Alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
"denizci stratis bir adamı anlatıyor" ama ne güzel anlatıyor, dersin beni anlatıyor. selam üzerine olsun denizci...
1.
Kuzum, nesi var şu adamın?
(Dün, önceki gün, bugün) bütün ikindi
oturdu durdu şurada gözlerini bir aleve dikip
akşamüstü bana çarptı merdivenden inerken,
"Gövde ölür, su bulanır, ruh
duraksar" dedi,
"yel unutur, hep unutur,
ama alev değişmez."
"Biliyor musun" dedi sonra,
"belki de öbür dünyaya giden bir kadını seviyorum,
ama bundan değil bu bırakılmış halim;
bir aleve bu bağlanışım
alev değişmediği içindir."
Sonra hikayesini anlattı bana hayatının
2. ÇOCUK
Ben büyümeye başladığımda ağaçlar hiç
bırakmadı yakamı
neden gülümsüyorsunuz? Yoksa çocuklara hiç
acımayan
ilkyazı mı düşündünüz?
Yeşil yapraklara bayılırdım
sanırım sırf sıramdaki kurutma kağıdı yeşildi diye
bir şeyler öğrendim okulda
Ağaçların kökleriydi yakamı bırakmayan; kışın ılıklığında
gelip sarılırlardı gövdeme.
Başka düşlerim yoktu çocukluğumda.
Kendi gövdemi işte böyle tanıdım.
3. YENİYETME
On altıncı yaşımın yazında garip bir ses şakıdı kulaklarımda;
Bu, hatırlıyorum, deniz kıyısındaydı, kırmızı ağlarla
bırakılmış bir geminin omurgası arasında, kumsalda.
O sese yaklaşmak istedim kulağımı kumlara dayayıp
ses duyulmaz oldu,
ama bir yıldızın ağışını gördüm
sanki ilk kez görüyordum ağışını bir yıldızın
ve dudaklarımda dalgaların tuzu.
Ertesi gün resimli bir kitap gibi bir yolculuk
her akşam kıyıya inmeyi düşündüm
önce kıyıyı öğrenmek, sonra denize açılmak için;
tepede oturan bir kıza tutuldum üçüncü gün;
küçük beyaz bir kulübesi vardı köy kiliselerine benzeyen
bir de gözlüklü yüzünü örgüsüne eğmiş, pencerede oturan
ve hiç konuşmayan yaşlı anası
bir saksı fesleğen bir saksı karanfil
sanırım ya Vasso, ya Frosso, ya da Billio'ydu adı;
böylece unuttum denizi.
Bir Pazartesi günü Ekim'de
kırık bir testi buldum beyaz kulübenin önünde
Vasso (diyelim kısaca) karalar içindeydi,
saçları dağınık, gözleri kızarmış.
"Öldü" dedi sorduğumda,
"temeli kazarken kara horoz kesmediğimiz için ölmüş,
doktora bakılırsa. Nereden bulalım
burada kara horozu...? Hep beyaz burada hayvanlar...
pazardaysa,
kafalarını kesip öyle satıyorlar tavukları."
Hiç düşünmemiştim acının ve ölümün böyle olacağını;
bırakıp denize döndüm.
O gece "Aya Nikola"nın güvertesinde, çok yaşlı bir
zeytin
ağacı gördüm düşümde, ağlıyordu.
4. DELİKANLI
Bir yıl denizlerde dolaştım Odysseus Kaptan'la
Mutluydum
iyi havalarda pruvaya uzanırdım denizkızının yanına
türküsünü söylerdim al dudaklarının uçan balıklara bakarak,
fırtınada anbarın bir köşesine sığınırdım beni ısıtan
köpeğiyle geminin.
Birinci yılın sonuna doğru minareler gördüm bir sabah
"İşte Ayasofya" dedi ikinci kaptan,
"kadınlara götüreceğim seni bu akşam."
Böylece yalnız çorap giyen kadınları tanıdım
Hani şu içlerinden birini beğenip seçtiğiniz kadınları.
