[caption id="attachment_582" align="alignnone" width="501" caption="başbakan erdoğan, stadı terkederken yıldo'yla ben "zınn zınn"lıyorduk."]
[/caption]
evet efendim, artık adnan polat da konuştuğuna göre açıklamanın zamanı geldi. bütün o olayları biz yönettik: yıldo'yla ben! doğru, stada girecek paramız yoktu. ama oto sanayi'den telepati gücüyle stada bağlanarak bütün o protestoyu, ah'ı ve vah'ı; ıslık'ı ve yuh'u organize ettik. yıldo bana geldiğinde bunu başarabileceğimizi zannetmiyordum. ancak yıldo, kendisindeki telepatik gücün her şeyi başarabileceğini kanıtlayınca yapacak bir şey kalmadı. hemen karşımda hiçbir aygıt veya alet kullanmadan bir ev hanımına bağlanarak "aloo, ne koyiim?" diye sordu. "tarkan'dan bir şey gelse ya yıldo bey" dedi ev hanımı. "tarkan'dan mı, arkandan mı?" diyerek o pis kahkahasını da patlatınca yıldo, oto sanayi'nin yolunu tutmaktan başka çare kalmamıştı.
yıldo'nun "zınnn, zınnn" şeklinde sesler çıkararak stada bağlanışına da canlı tanık oldum. sonra ben de denedim ve alnımın ortasında parlayan "successful connection" yazısını görünce gözlerim de pırıl pırıl oldu. hemen harekete geçerek toki başkanı'nın konuşmasını değiştirdik. tamamen kontrolümüze giren toki'ci saçma sapan höykürmeye başlayınca yıldo taraftara sinyal göndererek ıslık ve yuh hareketini başlattı. hemen ardından başbakan stada girince volüm'ü son sese kadar açtık.

işte, bütün gerçekler budur. olay sonrası şişli cumhuriyet savcılığının bir grup mazlum hakkında "açılışına emek vermiş bir başbakanı, stadın açılış günü ıslıklamak ve yuhalamak" suçlamasıyla dar ağacına göndereceğini öğrenmemle birlikte yaşadığım derin suçluluk duygusuyla yazıyorum bunları. yıldo'yla ben, iki nankör kendini bilmez yüzünden, dış mihraklar tarafından kontrol edilen iki soysuz yüzünden suçsuz ve günahsız insanların acı çekmesine gönlüm daha fazla rıza göstermedi. hayır sayın adnan polat; stada 300 provokatör sızmadı. yıldo'yla ben sızdık! kızılötesi teleotomatik ışın sinyallerinin lodos rüzgariyle radyomekanik güçsel etkiye dönüşmesiyle sızdık stada. o suçsuz, o günahsız insanları yoldan çıkardık. nankör, terörist ve provokatör olarak anılmalarına sebep olduk.
ben bütün pişmanlığımla meksika körfezi'nden yazıyorum bunları. yıldo da sanırım karayip korsanları ile pasifik'te yol almakta. umarım ki bütün o suçsuz ve günahsız insanlara bir şeycik olmaz ve umarım ki adalet mülkün temeli olur.
sağlıcakla kalınız adnan bey, 6 projenizle mesut ve bahtiyar olursunuz işallah...
evet efendim, artık adnan polat da konuştuğuna göre açıklamanın zamanı geldi. bütün o olayları biz yönettik: yıldo'yla ben! doğru, stada girecek paramız yoktu. ama oto sanayi'den telepati gücüyle stada bağlanarak bütün o protestoyu, ah'ı ve vah'ı; ıslık'ı ve yuh'u organize ettik. yıldo bana geldiğinde bunu başarabileceğimizi zannetmiyordum. ancak yıldo, kendisindeki telepatik gücün her şeyi başarabileceğini kanıtlayınca yapacak bir şey kalmadı. hemen karşımda hiçbir aygıt veya alet kullanmadan bir ev hanımına bağlanarak "aloo, ne koyiim?" diye sordu. "tarkan'dan bir şey gelse ya yıldo bey" dedi ev hanımı. "tarkan'dan mı, arkandan mı?" diyerek o pis kahkahasını da patlatınca yıldo, oto sanayi'nin yolunu tutmaktan başka çare kalmamıştı.
yıldo'nun "zınnn, zınnn" şeklinde sesler çıkararak stada bağlanışına da canlı tanık oldum. sonra ben de denedim ve alnımın ortasında parlayan "successful connection" yazısını görünce gözlerim de pırıl pırıl oldu. hemen harekete geçerek toki başkanı'nın konuşmasını değiştirdik. tamamen kontrolümüze giren toki'ci saçma sapan höykürmeye başlayınca yıldo taraftara sinyal göndererek ıslık ve yuh hareketini başlattı. hemen ardından başbakan stada girince volüm'ü son sese kadar açtık.
işte, bütün gerçekler budur. olay sonrası şişli cumhuriyet savcılığının bir grup mazlum hakkında "açılışına emek vermiş bir başbakanı, stadın açılış günü ıslıklamak ve yuhalamak" suçlamasıyla dar ağacına göndereceğini öğrenmemle birlikte yaşadığım derin suçluluk duygusuyla yazıyorum bunları. yıldo'yla ben, iki nankör kendini bilmez yüzünden, dış mihraklar tarafından kontrol edilen iki soysuz yüzünden suçsuz ve günahsız insanların acı çekmesine gönlüm daha fazla rıza göstermedi. hayır sayın adnan polat; stada 300 provokatör sızmadı. yıldo'yla ben sızdık! kızılötesi teleotomatik ışın sinyallerinin lodos rüzgariyle radyomekanik güçsel etkiye dönüşmesiyle sızdık stada. o suçsuz, o günahsız insanları yoldan çıkardık. nankör, terörist ve provokatör olarak anılmalarına sebep olduk.
ben bütün pişmanlığımla meksika körfezi'nden yazıyorum bunları. yıldo da sanırım karayip korsanları ile pasifik'te yol almakta. umarım ki bütün o suçsuz ve günahsız insanlara bir şeycik olmaz ve umarım ki adalet mülkün temeli olur.
sağlıcakla kalınız adnan bey, 6 projenizle mesut ve bahtiyar olursunuz işallah...
1988-89 sezonu sanırım galatasaraylı oluşumuzun tescillendiği yıldı. ali sami yen'in çok uzağında bir yerde sokaklara dökülmüş, deli gibi seviniyorduk. takımımız, avrupa şampiyon kulüpler kupası'nda yarı finale çıkmayı başarmış ilk türk takımı idi. coşkumuz binbeşyüz idi. o zamanlar televizyon'da bile nadir görürdük ali sami yen'i, yutkunarak izlerdik stad coşkusunu. küçüktük o zamanlar ama coşkumuz büyüktü. cevad'ıyla, tanju'suyla, cüneyt'i ve yusuf'uyla seviyorduk o takımı.
sonra yolumuz kesişti ali sami yen'le. yüzünü görüp, coşkusunu yaşama fırsatına da bulduk. öyle ömrümü geçirdiğim bir yer değildi elbet. toplasanız da 20-30 maça ancak gitmişliğim vardır. ne zaman beleş bir giriş buldum, o zaman aldım soluğu yanında.
ilk gittiğim maçta 5 yemiştik. chelsea, zola'nın önderliğinde sahadan silmişti bizi. hemen yanımda fenerbahçe teknik direktörü zeman oturuyordu. doğrusu ya, iyi başlamamıştım futbol yaşantıma. ama sonra işler düzelecek, üstüste 4. şampiyonluk ile uefa kupası da gelecekti.
