Background

kiya'nın cansıkıntısı teorisi

I.

başlangıçta o vardı. ama başlangıç yoktu. çözülmesi gereken bir denklem vardı yalnızca:

başlangıçta o varsa, asla bir başlangıç tasvir edilemezdi. çünkü başlangıç, ancak bir devinim olarak tasvir edilebilirdi. ve o tek başına asla bir devinim yaratabilecek kudrete sahip değildi. dahası hiçbir şey tek başına bu kudrete sahip değildir.

eğer bir başlangıç varsa; başlangıçta yalnızca o olamazdı. çünkü başlangıç, bir hadiseye olan ilgiyi anlatıyordu. o ise "tek başına" ve "hiçbir yerde" iken bir hadise yaratabilecek kudretten yoksundu.

o zaman başlangıç yoktu ama o vardı : o kendi kendine dedi : ben varım; ama benim varlığımı onaylayacak hiçkimse yok!

o kendi kendine şunu dedi : ben var mıyım? varlığımı onaylayacak kimse olmadığına göre!..

o kendisiyle konuşmaya devam etti : ben yokum; varlığımı onaylayacak hiçkimse yok! varlığımı onaylayacak hiçbir şey de yok!

evet; hiçkimse yoktu; hiçbir şey yoktu ve o yalnızca ve o yalnız; hiçbir yerin krallığına oturmuştu.

ama sorun da buradaydı : krallığını onaylayacak hiçbir şey yoktu ve hiçbir yer de!..

buna canı sıkıldı! anlamıyordu; bu kadar büyük bir kudretin sahibi iken ve bu kadar büyük bir karanlığın kralı iken; kendisine biat edecek hiçbir "şey" yoktu.

ve bu durum kendisini "yok hükmüne" getiriyordu, krallığını onaylayan yoksa krallığı da yoktu, kudretini anlayan yoksa kudreti de yoktu, büyüklüğünü algılayan yoksa büyüklüğü de yoktu, kendisini duyumsayan yoksa kendisi de yoktu!..

giderek anlıyordu : varsa bile yok hükmündeydi, yoksa bile var hükmünde olamıyordu, sınırsız kudreti bu duruma çare bulamıyordu üstelik, buna canı sıkıldı!..

bir zaman mı geçti; asla geçmedi; yoktu o; olmayanın geçirebileceği bir zaman da yoktu; bir şey mi düşündü; düşünmedi; yok hükmünde ise düşüncesi de yok hükmünde olacaktı...

yalnızca içgüdüsel bir çare buldu bu cansıkıntısına; yaratma kudreti vardı onda. ve eğer yaratırsa, var olabilirdi. yaratırsa, onun kudretini algılayanlar, onun krallığını tanıyanlar olacaktı.

ve o zaman o da olacaktı, yok hükmünde olmanın tek çaresi buydu!..

tanrı evreni yarattı diyeceklerdi sonra, işte büyük yanılgı burada başlıyordu :

tanrı, kendisini yarattı!..

...herşey cansıkıntısından başladı...

yarattı; çünkü yoktu. yarattı; artık vardı. böylelikle uçsuz bucaksız bir evren yarattı. aslında istediği tam olarak bu muydu, bilemiyordu. yalnızca "var olmak" istiyordu. ama cansıkıntısı bir başladı mı nereye götüreceği belli olmaz. o da ayarı kaçırıp uçsuz bucaksız bir evren yaratmıştı. şimdi herşey daha da büyük bir denklemin içine girecekti. halbuki küçük bir evren yaratıp hem varlığını kanıtlayabilir, hem de yaratılanın gidişatı daha iyi kontrol edilebilirdi.

ama cansıkıntısı bir başladı mı, nereye götüreceği hiç belli olmaz!..

biraz eğlenmek istiyordu : geniş bir evren yarattı, böylelikle çıplak gözle görülemeyecekti. ve böylelikle, yarattıklarının kendisinin varlığını çözüp çözemeyeceğini görmek istiyordu. böylelikle, bir oyun başlayacak ve o da bu dayanılmaz cansıkıntısından kurtulacaktı.

...herşey cansıkıntısından başladı...