Garip bir yerdi
içinde iki ceviz ağacı, asması ve kuyusu olan bir bahçe
üstü cam kırıklarıyla dolu bir duvarla çevrili
ve "Ömrümün akışında..." diye türkü söyleyen bir su yolu.
sonra, hayatımda ilk kez, duvara kömürle çizilmiş
bir yürek resmi gördüm o bildik okun deldiği.
Asmanın yere düşen sarı yapraklarını gördüm
kaldırım taşlarına ve çamurlara yapışan
ve gemiye dönmek için davrandım.
Ama yakamdan tuttuğu gibi kuyuya attı beni
bizim ikinci kaptan:
ılık sular ve nice canlılık derimin üzerinde...
Sonra aylak aylak sağ memesiyle oynayan kız,
"Ben Rodosluyum" dedi bana, "beni yüz paraya
nişanladılar
on üç yaşındayken."
Ve "Ömrümün akışında..." diye türkü söyleyen su yolu.
O serin ikindi gördüğüm kırık testi geldi aklıma
Ve "Bir gün bu da ölecek" diye düşündüm,
"Kim bilir nasıl ölecek?"
Yalnız, "Dikkat et, memeni hırpalama" dedim kıza,
"ne de olsa geçimin ondan."
O akşam gemide yanına gidemedim denizkızının,
Utandım yüzyüze gelmeye onunla.
5. ADAM
Nice yeni manzaralar gördüm o günden bu yana: gökle yerin, insanla tohumun dayanılmaz bir nem içinde birbirine karıştığı yeşil ovalar; çınarlar ve çamlar; kırışık görünüşlü göller ve seslerini yitirdikleri için ölümsüz olan kuğular gönüllü yoldaşımın, şu gezgin oyuncunun, Erinha'nın duvarlarını yıkan boru gibi, dudaklarını paralayan o uzun boruyu öttürerek yapabildiğim ne varsa yıkarken borunun tiz sesiyle gözümün önüne serdiği manzaralar. Eski bir resim gördüm basık tavanlı bir odada; bir yığın insan o resme bakıyordu hayranlıkla. Lazarus'un dirilişini gösteren bir resimdi. Ne İsa'yı, ne Lazarus'u gördüğümü hatırlıyorum o resimde. Yalnız bir köşede, mucizeyi koklarmışcasına seyreden birinin yüzünde beliren tiksintiyi hatırlıyorum. Soluğunu korumaya çalışıyordu başına sardığı koca bir bezle. Çok şey beklememeyi öğretti bu "Rönesans" efendisi kıyamette Yargı Gününden...
Bize yeneceksiniz, dediler, boyun eğdiğinizde.
Boyun eğdik ve küllerle karşılaştık.
Bize, yeneceksiniz, dediler, sevdiğinizde.
Sevdik ve küllerle karşılaştık.
Bize, yeneceksiniz, dediler, hayatınızdan vazgeçtiğinizde.
Vazgeçtik hayatımızdan ve küllerle karşılaştık.
Küllerle karşılaştık. Yeniden bulmak düşüyor bize hayatımızı, artık bir şey kalmadığına göre elimizde. Bunca kağıtlara, bunca duygulara, bunca tartışmalara ve bunca öğretilenlere karşın, sanırım sadece belleği biraz daha güçlü, bizim gibi biri olacak hayatı yeniden bulan. Verdiklerimizi hatırlamamak bizim elimizden gelmiyor hala. O, yalnız ne kazandıysa, onu hatırlayacak verdiği her şeyden. Bir alev neyi hatırlayabilir? Gerekenden biraz daha azsa hatırladığı, söner; gerekenden biraz daha fazlaysa hatırladığı, söner. Bir öğretebilse bize, bir yandan yanarken, sadece gerektiği gibi hatırlamasını. Ben sonuna geldim yolumun: bir başkası başlayabilse, benim yolumun sona erdiği bu yerden.