2008 şampiyonluğunda mehmet bey'le katkımız küçümsenemez. o yıl, "gittiğimiz hiçbir maçta takım yenilmiyor" diyerek kaçırmadık hiçbir maçı. gerçekten de yenilmedi hiç galatasaray gittiğimiz maçlarda. bize saygısından dolayı, cadde tarafındaki kaleye attı gollerin çoğunu da. çünkü o kale hemen önümüzdeydi bizim.
son maça giderken o sene, "kiya hoca'm, olur mu sence?" demişti mehmet bey. "şu kayseri maçını alalım da" demiştim her zamanki temkinliliğimle. "sabri'ye de söyle, şut çekmesin, pas versin" dedim. maç öncesi şut çalışmasında bile kaleyi tutturamıyordu. hasan şaş bile daha iyiydi ondan. ama işte bana nispet yapıp 2 şutta iki gol yazdırdı sabri. sonrasında mehmet bey, içerde tv karşısında ben statta birbirimize telefonla bağlı olarak o geçmek bilmez dakikaları yaşadık. denizli'den gelen haber, ikinciliği kutlamaya hazırlanmış galatasaray camiasını göklere fırlattı. ve haklı bir gururu yaşadık şampiyonluktaki katkımız nedeniyle.
saymakla bitmez anılarım da yok orada. o büyük zaferlerin çoğunu da televizyon başında izledim. ama işte, yanından geçerken bile gururlanırdık ali sami yen'in. şimdi tarihe karışıyor o da. yaşantımızın bir çok nesnesi gibi, anılarda kalacak yalnızca. az ya da çok, iyi ya da kötü, anılarda yaşayacak.
hoşçakal ali sami yen, biz yine de mecidiyeköy'den gayrettepe'ye doğru yolumuz düştükçe gururlanacağız "burada ali sami yen vardı" diyerek. bütün o güzel yılları hatırlayıp, bir sigara tüttüreceğiz...
I
Bu sabah geldik ve iyi karşılanmadık, çünkü kumsalda bir sürü ölü adam ya da bir sürü ölü adam parçasıyla harap kamyon ve tanklardan başka kimse yoktu. Hemen her yandan kurşunlar geliyordu, laf olsun diye karışıklığın böylesinden hoşlanmam. Suya atladık, ama göründüğünden daha derindi, bir konserve kutusuna basıp kaydım. Tam arakamdaki delikanlının yüzünün dörtte üçünü, gelen bir mermi alıp götürdü., konserve kutusunu anı olarak sakladım. Yüzünün parçalarını miğferime koydum ve ona verdim, yaralarına baktırmaya gitti, ama yanlış yolu seçmişe benzer, çünkü boyunu geçecek kadar suya girdi, dipte kaybolmamasına yetecek kadar gördüğünü de sanmıyorum.
Sonra doğru yönde koştum ve suratımın ortasına bir bacak yemek için tam zamanında yetiştim. Herife haddini bildirmeye çalıştım, ama mayın, yola getirilmesi pek kolay olmayacak parçalar bırakmıştı geriye, ben de yaptığını görmezden geldim ve devam ettim.
On metre ötede, bir beton bloğun arkasında duran ve daha yukarıdaki bir duvar parçasına ateş eden üç delikanlının yanına vardım. Ter içinde ve sudan sırılsıklamdılar, ben de onlar gibi olmalıydım, onun için diz çöktüm ve ben de ateş ettim. Teğmen geri geldi, iki eliyle başını tutuyordu ve ağzından kırmızı bir şeyler akıyordu. Halinden memnun görünmüyordu, hemen, ağzı açık ve kolları önde, kuma uzandı. Kumu az kirletmemiş olmalı. Temiz kalan ender köşelerden biriydi.
Oradan, karaya oturan gemimizin önce sırılsıklam salak bir görünüşü vardı, sonra üstüne iki top mermisi düşünce gemiye benzer yanı da kalmadı. Bu hoşuma gitmedi, çünkü iki arkadaşım, atlamak için doğrulurken yedikleri kurşunlarla, hâlâ içindeydiler. Benimle ateş eden üçünün omuzuna vurdum ve onlara şöyle dedim: "Gelin, gidelim". Tabii onları öne geçirdim, iyi de yapmışım, çünkü birinciyle ikinciyi bize pusu kuran diğer ikisi avladı ve önümde yalnız biri kaldı, zavallı dostum, talihi yaver gitmedi, en kötüsünü haklar haklamaz, öteki, ben işini bitirmeden önce, onu öldürmeye yetecek zamanı buldu.
Duvar parçasının ardındaki bu iki itin bir mitralyözleri ve yığınla fişekleri vardı. Mitralyözü aksi yöne çevirdim ve tetiğe bastım, ama hemendurdum, çünkü kafamı ütülüyordu ve üstelik tutukluk yapmıştı. Yanlış yönde ateş etmemek için ayarlanmış olmalılar.
Orada rahatım yerinde sayılırdı. Kumsalın tepesinden, manzaradan yararlanılabiliyordu. Denizde, her yandan dumanlar çıkıyor ve su pek yükseğe fışkırıyordu. Büyük zırhlıların yaylım ateşinin parıltıları da görülüyor ve mermileri başların üstünden, havada oyulmuş bir pes ses silindiri gibi tuhaf, boğuk bir gürültü çıkararak geçiyordu.
Yüzbaşı geldi. Tam on bir kişi kalmıştık. Bunun fazla olmadığını, ama böyle idare edeceğimizi söyledi. Daha sonra tamamlandık. Şimdilik bize çukurlar kazdırdı; uyumak için sanıyordum, ama değilmiş, içlerine girip ateşe devam etmemiz gerekti.
Neyse ki ortalık aydınlanıyordu. Şimdi, gemilerden sürü sürü asker karaya çıkıyordu, ama balıklar karışıklığın acısını çıkarmak için bacaklarının aralarından sıvışıyordu, çoğu suya kapaklanıyor ve çılgınlar gibi hırlayarak kalkıyordu. Bazıları kalkmıyor ve dalgalara kapılarak uzaklaşıyordu, yüzbaşı hemen, yeniden takırdamaya başlayan mitralyöz yuvasını, tankın arkasında ilerleyerek etkisiz duruma getirmemizi istedi.
