Sürgünden notlar | Ivo Andriç
Tedirginliğimden sık sık uyuyamadığım geceler oluyor. Önceleri tatlı gelen, gecenin derinliğine dalınınca ağırlaşan, çekilmez olan bir tedirginlik. Yaşantıların olaylarına bağlı olup da olaylarla birlikte ölmeyen duygular ağır gelir yüreğe. Duyguların dayanağı olan insan yüzleriyle yaşandığı yerler ortadan silinince de canlı ve taze kalabiliyorlar, hem de anılar gibi değil, yaşandıkları gibi daha gerçek, daha güçlü olarak. Bütün gerçek dayanaklarını yitirdiklerinde de acıyla özlemin doğmasına yol açarlar, dayanıksız gövdeyi sallar gibi titretirler yüreği, yüreğin tedirginlikleriyle beslenirler, bugünü çalıp zehirlerler geleceği.
Ve geceleri sık sık soruyorum kendime: Nereden geliyor bu tedirginlik!?
***
Her kapalı kapı dilsiz ve korkutucu gelir bana. Ard niyetli ağızları andırırlar. Onları, ay ışığında seyrettiğimde, iki kanadı birleştiren çizginin genişlediğini, yavaşça kapının açılıp ardında korkunç, bilinmez bir şeyin gizlendiğini sanırım. her kapının ardında gizlenen, en sonunda hepimizi bekleyen şeyin.
Hücremin kapalı kapısını, yoruluncaya kadar, delicesine seyrederdim bir zamanlar.
Yalnız mezarlıklarda kapılar kapalıdır, tıpkı top atan tüccarların dükkanlarında, hastalıklı ya da başka mutsuzluklara uğramış evlerde, hapisanelerde olduğu gibi.
***
Geçmekte olan kara trenin düdüğü sayısız anıları sürükler ardından. Boğuntulu bir şey vardır bunda, hep bir şeyler, daima başka şeyleri hatırlatan.
Umutla yolculukların kuşkusu vardır bu ötüşte, sayısız ayrılışların acısı, anlamsız yolculukların sıkıntısı, gençliğin tedirginlikleriyle nice bekleyişlerin boşunalığı.
Ötüşünde [anılarda] eğlencenin taşkınlığıyla yeni yetmelerin çılgınlıkları, alınyazılarının öfkesi, bırakılmışlığın acısıyla yalnızlığı, insanların saçma bağlanışlarıyla güçsüzlüğü ses verir.
Bu ötüş her zaman yüreği anılarla yaralar, özlemle de zehirler, altımdaki düzlükte, dumanının ak bayrağını savuran yaygın ötüşlü bu kara tren.
***
Günümüzde insanı eyleme itenin başlıca ve biricik kışkırtıcısının korku olduğunu gördüm, ürkütücü, anlaşılmaz, çoğunca da nedensiz ama gerçek ve derin bir korku.
İki yıldır bütün insanların yüzünde görüyorum bu korkunç ve gülünç ifadeyi, insan yüzlerinden başka hiçbir görüntüde eşine rastlanmayan ifadeyi.
Sevecenlik dolu bir ifadedir bu, onda çevreyi kollayışla dilsiz bir acıma, ondan da çok bencillik vardır. Bu ifade, daha çok da, yere düşen bir çocuğun çevresini alanlara ağlamaya mı vursun işi yoksa gülsün mü diye bakarken, yüzündeki kararsız ifadenin gülünç ve değişken görüntüsünü andırır.
Belki başlangıçta başka nedenleri de vardı, bugünse korkudur başlıca nedeni bunun. Korkudandır insanların kötü, sert ve dönek oluşları, korkudandır merhametli ve iyi oluşları.
Aşağıdaki yukardakinden korkar hep. Korkacak hiçbir şeyi olmayansa kendi hasta düşlerinden korkmaya başlar, çünkü korku bütün beyinleri dolduran bulaşıcı bir hastalıktır.
Bana işkence edecek olanın içine bir bakabilsem sanırım küçük, yoksul bir yürekle karşılaşırdım, kararsızlıkla yoğrulmuş, yadırgamalarla tehditlerden korkan bir yürekle.
Acıyorum ona, bu merhametse ıstırap veriyor bana.
***
İkinci gecedir uyuyamıyorum.
