montrealli isa!
I.
aslında niyetim bu değildi. evet, gençliğimde uzun saçla gezmişliğim vardı. nitekim o zamanlar pek kötü gözle bakılırdı böyle şeylere. ters bir mekana girdiğinizde dayak yeme olasılığınız bile vardı. ama o zamanlarda herşey daha kolay geliyordu bize.
niyetim bu değildi. aslında berberleri protesto ediyordum sadece. yav, bi kere de istediğin gibi kesemez mi bu adamlar? "hah", diyordun, "oldu sanki, bırak abicim, oynama."
"olur mu" diyordu, pek işine saygılı berberimiz, "yav şu uçlarını düzeltmeden olur mu?"
"peki" diyordun, "yalnızca uçlarını düzelt, ama gözünü seveyim bozma şu saçı..."
"tamam abiciim", diyordu, "merak etme sen!"
ama uçlarını düzelttiğinde herşeyi de piç ettiğini farkediyordun.
aslında bunlar da önemli değildi. yav, bi adet berber de konuşmadan işini yapamaz mı?
ben senin hangi karıyı nerede düdüklediğini dinlemek zorunda mıyım arkadaş? senin tuttuğun takımın ne bok yediği ile ilgilenmek zorunda mıyım? mahalledeki dedikoduları duymak zorunda mıyım? memleket sorunları üzerine ortalama zekanın ürettiği geyikleri çekmek zorunda mıyım?
daha da kötüsü, sen sürekli sağımdan solumdan değdirmek zorunda mısın??
neyse, canıma tak deyince berbere de gitmez oldum. ee, saç denilen hadise de şişede durduğu gibi durmuyor. hababam, debabam uzuyor. yav, bi dur be arkadaş, nereye varacaksın uzayıp da.
annemin haykırışları üzerine gitmek zorunda kalmıştım berbere en son. ondan beri de yolda görsem selam vermiyorum bu zibidilere.
ama dediğim gibi, saç da uzadıkça uzuyor. sonunda bir geyik aldı yürüdü. kim görse, "n'aber lan isa?" deyip kih kih gülmeden rahat edemiyor.
en son papa'nın ziyareti ile de geyik tavana vurdu: "papa'yla aran nasıl lan isa?", "papa gelip elini öptü mü lan isa?", "olum hazır papa da gelmiş, ben isa mesih'im diye atlasaydın ya meydana..."
ee, insan soyu bu, bir şeyin bokunu çıkarmadan rahat edebilme kabiliyeti verilmemiş ona ne yazık ki!
II.
uzun zamandır ortada görünmüyordu, arayıp merakımı gidereyim dedim. başıma sardığım beladan henüz haberdar değildim. "iyidir canım ya" dedi, "yav biliyon mu, seni çok özledim. bak ne diycem, biz şimdi hafta sonu çıkıyoruz. uğrarım ben sana. takılırız biraz."
çok güzel, ben de biraz takılıp son zamandaki kapanıklığıma son versem iyi olacaktı. ama gelir gelmez, "oovvv isa bey, yukarda havalar nasıl?" deyince tadımı da kaçırmış oldu. ama hiç de canımı sıkacak değildim. epeydir görmediğim eş-dost'la en azından geyiğin dibine vurup eğlenebilirdim.
ama sanırım bir ketenpereye geldim. birisi bir hamfendinin koynundaymış, diğeri hafiften rahatsızmış da çıkamamış, şuna bu olmuş, buna şu olmuş derken; kendimi tanımadığım insanların ortasında buldum. daha doğrusu tanıdık bir iki kişi vardı başta ama onlar da bişeyleri bahane edip tüymüşlerdi.
işte o zaman da inanılmaz bir şeyin farkına vardım. isa'ya benzerliğim sadece fiziksel değildi. tıpkı onun gibi, bütün insanlar adına acı çekiyordum. tıpkı onun gibi, insanlığın üzerine serpilecek bir iyilik tozunun keşfi peşindeydim. ve tıpkı onun gibi herkes kendine göre kullanıyordu beni ve tıpkı onun gibi aşağılanıyordum belki de...
III.
artık herşeye katlanmak daha zor. neon ışıkları sahneye vuruyor ve resim olanca çıplaklığıyla görülüyor. henüz kadın bile olmamış kızlar, kendisini becerecek bir erkek peşinde. erkekler, ne yapıp edip en azından değdirmek istiyorlar. müziğin ritmi giderek artıyor, herşey baştan çıkarıcı. alkol duvarına tırmanmak, sözün yanıltıcılığından öte; çok kolay aslında. saçma sapan dalgalanmalara dans diye bir isim koyuyor insan soyu ve tepindikçe kötülük daha da yaklaşıyor sana. "ne garip" diyorum, " bu saçma tepinmeler, kötülüğü kovmak için icat edilmişti halbuki!"