II
Sonra içerilere doğru yola çıktık ve eğiticilerin öğütleriyle, tatbikatlarda öğrendiğimiz şeyleri uygulamaya çalıştık. Mike'ın cipi biraz önce döndü. Kullanan Fred'di ve Mike iki parçaydı; Mike'la bir tele rastlamışlardı. Diğer ara*baların önünü çelik bir bıçakla donatıyorlar, çünkü ön cam kalkık gitmek için hava fazla sıcak. Hâlâ dört bir yandan ateş kusuyorlar ve keşif kolu üstüne keşif kolu çıkıyor. Biraz fazla hızlı ilerledik sanırım, ikmal bağlantısını korumakta güçlük çekiyoruz. Bu sabah en az dokuz tankımızı kullanılmaz duruma getirdiler, tuhaf bir de olay oldu, bir adamın roketatarı roketle birlikte fırladı gitti, adam da arkasından kayışa takılı kaldı. Kırk metreye yükselmeyi bekledi ve paraşütle indi. Takviye istemek zorunda kalacağız sanırım, çünkü bahçıvan makası şakırtısı gibi bir şey duydum, bizi artçı birliklerimizden kesip ayırmış olmalılar...
III
...Bu bana altı ay önce bizi artçı birliklerimizden kesip ayırdıkları günü hatırlatıyor. Şimdi iyice sarılmış olmalıyız, ama artık yaz geride kaldı. Neyse ki, hâlâ yiyecek bir şeyler bulunuyor, cephane de var. Her iki saatte bir nöbet devralmamız gerekiyor, yorucu olmaya başladı, ötekiler bizden aldıkları esirlerin üniformalarını çıkarıyor ve bizim gibi giyinmeye başlıyorlar, uyanık olmak zorundayız. Bunlar yetmiyormuş gibi, artık elektrik de kesik, dört bir yandan da kafamıza top mermileri iniyor. Şimdilik, artçı birliklerle bağlantıyı yeniden kurmaya çalışıyoruz; bize uçak göndermeleri gerek, sigara sıkıntısı başlıyor. Dışarıda gürültü var, bir şeyler hazırlanıyor olmalı, artık miğfer çıkarmaya bile zaman yok.
IV
Gerçekten bir şeyler hazırlanıyormuş. Dört tank neredeyse buraya kadar geldi. İlkini, çıkarken gördüm, hemen durdu. Bir el bombası, paletlerinden birini parçalamıştı, korkunç bir hurda gürültüsüyle birdenbire boşaldı, ama tankın topu bu kadarcık şey yüzünden tutukluk yapmadı. Bir alev makinesi kaptık; bu sistemin can sıkıcı yanı, alev makinesini kullanmadan önce tank tavanını yarmayı gerektirmesi, yoksa tank (kestane gibi) patlıyor ve içindeki herifler kötü kebap oluyor. Üç kişi, bir demir testeresiyle tavanı yarmaya giriştik, ama iki tank daha geliyordu, bunu yarmadan patlatmak gerekti.İkinci de patladı, üçüncü ise geri döndü, ama bu bir hileydi, çünkü geri geri gelmişti; bu yüzden kendisini izleyenlerin üstüne ateş ettiğini görmek bizi biraz şaşırtıyordu. Doğum günü armağanı olarak 88'lik on iki mermi gönderdi bize; yeniden kullanmak istiyorsak, evi baştan yapmamız gerekecek, ama bir başkasına taşınmak daha az zaman alacak. Sonunda bu üçüncü tankı, biri roketatarı hapşırık tozuyla doldurarak safdışı ettik, içerdekiler kafalarını zırhaöylesine vurdular ki, cesetten başka bir şey çıkmadı. Yalnız sürücü hâlâ bir parça yaşıyordu, ama kafasını direksiyona sıkıştırmış kurtaramıyordu, bu yüzden sapasağlam tankı bozmaktansa herifin kafasını kestik. Tankın arkasından, mitralyözlü motosikletliler, ortalığı harman yerine çevirerek geldiler, ama eski bir biçerdöver sayesinde hakkından gelmeyi başardık. Bu sırada, kafamıza da birkaç bomba, hatta uçaksavarlarımızın istemeden düşürdüğü bir uçak indi, çünkü genellikle tankları hedef alıyorlardı. Bölükten Sinon, Morton, Buck ve K.P.'yi kaybettik, geride diğerleri ve Slim'in bir kolu kaldı.
V
Hâlâ sarılıyız. Şimdi aralıksız yağmur yağıyor, iki günden beri. Damda her iki kiremitten biri eksik, ama damlalar tam gereken yere düşüyor, ıslandığımız söylenemez. Bunun daha ne kadar devam edeceğini kesinlikle bilmiyoruz. Keşifler sürüyor, ama eğitilmeden, periskoptan bakmak oldukça güç, bir çeyrek saatten fazla kafayı çamur içinde tutmak da yorucu. Dün bir başka keşif koluna rastladık. Bizden mi, yoksa karşı taraftan mı olduklarını bilmiyorduk, ama çamurun içinde ateş etmenin hiçbir tehlikesi yok, çünkü kimsenin zarar görmesi mümkün değil, tüfekler hemen dağılıyor. Bu çamur*dan kurtulmak için her şeyi denedik. Üstüne benzin döktük; yanarken kuru tuyor, ama sonra üstünden geçerken insanın ayakları pişiyor. Asıl çözüm sağlam toprağa ayak basana kadar kazmak, ama sağlam toprakta keşife çıkmak, çamurda çıkmaktan çok daha zor. Sonunda iyi kötü alışacağız. İşin can sıkıcı yanı, böylesine birikince gelgitlerin başlaması. Şimdilik idare eder, parmaklık hizasında, ne yazık ki birazdan yeniden birinci kata yükselecek, bu da hiç hoş değil.
VI
Bu sabah başıma pis bir iş geldi. Barakanın arkasındaki hangarda, ye rimizi kestirmeye çalıştıkları dürbünle pek iyi görülen iki herife iyi bir şaka hazırlamaktaydım. 81'lik küçük bir havanım vardı, onu bir çocuk arabasına yerleştiriyordum, Johnny de arabayı itmek için köylü kadın kılığına girecekti, ama önce havan ayağıma düştü; bu, şu sırada ikide bir başıma gelenlerden farklı değil, sonra da ayağımı tutarak yere serildiğim sırada havan ateş aldı ve şu kanatlı zamazingolardan biri gidip, ikinci katta Jada çalmakta olan yüzbaşının piyanosunun tam içinde patladı. Cehennemi bir gürültü koptu, piyano parçalandı, ama en kötüsü, yüzbaşının hiçbir şeyi, daha doğrusu sıkı vurmasını engelleyecek bir şeyi yoktu. Neyse ki, hemen ardından aynı odaya bir 88'lik düştü. Yerini ille atışın dumanından kestirdiklerini düşünmedi ve onu aşağı indirerek canını kurtardığımı söyleyip bana teşekkür etti; benim için bunun hiçbir önemi kalmamıştı artık, çünkü iki dişim kırılmıştı, üstelik bütün şişeleri piyanonun tam altındaydı.