Gün olur, herşeyin yerli yerinde, bir ağızdan şakımaya hazır olduğu o noktaya vardığımı duyarım. Çark nerdeyse dönmeye başlamak üzere. Canlı ve inanılmazcasına yeni bir şey gibi döndüğünü bile düşündüğüm olur. Küçücük bir engel vardır gene de, küçüldükçe küçülen, ama büsbütün yok olmayan bir kum taneciği. Bilmiyorum, söylemem gereken nedir, yapmam gereken ne! Bazan orkestranın çıkardığı bir sesi boğup, kendisi eriyinceye dek, onu susturan bir gözyaşı damlası gibi görünür bana bu engel. Ve ruhumdaki bu damlayı eritmeye ömrüm yetmeyecekmiş gibi dayanılmaz bir duygu kaplar içimi. Ve diri diri yakılacak olsam, en son bu inatçı anın boyun eğeceğini düşünürüm durmadan...
Kim yardım edebilir bize? Bir zamanlar, ben daha gemilerde çalışırken, bir Haziran ikindisi, yapayalnız buldum kendimi bir adada, güneşten bitkin. Tatlı düşüncelere daldım hafif bir meltemle, işte o sırada, saydam giysisi altında ceylan gibi ince ve çevik gövdesinin çizgileri belli olan genç bir kadınla birkaç adım öteden sessizce onun gözlerine bakan bir adam gelip oturdu biraz uzağa. Bilmediğim bir dil konuşuyorlardı. Kadın "Jim" diyordu adama. Ama hiç ağırlığı yoktu sözlerinin ve körlerin bakışlarını andırıyordu birbirine karışan kımıltısız bakışları. Aklımdan bir türlü gitmiyor onlar, çünkü bir onlarda görmedim, herkeste gördüğüm o yırtıcı ve ürkek bakışı. Kişiyi ya kurtların ya da kuzuların sürüsüne katan.
Aynı gün gene rastladım onlara, o adalarda birden karşınızda belirip dışına çıkınca izini yitirdiğiniz küçük kiliselerden birinde. Gene aynı uzaklık vardı aralarında, sonra yaklaştılar ve öpüştüler. Bulutsu bir görüntü oldu o küçük kadın ve kayboldu gözden. Acaba biliyorlar mıydı bu dünyanın ağlarından kurtulmuş olduklarını?
Ben kalkıp gideyim artık. Denize eğilen bir çam biliyorum. Öğleleri, hayatımız kadar ölçülü bir gölge verir yorgun gövdeye, ve akşamları, deri ve dudak olmaya başladıkları an ölümü yürürlükten kaldıran ruhlar gibi, garip bir türkü söyler çam pürleri arasından esen rüzgarlar. Bir kere sabahlamıştım o ağacın altında. Taş ocağından kazılıp çıkarılmış gibi yepyeniydim, şafakta.
Ah, bir böyle yaşayabilse insan ama ne çıkar.
Yorgo Seferis
Londra, 5 Haziran 1932
I
Bu sabah geldik ve iyi karşılanmadık, çünkü kumsalda bir sürü ölü adam ya da bir sürü ölü adam parçasıyla harap kamyon ve tanklardan başka kimse yoktu. Hemen her yandan kurşunlar geliyordu, laf olsun diye karışıklığın böylesinden hoşlanmam. Suya atladık, ama göründüğünden daha derindi, bir konserve kutusuna basıp kaydım. Tam arakamdaki delikanlının yüzünün dörtte üçünü, gelen bir mermi alıp götürdü., konserve kutusunu anı olarak sakladım. Yüzünün parçalarını miğferime koydum ve ona verdim, yaralarına baktırmaya gitti, ama yanlış yolu seçmişe benzer, çünkü boyunu geçecek kadar suya girdi, dipte kaybolmamasına yetecek kadar gördüğünü de sanmıyorum.
Sonra doğru yönde koştum ve suratımın ortasına bir bacak yemek için tam zamanında yetiştim. Herife haddini bildirmeye çalıştım, ama mayın, yola getirilmesi pek kolay olmayacak parçalar bırakmıştı geriye, ben de yaptığını görmezden geldim ve devam ettim.