Bıçakla oyulmuş yaş ağaç, kabuk bağladıktan sonra da yeni kabuğu üstünde güçlükle seçilebilen yaranın izini taşır. Sonsuz buzullu uzak diyarlar bile pek kısa süren ilkyazı sezerler. En derin kuyular da güney yeliyle suların neşeli çağıltısını duyarlar.
Her yara kapanır, her acı diner, bense hiçbir zaman iyileşemeyeceğimi unutamıyorum; yalnızlıkla sarılı olduğumu, sürekli olarak acı çekeceğimi ve ikilemler içinde kalacağımı. Sevinçleri düşlerimde görmek bile yasaklandı bana; dışarlarda bir yerlerde süren ve ışık düzeniyle içeri vuran yaşamanın apaçık güzelliğini duyamıyorum.
***
• Hala gecelerle gece gezintilerini seviyorum. Geceleyin hiç dışarı çıkmıyorum. Oysa, çoğunluk perdeleri kapatmaya gittiğimde bir zamanlar gece gezintilerimin üzerinde parlamış o eski yıldızları görür görmez bakışlarım gökyüzüne çevrilip coşkun yüreğim geceye sürüklüyor beni.
Gecede ay aydınlığıyla beyaza kesmiş, beni kendine çeken her yolun benim için yaratıldığını sanıyorum, bir aydınlık sis içinde yiten uzaklıklarsa sürekli bir biçimde bozguna salıyor yüreğimi.
Şimdi de sık sık eski aylaklık damarım kabarıyor: ama perdeyi çarçabuk kapatıp masanın başına oturuyorum.
***
Kendime geldim. İnsanlar arasındayım yine. Kendi kendini kıskanan tutkulu yüreğim kutladı yaşayan insanların arasına dönüşümü.
Peki şimdi nereye böyle: Nasıl da suskun ve yorgunum. Yaygaracı bir sevinçtir sert içki, salt yalnızlıkta etkisini gösteren zehir. Görünce tanımazlıktan gelen bana gönül koymuş dostlar gibi dargır dargın susuyor bırakılmış oda, yalnızlık düşünceleri beliriyor bir bir. Kendime geldim, ama gitmemiş olsaydım daha iyi olurdu belki de.
***
Uzun ve sıcak öğleden sonrası. Unutulanların öğleden sonrası. Bunu andıran günlerle düşünceler olur; notaların sese dönüşüp çalışını ya da şarkıcının hafif kısık, alto sesini andıran düşünceler.
Birilerinin üzerine serpmek istediğim, sonra da kendi üzerime serpilmesini istediğim sınırsız bir iyilik düşlüyorum. Düşlüyorum, oysa bir başımayım.
Bir armağan, bir bağış gibi, çiçek açışının gölgesi gibi, açıp hemen solan, kimsenin göremediği bir çiçek gibi bir mısradır içimde dolanan. Oturup kalemi mürekkebe banıyorum, bak hele, masanın üstündeki bu kitap da ne! Evet, gerçekten de neydi benim istediğim? Evet, bir mısra! Ah, nasıl bir mısra ama! Başım ağrıyor! - kalemi atıp dolaşmaya çıkıyorum.
Yine de, yine de, ruhun kaygılılığını, hayır, solgun yazın öğleden sonrasını, bu azalan acıyla yaşamanın dolambaçlı yollarının güzelliğini uzun uzadıya koruyabilecek birkaç cümle bırakmayı nasıl istiyorum.
***
Gerçeği kiraladığını sananlar, görünmeyin gözüme, görmek istemiyorum çünkü sizi.
Neden kötü niyetli birinin adımlarını andırıyor adımlarınız kaldırımlarda? Sabahları kendi kendinizden memnunsunuz, paralarını sayıyorsunuz geceleyin ve gideceğiniz her yere sizden önce varıyor kodamanlığınız.
Tanrısal kayırmanın ele geçmez kararlarına göre verilmiş size egemenlik, sizse elinizde tuttuğunuzu sanıyorsunuz tanrısal kayırmayı. İçinizde varolmayan herşeyin karşılığını zehirli tükürüğünüzle veriyorsunuz; kim dokunursa size, uzun süre andırır sizi!
Her gün tanrı önünde baş eğmenize karşılık, yüreğiniz dimdik durup kendinizi beğenmişliğinizi okşar baştan ayağa bütün düşünceleriniz.
Gerçeğinizle doğrunuzu gördüm; görünmeyin gözüme, görmek istemiyorum çünkü sizi!
Çev. Adnan Özyalçıner - İlhami Emin