Giderek daha sıkı sarılyoruz, kafamıza aralıksız bir şeyler yağıyor. Neyse ki hava açmaya, başlıyor, on iki saatte olsa olsa dokuz saat yağmur yağıyor; bir aya kadar uçakla destek göndereceklerini umabiliriz. Üç günlük yiyeceğimiz kaldı.
VII
Uçaklar bize paraşütle bir takım zamazingolar atmaya başlıyorlar. İlkini açınca düş kırıklığına uğradım, içinde bir sürü ilaç vardı. Onları, iki parça fındıklı çikolata, şu tayında verilen rezillikten değil, iyisinden, ve yarım matara konyak karşılığında doktora verdim, ama o da zararını ezik ayağımı düzelterek kapattı. Konyağı ona geri vermem gerekti, yoksa şu sırada tek ayaklı olacaktım. Yukarda yeniden homurtular başlıyor, bulutlar azıcık aralandı, yine paraşüt gönderiyorar, ama bu kez gelenler adam galiba.
VIII
Gelenler adammış. İkisi pek matrak. Bütün yolu, birbirlerine judo oyunları yaparak, yumruklar atarak, koltukların altında yuvarlanarak aşmışa benziyorlar. Aynı anda atladılar ve birbirlerinin paraşüt iplerini bıçakla kesmece oynadılar. Ne yazık ki rüzgâr onları ayırdı, o zaman, oyunu tüfek atışlarıyla sürdürmek zorunda kaldılar. Bu kadar keskin nişancılara çok az rastladım. Şu sırada onları gömüyoruz, çünkü biraz yüksekten düştüler.
IX
Sarılıyız. Tanklarımız geri geldi ve ötekiler karşı koyamadı. Ayağım yüzünden adamakıllı çarpışamadım, ama arkadaşlara cesaret verdim. Pek coşturucuydu. Pencereden iyi görüyordum ve dün gelen paraşütçüler şeytanlar gibi çırpmıyordu. Şimdi kestane rengi üstüne sarılı yeşilli paraşüt ipeğinden bir fularım var, sakalımın rengiyle iyi gidiyor, ama yarın hava değişimine, çıkacağım için tıraş olacağım. Öylesine çoşmuştum ki, birini ıskalayan Johnny'nin kafasına bir tuğla salladım, şimdi iki dişim daha eksik. Bu savaş dişlere hiç yaramıyor.
X
Alışkanlık duyuları köreltiyor. Bunu Hugue'tte'e -öyle adları var ki- Kızılhaç Merkezinde dans ederken söyedim, o da karşılık verdi: "Siz bir kahramansınız", ama ince bir yanıt bulmaya fırsatım olmadı, Çünkü Mac omuzuma vurdu, o zaman kızı ona bırakmak zorunda kaldım. Ötekiler kötü konuşuyor, orkestra da çok hızlı çalıyordu. Ayağım beni hâlâ bir parça rahatsız ediyor, ama on beş gün sonra tamam, hareket ediyoruz. Bizim kızlardan biriyle yetindim, gelgelelim üniforma kumaşı çok kalın, bu da duyuları köreltiyor. Burada çok kız var, her şeye rağmen kendilerine söyleneni anlıyorlar, bu da yüzümü kızarttı, ama onlardan pek iş çıkacağı yok. Dışarı çıktım, hemen bir sürü başka kız buldum, aynı cins değil, daha anlayışlı, ama en ucuzu beş yüz frank, o da yaralı olduğum için. Tuhaf şey, bunlar Alman ağzıyla konuşuyor.
Sonra Mac'ı kaybettim ve çok konyak içtim. Bu sabah, başımda, M.P.'nin vurduğu yerde müthiş bir ağrı var. Hiç param kalmadı, çünkü sonunda bir İngiliz subayından Fransız sigaraları satın aldım, canıma okudular. Biraz önce attım, mide bulandırıcı bir şey, elinden çıkarmakla akıllılık etti.
XI
Kızılhaç mağazasından, içine sigara, sabun, şekerleme ve gazete koyulan bir kutuyla çıktığınız zaman, sokakta sizi gözleriyle izliyorlar, anlamıyorum neden, çünkü kuşkusuz konyaklarını bunarı satın alabilecek kadar pahalıya satıyorlar, üstelik kanlarım da bedava vermiyorlar. Ayağım neredeyse ta*mamen iyileşti. Burada daha uzun zaman kalacağımı sanmıyorum. Biraz çıka*bilmek için sigaraları sattım, sonra da Mac'ı tırtıkladım, ama peşini kolay kolay bırakmıyor. Kafam bozulmaya başlıyor. Bu akşam Jacqueline'le sine*maya gidiyorum, ona dün akşam kulüpte rastladım, ama akıllı olmadığını sa*nıyorum, çünkü her seferinde elimi itiyor ve dans ederken hiç kıvırmıyor. Buradaki askerler tüylerimi diken diken ediyor, çok hırpaniler ve aynı üni*formayı taşıyan iki asker bulmak olanaksız. Her neyse, bu akşamı beklemek*ten başka yapacak şey yok.
XII
Yine buradayım. Her şeye rağmen şehirde canımız daha az sıkılıyordu. Çok yavaş ilerliyoruz. Topçu ateşinin her sona erişinde, bir keşif kolu çıkarılıyor ve her defasında keşif kolundaki adamlardan biri, bir avcı eri tarafından vurulmuş dönüyor. Bunun üzerine topçu ateşi yeniden başlıyor, uçaklar gönderiliyor, her şeyi yerle bir: ediyorlar ve iki dakika sonra avcı erleri yeniden ateş açıyorlar. Şu sırada uçaklar geri dönüyor, yetmiş iki tane saydım. Pek büyük değiller, ama köy küçük. Buradan bombaların döne döne düştükleri görülüyor, güzel toz bulutları kaldırarak, biraz boğuk bir gürütü çıkarıyorlar. Yeniden saldırıya geçeceğiz, ama önce bir keşif kolu göndermek gerekiyor. Ne talih, keşif kolundayım. Yaya yürünecek aşağı yukarı bir buçuk kilometre var, bu kadar uzun yürümekten hoşlanmıyorum, ama bu savaşta fikrimiz hiç sorulmuyor. İlk evlerin yıkıntıları arkasına yığılıyoruz, köyün bir ucundan öteki ucuna tek evin ayakta kaldığım sanmıyorum. Pek oturan da kalmışa benzemiyor, gördüklerimiz de suratlarını asıyor, suratları kalmış*sa, ama onları evleriyle kurtarmak için adamlarımızı kaybetme tehlikesini göze alamayacağımızı anlamaları gerek; dörtte üçü hiçbir özelliği olmayan eski püskü evler. Üstelik, bu onlar için ötekilerden kurtulmanın tek yolu. Zaten bunu genellikle anlıyorlar, bazıları bunun tek yol olmadığını düşünseler bile. Sonunda, bu kendi sorunları, belki de evlerine düşkündüler, ama evle*rinin şimdiki durumuna bakılırsa düşkünlükleri mutlaka azalmıştır.