On metre ötede, bir beton bloğun arkasında duran ve daha yukarıdaki bir duvar parçasına ateş eden üç delikanlının yanına vardım. Ter içinde ve sudan sırılsıklamdılar, ben de onlar gibi olmalıydım, onun için diz çöktüm ve ben de ateş ettim. Teğmen geri geldi, iki eliyle başını tutuyordu ve ağzından kırmızı bir şeyler akıyordu. Halinden memnun görünmüyordu, hemen, ağzı açık ve kolları önde, kuma uzandı. Kumu az kirletmemiş olmalı. Temiz kalan ender köşelerden biriydi.
Oradan, karaya oturan gemimizin önce sırılsıklam salak bir görünüşü vardı, sonra üstüne iki top mermisi düşünce gemiye benzer yanı da kalmadı. Bu hoşuma gitmedi, çünkü iki arkadaşım, atlamak için doğrulurken yedikleri kurşunlarla, hâlâ içindeydiler. Benimle ateş eden üçünün omuzuna vurdum ve onlara şöyle dedim: "Gelin, gidelim". Tabii onları öne geçirdim, iyi de yapmışım, çünkü birinciyle ikinciyi bize pusu kuran diğer ikisi avladı ve önümde yalnız biri kaldı, zavallı dostum, talihi yaver gitmedi, en kötüsünü haklar haklamaz, öteki, ben işini bitirmeden önce, onu öldürmeye yetecek zamanı buldu.
Duvar parçasının ardındaki bu iki itin bir mitralyözleri ve yığınla fişekleri vardı. Mitralyözü aksi yöne çevirdim ve tetiğe bastım, ama hemendurdum, çünkü kafamı ütülüyordu ve üstelik tutukluk yapmıştı. Yanlış yönde ateş etmemek için ayarlanmış olmalılar.
Orada rahatım yerinde sayılırdı. Kumsalın tepesinden, manzaradan yararlanılabiliyordu. Denizde, her yandan dumanlar çıkıyor ve su pek yükseğe fışkırıyordu. Büyük zırhlıların yaylım ateşinin parıltıları da görülüyor ve mermileri başların üstünden, havada oyulmuş bir pes ses silindiri gibi tuhaf, boğuk bir gürültü çıkararak geçiyordu.
Yüzbaşı geldi. Tam on bir kişi kalmıştık. Bunun fazla olmadığını, ama böyle idare edeceğimizi söyledi. Daha sonra tamamlandık. Şimdilik bize çukurlar kazdırdı; uyumak için sanıyordum, ama değilmiş, içlerine girip ateşe devam etmemiz gerekti.
Neyse ki ortalık aydınlanıyordu. Şimdi, gemilerden sürü sürü asker karaya çıkıyordu, ama balıklar karışıklığın acısını çıkarmak için bacaklarının aralarından sıvışıyordu, çoğu suya kapaklanıyor ve çılgınlar gibi hırlayarak kalkıyordu. Bazıları kalkmıyor ve dalgalara kapılarak uzaklaşıyordu, yüzbaşı hemen, yeniden takırdamaya başlayan mitralyöz yuvasını, tankın arkasında ilerleyerek etkisiz duruma getirmemizi istedi.
II
Sonra içerilere doğru yola çıktık ve eğiticilerin öğütleriyle, tatbikatlarda öğrendiğimiz şeyleri uygulamaya çalıştık. Mike'ın cipi biraz önce döndü. Kullanan Fred'di ve Mike iki parçaydı; Mike'la bir tele rastlamışlardı. Diğer ara*baların önünü çelik bir bıçakla donatıyorlar, çünkü ön cam kalkık gitmek için hava fazla sıcak. Hâlâ dört bir yandan ateş kusuyorlar ve keşif kolu üstüne keşif kolu çıkıyor. Biraz fazla hızlı ilerledik sanırım, ikmal bağlantısını korumakta güçlük çekiyoruz. Bu sabah en az dokuz tankımızı kullanılmaz duruma getirdiler, tuhaf bir de olay oldu, bir adamın roketatarı roketle birlikte fırladı gitti, adam da arkasından kayışa takılı kaldı. Kırk metreye yükselmeyi bekledi ve paraşütle indi. Takviye istemek zorunda kalacağız sanırım, çünkü bahçıvan makası şakırtısı gibi bir şey duydum, bizi artçı birliklerimizden kesip ayırmış olmalılar...