şeytanı arıyorum umutsuzca, buralarda bir yerde olmalı. köşedeki çirkin oğlan olabilir mi acaba? pek sessiz, pek hareketsiz duruyor. şeytanı arıyorum, "benim görevim jim", ki ben çoktan kabul etmiştim, "şeytanı ortaya çıkarmak şimdi!" insanların arasında gezinen şeytanı, insanın yüzünde, derisinde, iliğinde, kemiğinde gezinen şeytanı.
telefon çekmiyor buradan, hala ondan bir mesaj bekliyorum. arada bir kapı önüne çıkıp kontrol ediyorum telefonu, hiçbir şey yok!
şeytanı arıyorum, her yer zenci kaynıyor, yeni arkadaşımın yanındaki kız birini bırakıp diğerinin koluna atlıyor. zencilerde görüyorum şeytan tüyünü. sanıyorum yeni arkadaşım da görüyor. az önceki coşkusundan eser kalmamış. kendince meşgale yaratmaya çalışıyor, gah tuvalete gidiyor, gah telefon açmak için kapı önüne. kendine şunu demek istiyor: "ben biraz meşguldum, benim kız da yalnız kalınca yanındaki zenci arkadaşlarla dansa tutuşmuş."
oysa öyle olmadığını hepimiz görüyoruz. kendi kendime "şimdiye kadar bu kızı burada bırakıp evin yolunu tutmuştum çoktan" diyorum.
işte, insanlara kazanma gücünü veren bu saçmasapan ısrar, bu sahtekarlık, bu düpedüz becerilme isteği!
evin yolunu değil de kapı önünün yolunu tutuyorum yine, bir ara, bir sor allah aşkına! ama hiçbir ses yok yine!
artık katlanamıyorum. üstelik artık "montrealli isa"yım ben! artık, bu gerizekalının acısını da ben çekeceğim!
IV.
tanrı beni asla eve üzgün göndermez. aramızda gizli bir anlaşma var. ne zaman başım sıkışsa yanımda olmuştur, ne zaman yolum kapansa bir yol açmıştır. banka hesabıma birkaç milyar yatırmışlığı bile var çok parasız kaldığım bir zamanda. gerçi banka "bir yanlışlık olmuş beyfendi" diyerek geri istediyse de parayı, o an çok ihtiyacım vardı ona.
tanrı beni asla eve üzgün göndermez. bir gece, geyiğin dibine vurup gülmekten kırıldığımız dolmuşçuya rast geliyorum. "yav abiciim, neredesin sen" diyorum. "abi, ben özel şöförüm aslında, bazan arkadaşın yerine geliyorum buraya" diyor.
hoş oluyor, beş oluyor, "nerede indireyim seni?" diye soruyor. "valla eve gitmeden bir çayhanede çay içeceğim" diyorum, " sen şu köşede indir beni".
yolcuları indirip, dolmuşu çayhanenin önüne çekiyor. benimle birlikte geliyor çay içmeye: "siktir et" diyor, "bir tur eksik çalışalım bu gece."
hoş bir muhabbetin ardından "hoşçakal" diyorum ona, "kolay gelsin."
"iyi geceler abicim" diyor.
eve giderken yeniden bakıyorum telefona, bir mesaj bekliyorum. evet, bir mesaj var, ama ondan değil.
önce anlayamıyorum; farkına varıyorum sonra mesajın tanrıdan geldiğinin:
"çarmıha gerilme günü yaklaştı" yazıyor mesajda!
bir sms atarak yanıtlıyorum tanrıyı:
"hazırım!"
beklenen mesajda ne yazmasını ümid ediyordun ?
YanıtlaSilevet, gerçekten cümlede tashih varmış, tanrı ikinci mesajında düzeltti durumu. hı hı hımmm, güzel:nerden başlasamnasıl anlatsamhı hı hımmmbodruum bodruum!tamamdır, bodrum katında, kömürlükte, arka sokaklarda, izbe yerlerde, kuytularda!..tamamdır, yeni sloganımız bu: "her güne bir ölü!.."
YanıtlaSilkiya o mesajı silmedi isen bir kez daha oku o mesajı dikkatlice...çünkü o mesajda "çarmıha gerilme günü yaklaştı"yazmıyor..."çarmıha germe günü yaklaştı" yazıyor... ben mi kimim? boş ver sen beni boş boş boş boş.......
YanıtlaSilburadan başla:belki çarmıha gerilme/germe günü'nün diriliş günü olduğunu görebilirsin.5-)..... kadınlara şöyle seslendi: “Korkmayın! Çarmıha gerilen İsa`yı aradığınızı biliyorum.6-) O burada yok; söylemiş olduğu gibi dirildi. Gelin, O`nun yattığı yeri görün.7-) Çabuk gidin, öğrencilerine şöyle deyin: `İsa ölümden dirildi. Sizden önce Celile`ye gidiyor, kendisini orada göreceksiniz.` İşte ben size söylemiş bulunuyorum.”8-) Kadınlar korku ve büyük sevinç içinde hemen mezardan uzaklaştılar; koşarak İsa`nın öğrencilerine haber vermeye gittiler.9-) İsa ansızın karşılarına çıktı, “Selam!” dedi. Yaklaşıp İsa`nın ayaklarına sarılarak O`na tapındılar.10 O zaman İsa, “Korkmayın!” dedi. “Gidip kardeşlerime haber verin, Celile`ye gitsinler, beni orada görecekler.”
YanıtlaSil