Keşfe devam ediyorum. Yine en arkadayım, bu daha ihtiyatlı, en öndeki az önce su dolu bir bomba çukuruna düştü. Miğferi sülükle dolu çı*kıyor, iyice sersemlemiş iri bir balığı da yanında getirdi. Dönerken, Mac ona selam vermesini öğretti, cikleti de sevmiyor.
XIII
Jacqueline'den bir mektup aldım, postaya atması için bir başka askere vermiş olmalı, çünkü bizim zarflardan birinin içindeydi. Gerçekten tuhaf bir kız bu, ama herhalde bütün kızların alışılmamış düşünceleri var. Dünden beri biraz geriledik, ama yarın yeniden ilerliyoruz. Hep baştan aşağı yı*kılmış aynı köyler, insana efkâr basıyor. Yepyeni bir radyo bulduk. Çalıştırmayı deniyorlar, bilmem bir mum parçası bir lambanın yerini gerçekten tutar mı? Sanırım evet. Chattanooga çalıyor, oradan ayrılmadan biraz önce bu parça eşliğinde Jacqueline'Ie dans ettim. Zamanım kalırsa ona cevap ve*receğimi sanıyorum. Şimdi de Spike Jones; bu müziği de severim, her şeyin sona ermiş olmasını pek isterdim, gidip sarı mavi çizgileri olan sivil bir kravat satın almak için.
XIV
Birazdan hareket ediyoruz. Yine cephenin hemen yakınındayız ve top mermileri yeniden düşmeye başlıyor. Yağmur yağıyor, hava çok soğuk de*ğil, cip iyi gidiyor. Yaya devam etmek için cipten ineceğiz.
Sonun yaklaştığı söyleniyor. Bunu nereden anladıklarını bilmiyorum, ama en kolay yoldan bu işten sıyrılmayı isterim. Hâlâ kenarda köşede sıkı çarpı*şılan yerler var, neler olacağı kestirilemez.
On beş gün sonra yeni bir iznim var, Jacqueline'e beni beklemesini yazacağım. Belki bunu yapmakla hata ettim, yakayı ele vermemek gerek.
XV
Hâlâ mayının üstünde ayaktayım. Bu sabah keşfe çıkmıştık ve her zamanki gibi en arkada yürüyordum, hepsi yanından geçti, ama ben ayağımın altında tıklamayı duydum ve orada çakıldım kaldım. Ancak ayağınızı kaldırdığınız zaman patlıyorlar. Ceplerimde ne varsa ötekilere attım ve çekip gitmelerini söyledim. Yapayalnızım. Dönmelerini beklemem gerek, ama dönmemelerini söyledim, kendimi yüzü koyun yere atmayı deneyebilirim, ama bacaksız yaşamaya dayanamazdım... Yalnız not defterimle kalemim bende. Ayak değiştirmeden önce onları fırlatacağım ve bunu mutlaka yapmam gerek, çünkü savaştan usandım, çünkü bacağım karıncalanmaya başlıyor.
Les Fourmis
Fransızcadan çevirenler:
Cemal AKAL
Engin ÖZDEN
[caption id="attachment_490" align="alignnone" width="600" caption="The Fortune Teller (Falcı), Caravaggio (1594–95; Canvas; Louvre)"]
[/caption]
macar falcıyı başıma aysun hanım musallat etti. allandırdı ve ballandırdı, her şeyi biliyor, her şeyi görüyor dedi. o anlattıkça benim gıcığım artıyordu macar falcıya. sinsi planlar kafamdan geçip duruyordu. sonunda dayanamayıp, "aysun hanım, beraber gidelim şu macar'a bir gün" deyiverdim. elbette bu sinsi planımı yaşama geçirmek için ilk adımdı. macar falcıyı madara etmek heyecanı bütün vücudumu sarmıştı.
derhal hazırlanmalıydım. önce avcılar tarafına gitmem gerekiyordu. orada silah market'inin kapısına büyük bir bez afiş asmışlardı, görmüştüm: "ARADIĞINIZ HER ŞEY VE DAHA FAZLASI" yazmışlardı. demek ki aradığım şey ordaydı, hatta fazlası bile. gerçi kıtalar arası nükleerli balistikli füze aramıyordum ama yine de seçeneğin çok olması iyiydi. bu "DAHA FAZLA" sözü olmasa reklamcılar ne yer, ne içerdi, onu da düşünecek değildim bu durumdayken. şimdi gerekli ekipmanı toplamak ve taksi şöförü'ndeki robert de niro hesabı olaya hazırlanmak her şeyden önemliydi. yine de daha fazlasını bulmuşken eve bir kıtalar arası füze yerleştirmek de akıllıca olabilirdi. hem belki 2 alıp 1 ödeyebilirdim, kredi kartına 12 taksit yaptırıp, ödemeye 2 ay sonra da başlayabilirdim. silah market'te her şeye hazırlıklı olmak gerekirdi, insanın yolu her gün düşmüyordu sonuçta oraya.
sonuçta ekipmanı tamamlamış ve heyecanla aysun hanım'ın arayacağı günü beklemeye başlamıştım. fala inanmayacaktım ama falsız da kalmayacaktım. ayna karşısına geçip prova ediyordum sinsi planımı. tıpkı taksi şöföründeki robert de niro gibi. "her şeyi bildin macar falcısı, ama bunu bilemedin" diyerek silahı doğrultuyor ve yüzüne inen şaşkınlık ve korkuyu izlemeye doyamıyordum kurbanımın. kara irbam'ın şiiri ile birlikte keyfime diyecek yoktu:
Falıma bakma o noksan kalsın
Bırak şu fincanı hey Falcı teyze
Yarınımı bilme kadere kalsın
Bırak şu fincanı hey Falcı teyze
böylelikle yola koyulduk aysun hanım'la. bu çok iyi bir şeydi, yanımda bir kadınla fazla dikkat çekmeyecektim macar falcıya giderken. beklediğim kadar etkileyici bulmadım doğrusu falcıyı evine vardığımızda. iki adet sarı saçlı ve yeşil gözlü çocuk ortalıkta dönüp duruyordu. biraz hayal kırıklığı yaşamıştım, falcıya değil de komşuya misafirliğe gitmiş gibiydik. sonunda evin büro olarak kullanılan odasına geçtiğimizde motivasyonumu yeniden kazandım. önce aysun hanım baktırdı falına, sonra da ben geçtim karşısına hınzır bir ifade yüklü suratımla. anlatmaya başladı falcı, çok şey bildi belki de gerçekten,çünkü ben heyecanla terliyor ve onu dinlemiyordum. az sonra olacakları düşündükçe de için için keyif basıyordu her yanımı. herşeyi anlattıktan sonra "iri, kocaman gözleri olan bir kadın görüyorum" dedi, "uzak dur ondan, yoksa hayatını mahvedecek!"