III
...Bu bana altı ay önce bizi artçı birliklerimizden kesip ayırdıkları günü hatırlatıyor. Şimdi iyice sarılmış olmalıyız, ama artık yaz geride kaldı. Neyse ki, hâlâ yiyecek bir şeyler bulunuyor, cephane de var. Her iki saatte bir nöbet devralmamız gerekiyor, yorucu olmaya başladı, ötekiler bizden aldıkları esirlerin üniformalarını çıkarıyor ve bizim gibi giyinmeye başlıyorlar, uyanık olmak zorundayız. Bunlar yetmiyormuş gibi, artık elektrik de kesik, dört bir yandan da kafamıza top mermileri iniyor. Şimdilik, artçı birliklerle bağlantıyı yeniden kurmaya çalışıyoruz; bize uçak göndermeleri gerek, sigara sıkıntısı başlıyor. Dışarıda gürültü var, bir şeyler hazırlanıyor olmalı, artık miğfer çıkarmaya bile zaman yok.
IV
Gerçekten bir şeyler hazırlanıyormuş. Dört tank neredeyse buraya kadar geldi. İlkini, çıkarken gördüm, hemen durdu. Bir el bombası, paletlerinden birini parçalamıştı, korkunç bir hurda gürültüsüyle birdenbire boşaldı, ama tankın topu bu kadarcık şey yüzünden tutukluk yapmadı. Bir alev makinesi kaptık; bu sistemin can sıkıcı yanı, alev makinesini kullanmadan önce tank tavanını yarmayı gerektirmesi, yoksa tank (kestane gibi) patlıyor ve içindeki herifler kötü kebap oluyor. Üç kişi, bir demir testeresiyle tavanı yarmaya giriştik, ama iki tank daha geliyordu, bunu yarmadan patlatmak gerekti.İkinci de patladı, üçüncü ise geri döndü, ama bu bir hileydi, çünkü geri geri gelmişti; bu yüzden kendisini izleyenlerin üstüne ateş ettiğini görmek bizi biraz şaşırtıyordu. Doğum günü armağanı olarak 88'lik on iki mermi gönderdi bize; yeniden kullanmak istiyorsak, evi baştan yapmamız gerekecek, ama bir başkasına taşınmak daha az zaman alacak. Sonunda bu üçüncü tankı, biri roketatarı hapşırık tozuyla doldurarak safdışı ettik, içerdekiler kafalarını zırhaöylesine vurdular ki, cesetten başka bir şey çıkmadı. Yalnız sürücü hâlâ bir parça yaşıyordu, ama kafasını direksiyona sıkıştırmış kurtaramıyordu, bu yüzden sapasağlam tankı bozmaktansa herifin kafasını kestik. Tankın arkasından, mitralyözlü motosikletliler, ortalığı harman yerine çevirerek geldiler, ama eski bir biçerdöver sayesinde hakkından gelmeyi başardık. Bu sırada, kafamıza da birkaç bomba, hatta uçaksavarlarımızın istemeden düşürdüğü bir uçak indi, çünkü genellikle tankları hedef alıyorlardı. Bölükten Sinon, Morton, Buck ve K.P.'yi kaybettik, geride diğerleri ve Slim'in bir kolu kaldı.
V
Hâlâ sarılıyız. Şimdi aralıksız yağmur yağıyor, iki günden beri. Damda her iki kiremitten biri eksik, ama damlalar tam gereken yere düşüyor, ıslandığımız söylenemez. Bunun daha ne kadar devam edeceğini kesinlikle bilmiyoruz. Keşifler sürüyor, ama eğitilmeden, periskoptan bakmak oldukça güç, bir çeyrek saatten fazla kafayı çamur içinde tutmak da yorucu. Dün bir başka keşif koluna rastladık. Bizden mi, yoksa karşı taraftan mı olduklarını bilmiyorduk, ama çamurun içinde ateş etmenin hiçbir tehlikesi yok, çünkü kimsenin zarar görmesi mümkün değil, tüfekler hemen dağılıyor. Bu çamur*dan kurtulmak için her şeyi denedik. Üstüne benzin döktük; yanarken kuru tuyor, ama sonra üstünden geçerken insanın ayakları pişiyor. Asıl çözüm sağlam toprağa ayak basana kadar kazmak, ama sağlam toprakta keşife çıkmak, çamurda çıkmaktan çok daha zor. Sonunda iyi kötü alışacağız. İşin can sıkıcı yanı, böylesine birikince gelgitlerin başlaması. Şimdilik idare eder, parmaklık hizasında, ne yazık ki birazdan yeniden birinci kata yükselecek, bu da hiç hoş değil.