şimdi, varlığını kanıtlayan bir evren vardı. artık karanlık biraz aydınlanmıştı. artık onun krallığını görebilecek büyük bir alan vardı. ama bir şeyi unutmuştu :

şey, asla varlığınızla ilgilenmez!..

evet, evren, bir şeydi. ona varlık hissi veriyordu. ama bir anlamı yoktu bunun. çünkü, bir devinim başlamış bile olsa; onun krallığına biat eden bir "şey" yoktu. yalnızca uzakta göz kırpan yıldızlar vardı. evet, geceleri kumsalda oturup şarap içerken onları izlemesi romantik olabilirdi. ama henüz şarap da yoktu, kumsal da.

o zaman canı sıkıldı. bir şey yaratmıştı ama derdine deva değildi yarattığı şey. böylelikle kudretinden şüphe duymaya başladı. bütün bunları önceden tahmin etmesi gerekirdi. ama o bütün bönlüğüyle yalnızca varlığını duyumsamayı istemiş ve geri kalanı düşünmemişti. şimdi ise, yıldızlar parlıyordu yalnızca ve o kumsalda oturup şarap içemiyordu...

canı daha fazla sıkılmaya başladı. giderek dayanılmaz oldu bu cansıkıntısı ve o zaman insanı ve melekleri yarattı. ve tabi şeytanı da...

canı o kadar sıkılmıştı ki; artık büyük oynamak istiyordu!..

ne kadar büyük oynarsan o kadar büyük eğlenirsin! artık anlayabiliyordu. böylelikle şeytanla bir düelloya girişti : eğer insanı yoldan çıkarabilirse ona biat edecekti!

büyük oynuyordu; çok büyük!..

anlaşılan canı fena sıkılmıştı...

canı öyle sıkılmıştı ki; kendi yarattığı ile şirk koşuyordu kendini. bizzat kendi yarattığına oynaması için alan yaratıyordu. ve bizzat kendi yarattığına yenilmek için elinden geleni yapıyordu.

cansıkıntısı bir başlamaya görsün; nereye götüreceği hiç belli olmaz!..

II.

adem cennet bahçesinde dolaşıyordu, olan bitenden habersiz. çırılçıplaktı, sakalı uzadıkça daha da heybetli görünüyordu, daha bir yakışıklı. keyfi yerindeydi. yok iken var olmuştu ve bu herkese nasip olmazdı. ıslık çalarak gezindi durdu bahçede...

üzüm salkımlarının arasından geçti, yeşil yaprakların. bir derenin kenarına ulaştı, eğilip su içti. tam doğrulurken gördü suretini suyun aksinde. ne kadar heybetli bir görüntüsü vardı, ne kadar yakışıklı!

işte o zaman canı sıkıldı.

ne bu heybetini görecek kimse vardı, ne de güzelliğini. o zaman heybeti de yoktu, güzelliğinin bir anlamı da yoktu.

o zaman canı sıkıldı...

şimdi yine cennet bahçesinde dolaşıyordu adem. ama yüzündeki neşe kaybolmuştu. canının sıkıldığı her halinden belli oluyordu. ve cansıkıntısı bir kere başlamaya görsün, nereye götüreceği hiç belli olmaz. bir ağaç gölgesine oturdu; bir türkü mü söyledi? asla; henüz konuşamıyordu, henüz türkü nedir bilmiyordu : uludu yalnızca...

o kadar dertli, o kadar derin bir haykırıştı ki bu; tanrı duydu onu, huzuruna çağırdı : ey adem! nedir derdin?

tanrının da canı sıkılıyordu; aptal gibi şeytanla düelloya girmişti. halbuki, herşeyin efendisi o idi. ve şimdi şeytan, bu sersem ademoğlunu yoldan çıkarmasın diye herşeyle bizzat ilgilenmek zorundaydı!..

cansıkıntısı bir başlamasın, nereye götüreceği asla belli olmaz!...

..................herşey cansıkıntısından başladı!..