"biliyor musunuz" dedim, "herkes hakkında çok şey biliyorsunuz belki ama kendi geleceğiniz hakkında hiçbir şey bilmiyorsunuz!" "neden ki?" dedi macar falcı. "işte bu yüzden" dedim, cebimdeki silahı çıkarıp ona doğrulturken. gülümsedi ve eteğinde sakladığı silahı benden evvel ateşledi. gözlerine baktım düşmeden önce, iri ve kocamandı ve ben hemen karşısındaydım o gözlerin.
gerçekten fala inananlar, inanmayanlardan üstündür. en azından yaşamlarına devam ederler iyi kötü. benim gibi toprağın altından yazmak zorunda kalmazlar böyle...
macar falcıyı başıma aysun hanım musallat etti. allandırdı ve ballandırdı, her şeyi biliyor, her şeyi görüyor dedi. o anlattıkça benim gıcığım artıyordu macar falcıya. sinsi planlar kafamdan geçip duruyordu. sonunda dayanamayıp, "aysun hanım, beraber gidelim şu macar'a bir gün" deyiverdim. elbette bu sinsi planımı yaşama geçirmek için ilk adımdı. macar falcıyı madara etmek heyecanı bütün vücudumu sarmıştı.
derhal hazırlanmalıydım. önce avcılar tarafına gitmem gerekiyordu. orada silah market'inin kapısına büyük bir bez afiş asmışlardı, görmüştüm: "ARADIĞINIZ HER ŞEY VE DAHA FAZLASI" yazmışlardı. demek ki aradığım şey ordaydı, hatta fazlası bile. gerçi kıtalar arası nükleerli balistikli füze aramıyordum ama yine de seçeneğin çok olması iyiydi. bu "DAHA FAZLA" sözü olmasa reklamcılar ne yer, ne içerdi, onu da düşünecek değildim bu durumdayken. şimdi gerekli ekipmanı toplamak ve taksi şöförü'ndeki robert de niro hesabı olaya hazırlanmak her şeyden önemliydi. yine de daha fazlasını bulmuşken eve bir kıtalar arası füze yerleştirmek de akıllıca olabilirdi. hem belki 2 alıp 1 ödeyebilirdim, kredi kartına 12 taksit yaptırıp, ödemeye 2 ay sonra da başlayabilirdim. silah market'te her şeye hazırlıklı olmak gerekirdi, insanın yolu her gün düşmüyordu sonuçta oraya.
sonuçta ekipmanı tamamlamış ve heyecanla aysun hanım'ın arayacağı günü beklemeye başlamıştım. fala inanmayacaktım ama falsız da kalmayacaktım. ayna karşısına geçip prova ediyordum sinsi planımı. tıpkı taksi şöföründeki robert de niro gibi. "her şeyi bildin macar falcısı, ama bunu bilemedin" diyerek silahı doğrultuyor ve yüzüne inen şaşkınlık ve korkuyu izlemeye doyamıyordum kurbanımın. kara irbam'ın şiiri ile birlikte keyfime diyecek yoktu:
Falıma bakma o noksan kalsın
Bırak şu fincanı hey Falcı teyze
Yarınımı bilme kadere kalsın
Bırak şu fincanı hey Falcı teyze
böylelikle yola koyulduk aysun hanım'la. bu çok iyi bir şeydi, yanımda bir kadınla fazla dikkat çekmeyecektim macar falcıya giderken. beklediğim kadar etkileyici bulmadım doğrusu falcıyı evine vardığımızda. iki adet sarı saçlı ve yeşil gözlü çocuk ortalıkta dönüp duruyordu. biraz hayal kırıklığı yaşamıştım, falcıya değil de komşuya misafirliğe gitmiş gibiydik. sonunda evin büro olarak kullanılan odasına geçtiğimizde motivasyonumu yeniden kazandım. önce aysun hanım baktırdı falına, sonra da ben geçtim karşısına hınzır bir ifade yüklü suratımla. anlatmaya başladı falcı, çok şey bildi belki de gerçekten,çünkü ben heyecanla terliyor ve onu dinlemiyordum. az sonra olacakları düşündükçe de için için keyif basıyordu her yanımı. herşeyi anlattıktan sonra "iri, kocaman gözleri olan bir kadın görüyorum" dedi, "uzak dur ondan, yoksa hayatını mahvedecek!"
"biliyor musunuz" dedim, "herkes hakkında çok şey biliyorsunuz belki ama kendi geleceğiniz hakkında hiçbir şey bilmiyorsunuz!" "neden ki?" dedi macar falcı. "işte bu yüzden" dedim, cebimdeki silahı çıkarıp ona doğrulturken. gülümsedi ve eteğinde sakladığı silahı benden evvel ateşledi. gözlerine baktım düşmeden önce, iri ve kocamandı ve ben hemen karşısındaydım o gözlerin.
gerçekten fala inananlar, inanmayanlardan üstündür. en azından yaşamlarına devam ederler iyi kötü. benim gibi toprağın altından yazmak zorunda kalmazlar böyle...
karşımda dolunay, aklımda sen
lodos rüzgarıdır usulca esen
sen hep uçarı, hep öyle şen
çile, senin bize bıraktığındır
ucu bulamadım, bu bir kördüğüm
senin hayalindir benim gördüğüm
bir zamanlar kıyısında yüzdüğüm
o derin nehir senin aktığındır
kiya bu yollarda şol neler gördü
anladı üçü beşi, ikiyle dördü
gör ki başımıza gör neler ördü
ince nakışlarla, senin tığındır
Sevda - Ele Deme[caption id="attachment_603" align="alignnone" width="549" caption="niyork atatürk bulvarı'ndaki pilavcı, istanbul'daki orijinallerini aratmıyor."]
[/caption]
ye ye ye, bi geceyi de huzurlu geçirmek nasip olmayacak mı arkadaş? dakka geçmeden ortalık karıştı işte. haa, diyceksiniz ki harlem'in cafcaflı yerlerinden çıkmazsan böyle olur işte. tamam da kardeşim insana da hareket, bünyeye de andrenalin lazım bi yerde. şu bira şişelerini toplamak için dönüp duran ihtiyara da gıcık oldum. musallat oldu başıma, iki de bir gelip gereksiz geyiğin dibine vuruyor. ama gürültüyü o koparmadı, taksi durağının berisine park edip müşteri bekleyen taksicinin üzerine çullanan durak taksicileri kopardı. hani manzarayı görseniz, taksici taksiciye bunu yaparsa insan insana ne yapmaz dersiniz. haa, sizi bilmem de ben aynen öyle dedim. bu durak taksicilerinin içinde birisi var ki, kudurmuş gibi saldırıyor garibana. küfürün biri bin para. az sonra levyeler, sopalar havada uçuşacak gibi duruyor. ama yok, diğer taksici pabuçun pahalı olduğunu gördü ve yavaş yavaş sürmeye başladı arabasını. giderken de "o küfürleri götüne sokcam senin" demeyi ihmal etmedi tabi.