VI
Bu sabah başıma pis bir iş geldi. Barakanın arkasındaki hangarda, ye rimizi kestirmeye çalıştıkları dürbünle pek iyi görülen iki herife iyi bir şaka hazırlamaktaydım. 81'lik küçük bir havanım vardı, onu bir çocuk arabasına yerleştiriyordum, Johnny de arabayı itmek için köylü kadın kılığına girecekti, ama önce havan ayağıma düştü; bu, şu sırada ikide bir başıma gelenlerden farklı değil, sonra da ayağımı tutarak yere serildiğim sırada havan ateş aldı ve şu kanatlı zamazingolardan biri gidip, ikinci katta Jada çalmakta olan yüzbaşının piyanosunun tam içinde patladı. Cehennemi bir gürültü koptu, piyano parçalandı, ama en kötüsü, yüzbaşının hiçbir şeyi, daha doğrusu sıkı vurmasını engelleyecek bir şeyi yoktu. Neyse ki, hemen ardından aynı odaya bir 88'lik düştü. Yerini ille atışın dumanından kestirdiklerini düşünmedi ve onu aşağı indirerek canını kurtardığımı söyleyip bana teşekkür etti; benim için bunun hiçbir önemi kalmamıştı artık, çünkü iki dişim kırılmıştı, üstelik bütün şişeleri piyanonun tam altındaydı.
Giderek daha sıkı sarılyoruz, kafamıza aralıksız bir şeyler yağıyor. Neyse ki hava açmaya, başlıyor, on iki saatte olsa olsa dokuz saat yağmur yağıyor; bir aya kadar uçakla destek göndereceklerini umabiliriz. Üç günlük yiyeceğimiz kaldı.
VII
Uçaklar bize paraşütle bir takım zamazingolar atmaya başlıyorlar. İlkini açınca düş kırıklığına uğradım, içinde bir sürü ilaç vardı. Onları, iki parça fındıklı çikolata, şu tayında verilen rezillikten değil, iyisinden, ve yarım matara konyak karşılığında doktora verdim, ama o da zararını ezik ayağımı düzelterek kapattı. Konyağı ona geri vermem gerekti, yoksa şu sırada tek ayaklı olacaktım. Yukarda yeniden homurtular başlıyor, bulutlar azıcık aralandı, yine paraşüt gönderiyorar, ama bu kez gelenler adam galiba.
VIII
Gelenler adammış. İkisi pek matrak. Bütün yolu, birbirlerine judo oyunları yaparak, yumruklar atarak, koltukların altında yuvarlanarak aşmışa benziyorlar. Aynı anda atladılar ve birbirlerinin paraşüt iplerini bıçakla kesmece oynadılar. Ne yazık ki rüzgâr onları ayırdı, o zaman, oyunu tüfek atışlarıyla sürdürmek zorunda kaldılar. Bu kadar keskin nişancılara çok az rastladım. Şu sırada onları gömüyoruz, çünkü biraz yüksekten düştüler.
IX
Sarılıyız. Tanklarımız geri geldi ve ötekiler karşı koyamadı. Ayağım yüzünden adamakıllı çarpışamadım, ama arkadaşlara cesaret verdim. Pek coşturucuydu. Pencereden iyi görüyordum ve dün gelen paraşütçüler şeytanlar gibi çırpmıyordu. Şimdi kestane rengi üstüne sarılı yeşilli paraşüt ipeğinden bir fularım var, sakalımın rengiyle iyi gidiyor, ama yarın hava değişimine, çıkacağım için tıraş olacağım. Öylesine çoşmuştum ki, birini ıskalayan Johnny'nin kafasına bir tuğla salladım, şimdi iki dişim daha eksik. Bu savaş dişlere hiç yaramıyor.
