuğu tamlaması bir küfür değil, sosyo-psikolojik bir tanım imiş!..

- tam anlamadım sayın kiya, konuyu biraz açmanızı rica edebilir miyim?

- bakın sayın connecticut, gençliğimde şöyle düşünürdüm; bir insanın annesi orospu bile olsa, bunu onun yüzüne vurmak büyük bir ayıptı benim için. yani çocuk kimin çocuğu olduğunu seçemez takdir edersiniz. sonuçta bunu onun yüzüne vurarak, o çocuğun fena halde kalbini kırıyoruz gibi geliyordu bana, gençken naif bir tarzda ele alıyordum durumu göreceğiniz gibi...

- düşüncenizin değiştiği bir an var demek ki...

- aslında bir anda olaya uyandığımı sanmıyorum. tamamen şöyle bir gelişme oldu. gözlem ve araştırmalarım beni şu sonuca ulaştırdı: bakın; toplum içinde orospu çocuğu olarak nitelenen ve suçlanan insanların anneleri genellikle pratik olarak orospuluk yapmıyordu. bu da benim düşünceme uymuyordu nitekim. sonrasında olaya eğildiğimde şunu farkettim; meğerse orospu çocuğu deyimini bir küfür olarak değil de sosyo-psikolojik bir durum tarifi olarak kullanıyormuşuz.

- nasıl yani?

- şimdi, orospunun çocuğu olarak büyümeyi düşünebiliyor musunuz? sürekli aşağılanarak, sürekli hor görülerek. üstelik annenizi reddetseniz bile kurtulamıyorsunuz bu durumdan. yaşam çok acımasız sayın connecticut, ülke bile değiştirseniz birisi öğrenip çarpıyor suratınıza annenizin orospu olduğunu. sonra içinizi bir kin kaplıyor. bütün dünyadan öç alma hissiyatı ile hareket ediyorsunuz. bütün etik yargılardan muaf hissediyorsunuz artık kendinizi. çünkü alınacak bir öcünüz var, yaşamdan ve dünyadan; sizi sürekli aşağılayan herşeyden ve herkesten almanız gereken bir öç var. sonrasında herşeyi yapma, her boku yeme hakkını görüyorsunuz kendinizde, işte, o zaman gerçek bir orospu çocuğu olarak devam ediyorsunuz yaşamınıza.

- yani kişi, kendisini var etmenin başka bir yolunu seçiyor...

- evet, ilk bakışta öyle görünüyor. fakat bir yeri kaçırıyorsunuz, bu adamların çoğunun annesi pratikte orospuluk yapmıyor. yani bu ruh haline girmeleri için maddi bir neden yok aslında.

- ee, o zaman?

- bilemiyorum, belki mutsuz bir aile yaşamları var. belki annelerini bir orospu olarak görüyorlar. bilmiyorum, kolay girilecek bir ruh hali değil yani...

- tamam da, sizin durumunuzu nasıl açıklayabiliriz?

- ha ha ha, sanırım dışardan pek de net görünmüyor. bizim gibilerin durumu ortama uyum çabasından öteye geçemiyor. yani orospunun çocuğu olmayı ruhunuzda hissedemiyorsanız yapabileceğiniz fazla bir şey yok.

- peki, biz sizin bir beyanatınız üzerine buradayız. çok ilginç bir çıkışınız oldu. bayağı da tepki gördü. fakat, sizin tavırlarınızdan anladığım kadarıyla bundan çok eminsiniz. "dünya üzerinde orospu çocuğu betimlemesinin tüm özelliklerini taşıyan birilerinin" bu ülkede olduğu iddiasındasınız. zaten biz de bu konuyu araştırmak için burdayız.

- evet, her zaman olduğu gibi bu lafımın arkasındayım, tazminat ödemek falan da ilgilendirmiyor beni. şu an büyük bir bilimsel sorumluluğun üzerimde olduğunu hissediyorum. ve kimse benden galileo'nun attığı geri adımı atmamı beklemesin!

- anlıyorum, bu konuşmayı burada bitirmek niyetindeyim. başınızın ağrımaması için diğer gözlemlerinizi bu röportaja almayacağım.

- incelikli bir düşünceniz var. ama benim pek bi korkum yok. o. çocuğundan korkan o. çocuğu olsun!..

- teşekkürler efendim...