işte bizim şişe toplayıcısı ihtiyarın gözünün parlaması bu sayede oldu: "sokar tabi abicim, baksana, it gibi saldırıyor adamın üzerine. ben gözümle gördüm. adamı masaya yatırıp hayvan gibi kestiler kafasını. 75'te, şişli'de bir meyhanede." "olabilir" dedim, "yapabilir yani." "yok yok" dedi adam, "bak şimdi, bunun kolu bacağı kesik bedenini buralarda bulursan şaşırma sakın, yapar abi, adama yapmadığını bırakmadı ki." "tamam abi" dedim, "yapsın, bana ne?" "bak" dedi eleman, "bunun gibiler çok geçti benim elimden, 71'de edirne'de askerken." "geçmiştir abi" dedim. "bak dinle, getiriyorlardı bunun gibi itleri. soruyordum konuşacak mısın diye. konuşmayacağım deyince ağzına kalın bir demir çubuk tıkayıp döküyordum tuzruhunu. kıvranıyordu bu böyle [taklidini yapıyor adamın] konuşacak mısın diyorum, yok diyor, basıyorum siyanürü ağzına. aynen it gibi titreyerek ölüyordu bunun gibiler." gideceği yok adamın, coşmuş bir kere. "71 darbesi olmuş, o zaman çavuşum, kim ne diyebilir askere. aynen kamyonla götürüp meriç'e döküyorduk bunun gibi köpekleri." işte o sıra nerden çıktıysa bir şişe toplayıcısı adam daha geldi. bu sırada kopan gürültüyü de bu bizim "it temizleyicisi" çıkardı. küfürün bini bin para diğer şişeciyi kovmaya çalışıyor mekandan. o esnada bunu tanıyanlar da geldi, kalabalıklaştılar. diğeri pabucun pahalı olduğunu görünce yaylanmaya başladı tabi. ancak giderken de "o küfürleri sana yedireceğim" dedi. ben de ortamdan hızla uzaklaşırken, "yedirir tabi abicim" dedim. "görmedin mi nasıl it gibi saldırdı adama!" ee, nohutlu pilava n'oldu dediğinizi duyar gibiyim. ulen sizde de azıcık akıl yok ha! kim bulmuş niyork'ta nohutlu pilavı da ben bulacağım. hadin, başka kapıya...
ye ye ye, bi geceyi de huzurlu geçirmek nasip olmayacak mı arkadaş? dakka geçmeden ortalık karıştı işte. haa, diyceksiniz ki harlem'in cafcaflı yerlerinden çıkmazsan böyle olur işte. tamam da kardeşim insana da hareket, bünyeye de andrenalin lazım bi yerde. şu bira şişelerini toplamak için dönüp duran ihtiyara da gıcık oldum. musallat oldu başıma, iki de bir gelip gereksiz geyiğin dibine vuruyor. ama gürültüyü o koparmadı, taksi durağının berisine park edip müşteri bekleyen taksicinin üzerine çullanan durak taksicileri kopardı. hani manzarayı görseniz, taksici taksiciye bunu yaparsa insan insana ne yapmaz dersiniz. haa, sizi bilmem de ben aynen öyle dedim. bu durak taksicilerinin içinde birisi var ki, kudurmuş gibi saldırıyor garibana. küfürün biri bin para. az sonra levyeler, sopalar havada uçuşacak gibi duruyor. ama yok, diğer taksici pabuçun pahalı olduğunu gördü ve yavaş yavaş sürmeye başladı arabasını. giderken de "o küfürleri götüne sokcam senin" demeyi ihmal etmedi tabi.
işte bizim şişe toplayıcısı ihtiyarın gözünün parlaması bu sayede oldu: "sokar tabi abicim, baksana, it gibi saldırıyor adamın üzerine. ben gözümle gördüm. adamı masaya yatırıp hayvan gibi kestiler kafasını. 75'te, şişli'de bir meyhanede." "olabilir" dedim, "yapabilir yani." "yok yok" dedi adam, "bak şimdi, bunun kolu bacağı kesik bedenini buralarda bulursan şaşırma sakın, yapar abi, adama yapmadığını bırakmadı ki." "tamam abi" dedim, "yapsın, bana ne?" "bak" dedi eleman, "bunun gibiler çok geçti benim elimden, 71'de edirne'de askerken." "geçmiştir abi" dedim. "bak dinle, getiriyorlardı bunun gibi itleri. soruyordum konuşacak mısın diye. konuşmayacağım deyince ağzına kalın bir demir çubuk tıkayıp döküyordum tuzruhunu. kıvranıyordu bu böyle [taklidini yapıyor adamın] konuşacak mısın diyorum, yok diyor, basıyorum siyanürü ağzına. aynen it gibi titreyerek ölüyordu bunun gibiler." gideceği yok adamın, coşmuş bir kere. "71 darbesi olmuş, o zaman çavuşum, kim ne diyebilir askere. aynen kamyonla götürüp meriç'e döküyorduk bunun gibi köpekleri." işte o sıra nerden çıktıysa bir şişe toplayıcısı adam daha geldi. bu sırada kopan gürültüyü de bu bizim "it temizleyicisi" çıkardı. küfürün bini bin para diğer şişeciyi kovmaya çalışıyor mekandan. o esnada bunu tanıyanlar da geldi, kalabalıklaştılar. diğeri pabucun pahalı olduğunu görünce yaylanmaya başladı tabi. ancak giderken de "o küfürleri sana yedireceğim" dedi. ben de ortamdan hızla uzaklaşırken, "yedirir tabi abicim" dedim. "görmedin mi nasıl it gibi saldırdı adama!" ee, nohutlu pilava n'oldu dediğinizi duyar gibiyim. ulen sizde de azıcık akıl yok ha! kim bulmuş niyork'ta nohutlu pilavı da ben bulacağım. hadin, başka kapıya...
ayrıntılarda gizlenen insan portreleri - 1
evet efendim, atalarımız boş yere nefeslerini tüketmedikleri gibi boş yere de boş laf etmemişlerdir. nitekim "gerçekler ayrıntılarda gizlidir" tarzındaki laforizma bir atasözü değilse bile atasözünden çok daha değerlidir yeri geldiğinde. işte bu bölümde her gün belki de yüzlerce kez karşılaşıp da görmezden geldiğimiz insan portrelerine zoom tutacak ve o kahraman kişilerin acılarına ve sevinçlerine ortak olacağız. arada yemeklerine de ortak ederlerse bu yiğit kişiler bizleri, çok müteşekkir kalırız. ama etmezlerse de canları sağolsun, bu dünyada olduklarını bilmek bize yeter.
evet, ilk portremize geçelim:
son düzlükte otobüsü kaçıran adam
ah efendim, size ne desem bilmem. hani dünyada yüreciğimi paralayan bir şey varsa işte o da bu "son düzlükte otobüsü kaçıran adam"dır. düşünün, taa nirelerden koşup gelmiş, kendini bir anda araçların ortasına atarak can havliyle karşıya geçmiş ama işte o son 2-3 adımda otobüsün hareketine mani olamamış o insan, işte o yürekli kişi, hangi insan evladının taaa yüreğinin derinliklerine dokunmaz, söyleyin!