X
Alışkanlık duyuları köreltiyor. Bunu Hugue'tte'e -öyle adları var ki- Kızılhaç Merkezinde dans ederken söyedim, o da karşılık verdi: "Siz bir kahramansınız", ama ince bir yanıt bulmaya fırsatım olmadı, Çünkü Mac omuzuma vurdu, o zaman kızı ona bırakmak zorunda kaldım. Ötekiler kötü konuşuyor, orkestra da çok hızlı çalıyordu. Ayağım beni hâlâ bir parça rahatsız ediyor, ama on beş gün sonra tamam, hareket ediyoruz. Bizim kızlardan biriyle yetindim, gelgelelim üniforma kumaşı çok kalın, bu da duyuları köreltiyor. Burada çok kız var, her şeye rağmen kendilerine söyleneni anlıyorlar, bu da yüzümü kızarttı, ama onlardan pek iş çıkacağı yok. Dışarı çıktım, hemen bir sürü başka kız buldum, aynı cins değil, daha anlayışlı, ama en ucuzu beş yüz frank, o da yaralı olduğum için. Tuhaf şey, bunlar Alman ağzıyla konuşuyor.
Sonra Mac'ı kaybettim ve çok konyak içtim. Bu sabah, başımda, M.P.'nin vurduğu yerde müthiş bir ağrı var. Hiç param kalmadı, çünkü sonunda bir İngiliz subayından Fransız sigaraları satın aldım, canıma okudular. Biraz önce attım, mide bulandırıcı bir şey, elinden çıkarmakla akıllılık etti.
XI
Kızılhaç mağazasından, içine sigara, sabun, şekerleme ve gazete koyulan bir kutuyla çıktığınız zaman, sokakta sizi gözleriyle izliyorlar, anlamıyorum neden, çünkü kuşkusuz konyaklarını bunarı satın alabilecek kadar pahalıya satıyorlar, üstelik kanlarım da bedava vermiyorlar. Ayağım neredeyse ta*mamen iyileşti. Burada daha uzun zaman kalacağımı sanmıyorum. Biraz çıka*bilmek için sigaraları sattım, sonra da Mac'ı tırtıkladım, ama peşini kolay kolay bırakmıyor. Kafam bozulmaya başlıyor. Bu akşam Jacqueline'le sine*maya gidiyorum, ona dün akşam kulüpte rastladım, ama akıllı olmadığını sa*nıyorum, çünkü her seferinde elimi itiyor ve dans ederken hiç kıvırmıyor. Buradaki askerler tüylerimi diken diken ediyor, çok hırpaniler ve aynı üni*formayı taşıyan iki asker bulmak olanaksız. Her neyse, bu akşamı beklemek*ten başka yapacak şey yok.
XII
Yine buradayım. Her şeye rağmen şehirde canımız daha az sıkılıyordu. Çok yavaş ilerliyoruz. Topçu ateşinin her sona erişinde, bir keşif kolu çıkarılıyor ve her defasında keşif kolundaki adamlardan biri, bir avcı eri tarafından vurulmuş dönüyor. Bunun üzerine topçu ateşi yeniden başlıyor, uçaklar gönderiliyor, her şeyi yerle bir: ediyorlar ve iki dakika sonra avcı erleri yeniden ateş açıyorlar. Şu sırada uçaklar geri dönüyor, yetmiş iki tane saydım. Pek büyük değiller, ama köy küçük. Buradan bombaların döne döne düştükleri görülüyor, güzel toz bulutları kaldırarak, biraz boğuk bir gürütü çıkarıyorlar. Yeniden saldırıya geçeceğiz, ama önce bir keşif kolu göndermek gerekiyor. Ne talih, keşif kolundayım. Yaya yürünecek aşağı yukarı bir buçuk kilometre var, bu kadar uzun yürümekten hoşlanmıyorum, ama bu savaşta fikrimiz hiç sorulmuyor. İlk evlerin yıkıntıları arkasına yığılıyoruz, köyün bir ucundan öteki ucuna tek evin ayakta kaldığım sanmıyorum. Pek oturan da kalmışa benzemiyor, gördüklerimiz de suratlarını asıyor, suratları kalmış*sa, ama onları evleriyle kurtarmak için adamlarımızı kaybetme tehlikesini göze alamayacağımızı anlamaları gerek; dörtte üçü hiçbir özelliği olmayan eski püskü evler. Üstelik, bu onlar için ötekilerden kurtulmanın tek yolu. Zaten bunu genellikle anlıyorlar, bazıları bunun tek yol olmadığını düşünseler bile. Sonunda, bu kendi sorunları, belki de evlerine düşkündüler, ama evle*rinin şimdiki durumuna bakılırsa düşkünlükleri mutlaka azalmıştır.