III.

böylelikle tanrı anladı onu, aynı sıkıntıları kendisi de hissetmişti, adem, kendisini var etmek istiyordu. ama bu kudretten yoksundu. ve tanrı, bu kudrete sahipti ve üstelik onu şeytanın kucağına itmemesi gerekiyordu. ne de olsa büyük bir düelloya girişmişti. ve o adem'i anlamak zorundaydı zaten.

böylelikle adem'in kaburga kemiğinden bir parça aldı. ve o, adem'e dedi : şimdi git, artık bir daha ulumayacaksın!..

ve böylelikle havva'yı yarattı. ve böylelikle havva, adem'i var etti. artık adem, heybetini ve yakışıklılığını gösterebileceği birine kavuştu. ve böylelikle adem bir daha ulumayacaktı...

tanrı'nın cansıkıntısı devam ediyordu. bütün krallığını, şu iki aptal ademsoyuna ciro etmişti. ve onlara güvenmiyordu. bir dalgınlık anında, bir uyku anında kolaylıkla şeytana teslim olabilirlerdi. ve bu bütün uykusunu kaçırıyordu tanrının.

ve bu durum can
ını çok sıkıyordu!..

ve cansıkıntısı bir başlamasın, nereye varacağı hiç belli olmaz!..

böylelikle onları denemeye karar verdi. cennet bahçesinde "elma ağacı" adını verdiği bir ağaç yarattı. ve adem'i çağırıp, bu ağacın "lezzetli" meyvesinden asla yemeyeceklerine dair söz istedi. adem, ağacı bilmiyordu ve adem'in keyfi yerindeydi. ve adem artık var idi. adem'in şeyinde bile değildi elma ağacı...

okey dasti, dedi, yenilmemesi gerekiyorsa yemeyiz!

ama cansıkıntısı başlamıştı bir kere ve nereye varacağı hiç de belli olmazdı...

IV.

havva neşeliydi; çünkü daha önce adem'in ve ondan önce tanrının boğuştuğu sorunlarla asla yüzleşmemişti o.

o, her zaman güzelliğini gösterebileceği birini yanında bulmuştu ve o tüm varlığıyla o'nundu. ve o, cennet bahçesinde şen kahkahalar atıyordu yalnızca. adem'le mutluluğu tanımıştı. adem'le var olmayı bilmişti. ve bizzat var olarak gelmişti oraya.

gülüşüp eğlenerek, öpüşüp koklaşarak geziniyorlardı yeşil çimenlerde, üzüm bahçelerinin arasından, yeşil yaprakların arasından geçip bir düzlüğe ulaştılar. ve havva o zaman sordu :

"adem, şu ağaç nedir?"

"elma ağacı" dedi adem, "yeni bir tür!"

"ne ilginç meyveleri var" dedi havva, "yiyebilir miyiz sence?"

"tanrı efendimiz, yemememizi emretti" dedi adem, "belki de zararlıdır."

"neden zararlı olsun ki" dedi havva, "burası cennet bahçesi, burada asla zararlı bir şey olmaz!"

"bilmiyorum" dedi adem, "ama, yememiz yasak!"

o zaman havva'nın canı sıkıldı. ilk defa adem, onun istediği bir şeyi yapmıyordu. üstelik, sudan sebepler uyduruyordu. üstelik, yemyeşil elma, dalında o kadar lezzetli duruyordu ki, şöyle bir ısırsa, bütün vücudunu bir serinlik kaplayacaktı, ve elma cildi güzelleştiriyordu üstelik. ama bu aptal adem, sudan sebeplerle yemeyi reddediyordu.

o zaman havva'nın canı sıkıldı!...

.......................(tabi ki de: devam edecek)......................

Categories: Share

5 yorum:

  1. kiyaböylelikle adem'in kaburga kemiğinden bir parça aldı. ve o, adem'e dedi : şimdi git, artık bir daha ulumayacaksın!.

    vee... o aptal kaburga kemiği parçası ve elmayı yemek üzerindeki ısrarı yüzünden adem bir daha uyuyamıycaktı... bi de çok muhterem abicim bu yeşil elma newton' un kafasına düşen değil miydi? ben bu macerada geçen elmayı kırmızı diye biliyodum? yok ya belki de pamuk prenses ve 7 cüceler' deki elmayla karıştırıyorumdur..

    YanıtlaSil
  2. kızıl elma, zekai tunca beyefendinin kurdili hicazkar bir eseridir sayın asaf bey olum şaka bir yana ziya gökalp beyfendi pek sever kızıl elma'yı, velakin nihal atsız beyfendi de ondan aşşağı kalmaz. neyse, konumuz bu değil.yeşil olan elma belki de kırmızıdır. ama yeşilliği belki de olgunlaşmamış olmasındandır. ve belki de ölümcül günah, olgunlaşmamış elmayı yemektir. konumuz bu da değil!..konumuza dönersek, havva'nın canı sıkılmıştı ve tabi ki de yayınımız reklamlardan sonra devam edecek...

    YanıtlaSil
  3. Kiya almışın şarabını eline kıyılarda dolaşıyorsun bakıyorum da! Belli ki seni buralara can sıkıntısı itmiş...Benimde canım sıkılıyor..Can sıkıntısı bir başlamaya görsün, Çin ordusu gibi çoktur onlar.Cin deyince hemen cinlerin tepene çıkmasın hele biraz sabırlı ol...Şurada oyun oynuyoruz madem tadını çıkaralım. Hele bir yudum ver şu elindekinden de can sıkıntısına biraz olsun merhem olur belki... Belki de Can sıkıntısının canını çıkarırız böylece.Şimdi başa dönelim önce ve bir canlandırma yapalım istersen;Can’ın yaratılmasından ve sonra da can sıkıntısından devam ederiz... Can deyince, Can daha küçük bir çocuk henüz ama büyür her doğan gibi O’da ve büyüyünce de can sıkıntısı olur... Peki bu Canı büyütüp can sıkıntısı haline getiren can’ı yaratan mı? yoksa Can sonradan kendisini mi bu Can sıkıntısı haline gelmeyi başarıyor? Can’ı yaratansa mesele başlamadan bitmiştir zaten... ama eğer kendisiyse... işte orada durmak lazım... Ne kızıyorsun ki Kiya şurada canlandırma yapıyoruz... Senaryo malum, biz de doğaçlama yapıp işin tadını çıkarmaya çalışıyoruz. Yoksa, yoksa canımız sıkılıyor biliyorsun...Neyse Canım sıkıldı şimdi... sonra devam edelim... edebilirsek!

    YanıtlaSil
  4. TerraCan'ın yaratılmasından ve sonra da can sıkıntısından devam ederiz... Can deyince, Can daha küçük bir çocuk henüz ama büyür her doğan gibi O da ve büyüyünce de can sıkıntısı olur... Peki bu Canı büyütüp can sıkıntısı haline getiren can'ı yaratan mı? yoksa Can sonradan kendisini mi bu Can sıkıntısı haline gelmeyi başarıyor?

    40 yıl içinde yenilebilir balık türleri tükenecekmiş, gazeteler haberi "40 yıl sonra rakı-balık yok" şeklinde geçtiler. 40 yıl sonra belki de içilebilir rakı türleri de tükenecek ve belki bunun henüz farkında değiliz.neyse, madem 40 yılımız kaldı deyip yüklendim rakı ile balığa, boğaz, her zamanki güzelliğindeydi. papa da gelmiş, velakin rakı içmez, balık yemez bir kötücül'dür o. iyi olan, haz veren herşeyden nefret eder; ve bilakis nefret etse iyi, herkesin de nefret etmesini ister!..ama ben papa'cı değilim; ve benim kırk yılım kalmış. bu durum canımı sıkıyor evet. ama canımı sıkıp oturacağıma yükleniyorum rakı ile balığa. boğaz da enfes görünüyor..."şimdi anladınız mı Can, neden gelir her zaman boğazdan?"yukarıdaki sorunuzun cevabı öykümüzün sonunda çarpıcı bir yanıt bulacak sanıyorum. hatta iddiam odur ki, insanlığın bütün tarihini açıklayacak bir teoriye kavuşacağız. sabredelim ve görelim derim, çünkü tanrı herşeyi baştan beri biliyordu; ve kiya, hiç de ondan aşağı kalır değildi bu konuda, ha ha ha ho ho ho...

    YanıtlaSil
  5. ...ama canımı sıkıp oturacağıma yükleniyorum rakı ile balığa. boğaz da enfes görünüyor.
    ..sorunuzun cevabı öykümüzün sonunda çarpıcı bir yanıt bulacak sanıyorum. hatta iddiam odur ki, insanlığın bütün tarihini açıklayacak bir teoriye kavuşacağız. sabredelim ve görelim derim, çünkü tanrı herşeyi baştan beri biliyordu; ve kiya, hiç de ondan aşağı kalır değildi bu konuda, ha ha ha ho ho ho…
    .................

    Hocam yeterince demlendiyseniz,

    bunca can sıkıntıdan patlamadan hikayeyi bağlasanız diyorum. olma mı :(

    YanıtlaSil