Keşfe devam ediyorum. Yine en arkadayım, bu daha ihtiyatlı, en öndeki az önce su dolu bir bomba çukuruna düştü. Miğferi sülükle dolu çı*kıyor, iyice sersemlemiş iri bir balığı da yanında getirdi. Dönerken, Mac ona selam vermesini öğretti, cikleti de sevmiyor.
XIII
Jacqueline'den bir mektup aldım, postaya atması için bir başka askere vermiş olmalı, çünkü bizim zarflardan birinin içindeydi. Gerçekten tuhaf bir kız bu, ama herhalde bütün kızların alışılmamış düşünceleri var. Dünden beri biraz geriledik, ama yarın yeniden ilerliyoruz. Hep baştan aşağı yı*kılmış aynı köyler, insana efkâr basıyor. Yepyeni bir radyo bulduk. Çalıştırmayı deniyorlar, bilmem bir mum parçası bir lambanın yerini gerçekten tutar mı? Sanırım evet. Chattanooga çalıyor, oradan ayrılmadan biraz önce bu parça eşliğinde Jacqueline'Ie dans ettim. Zamanım kalırsa ona cevap ve*receğimi sanıyorum. Şimdi de Spike Jones; bu müziği de severim, her şeyin sona ermiş olmasını pek isterdim, gidip sarı mavi çizgileri olan sivil bir kravat satın almak için.
XIV
Birazdan hareket ediyoruz. Yine cephenin hemen yakınındayız ve top mermileri yeniden düşmeye başlıyor. Yağmur yağıyor, hava çok soğuk de*ğil, cip iyi gidiyor. Yaya devam etmek için cipten ineceğiz.
Sonun yaklaştığı söyleniyor. Bunu nereden anladıklarını bilmiyorum, ama en kolay yoldan bu işten sıyrılmayı isterim. Hâlâ kenarda köşede sıkı çarpı*şılan yerler var, neler olacağı kestirilemez.
On beş gün sonra yeni bir iznim var, Jacqueline'e beni beklemesini yazacağım. Belki bunu yapmakla hata ettim, yakayı ele vermemek gerek.
XV
Hâlâ mayının üstünde ayaktayım. Bu sabah keşfe çıkmıştık ve her zamanki gibi en arkada yürüyordum, hepsi yanından geçti, ama ben ayağımın altında tıklamayı duydum ve orada çakıldım kaldım. Ancak ayağınızı kaldırdığınız zaman patlıyorlar. Ceplerimde ne varsa ötekilere attım ve çekip gitmelerini söyledim. Yapayalnızım. Dönmelerini beklemem gerek, ama dönmemelerini söyledim, kendimi yüzü koyun yere atmayı deneyebilirim, ama bacaksız yaşamaya dayanamazdım... Yalnız not defterimle kalemim bende. Ayak değiştirmeden önce onları fırlatacağım ve bunu mutlaka yapmam gerek, çünkü savaştan usandım, çünkü bacağım karıncalanmaya başlıyor.
Les Fourmis
Fransızcadan çevirenler:
Cemal AKAL
Engin ÖZDEN