hani karşıdan doğru koşmasa da otobüse paralel koşsa var ya, el kol edip dikiz aynasından görüntülenebilecek ve büyük ihtimalle durdurabilecektir otobüsü ama onun şansı doğuştan yaver gitmemiştir zaten. karşıdan karşıya bodoslama geçerken ezilmediğine dua etse yeter de artar bile.
bakın bu "son düzlükte otobüsü kaçıran adam olmak" hiç de sanıldığı kadar kolay değildir. hani giden otobüsün ardından "hay anayın te encüğüne..." diye küfretmek bir nebze nefsi rahatlatabilir. ancak hemen ardından kendisine yönelmiş gözleri ile durak sakinleri ile karşılaşmak, kaçınılmaz bir sondur. hani az biraz nefes nefese kalması da önemli değildir ama işte şimdi kendisinde toplanmış bu çift gözler topluluğu ne düşünmektedir bilmiyor mudur bu yiğit kişi? herkesin kahramanı o anda o olmuştur birden. hani otobüsten umudu kesip de en azından durağa biraz sakin girse bütün bu sorunlar yaşanmayacaktır. ama işte o son 2-3 adım, bütün durağın ilgisini geri dönülmez bir biçimde bu adem evladına çevirmiştir. şimdi, her ne kadar aralarında konuşmasalar bile akıllarından geçirdikleri herhalde şudur: "vah vah, gencecik de oğlan, nasıl da kaçırdı 2 adımda arabayı, tüüü! acaba bir sonraki arabayı mı bekleyecek, yoksa o yönde bir otobüse binip aktarma mı yapacak?"
ohhh, işte durak bekleyenine de mevzu çıkmıştır şimdi. acaba ne yapacak son düzlükte otobüsü kaçıran adam? hani bu sersem bekleyenlerin böyle üzerinde düşündüklerini bilmese hiç kuşku yok yarım saat sonraki arabayı bekleyecektir bizimki. ama işte, bütün durağın ilgisi üzerindeyken aklıselim bir karara varmak da mümkün değildir. hatta durak bekleyenlerinin çoğu bekledikleri otobüslere binip gitmiş ve onların yerine yeni bekleyenler gelmiş olsalar bile bu bizim zavallı son düzlükte otobüsü kaçıran adam, yine de herkesin mevzuyu bildiğini düşünür. o sırada orda ortak hafıza kol gezinmektedir ve kusura bakmayın ama son düzlükte otobüsü kaçıran kişiyi faka bastırmak hiç de kolay değildir.
işte bu yiğit kişi, yalnızca durak bekleyenlerine olan saygısından dolayı ve aslında hiç de acelesi yokken binip gider o yönde ilk gelen otobüse. yüreği elvermez bu kadar insan işlerini güçlerini bırakıp kendisini düşünsünler. hani o son düzlükte kaçırdığı otobüs aslında ve gerçekte bu yiğit delikanlıyı kaçırmıştır. işte o kendisine yakışan bir vakar içinde gelen ilk otobüse binmektedir ve aktarma parası da durak bekleyenlerine feda olsundur.
güle güle son düzlükte otobüsü kaçıran adam, kalbimize kattığın sıcaklık ve yüzümüze kattığın azıcık tebessüm için sana ne kadar teşekkür etsek azdır. işlerin yolunda gitsin babayiğit kişi!.
mektup soundcloud.com'dan geldi. yüklediğim bir şarkıya copyright itirazı yapılması üzerine yayından kaldırıldığını bildiriyordu kısaca. durum sinirimi bozmakla kalmadı, bir süredir üzerinde düşündüğüm "ne işe yarar bu copyright?" sorusunu da tartışmaya açmama neden oldu.
bizde telif hakkı denilen ve orijinalinde kopyalama hakkı (kopya edinme de dahil) olarak bilinen bu olayın şöyle bir açıklaması var: efendim, adam sanatçı ya, hee, işte üretiyor ya, ee, işte rahatlıkla üretimine devam edebilmesi için boş zamana ve kafa rahatlığına ihtiyacı var ya, dee, işte o yüzden bu sanatkâr'ın yarattığı eserlerden geçinebilmesi gerekir ki bunları yapabilsin. tabi, bu kabaca bir açıklama, işin içine bu kişinin birlikte çalıştıkları kimselerin geçimlerinden tutun da, üretim masraflarına kadar her şey sokulabilir. durum biraz aristokrasi veya burjuvazinin desteğiyle üretimini garantiye alan sanatkâr'ın, kopyalama teknikleri geliştikçe kendi başına bağımsız üretimi için gayet açıklanabilir bir yöntem olarak görünüyor. ancak tabi ki tekelleşme boyutunda iş, yine dönüp dolaşıp asıl olarak yapım ve dağıtım tekellerinin kârlarıyla ilgili bir çerçeveye sıkışıyor. böylelikle kültür ürünü, varil başına fiyatı belirlenen bir meta'dan öte bir şey olamıyor.
bu çerçevede "kültür ihraç eden ülkeler topluluğu" (bu pazardan en fazla payı abd almak üzere) bu copyright mevzuunu bir cendere haline getiriyorlar hem kullanıcılar hem de ithalatçı ülkeler için. kullanıcının ürüne ulaşması sorunu ayrı olmak üzere, hali hazırda diğer ülkelerden sırf copyright mevzusundan dolayı bu ihracatçı beylerin kasasına ciddi miktarda para giriyor. kültür ürünlerine yazılım ve diğer ürünleri de eklediğimizde copyright pazarının boyutu oldukça büyüyor. nitekim, (yanlış hatırlamıyorsam) 2001 senesinde yapılan dünya ekonomik forumu'nda hindistan'ın başını çektiği bazı ülkeler, konuyu dillendirip telif ücretlerinin makul düzeye çekilmesi ve bu olana kadar da korsan yayınlarla mücadele konusunda isteksiz davranacaklarını bildirdiler. tabi bu çıkış, en büyük tüccar abd'nin sert direnişiyle karşılaştı ve bir daha da gündeme gelmedi.
öte yandan konu biraz çetrefilli. örneğin, hiçbir kazanç sağlamadan bir internet sitesine şarkı ekleyen ve yine bir kazanç sağlamadan yalnızca dinleyen kullanıcılar için copyright gerçekten saçma bir durum oluşturuken, bu paylaşımı ciddi bir kazanca dönüştüren site sahibinin durumu ayrı bir sıkıntı yaratıyor. yine de kullanıcılar, kendi paylaşım yöntemlerini geliştirerek bu durumu bertaraf edebiliyorlar. yine bu sayede, dünyanın her yanından her türlü üretime ulaşma olanağı oluşuyor. bu, çoğu zaman üreten olarak sanatkâr'ı herhangi bir zarara sokmadığı gibi, daha geniş bir tanınmışlık olanağı da sağlıyor. ancak yapım ve dağıtım tekelini elinde tutan beyler, kâr'dan yapacakları zararın boyutuyla ilgileniyorlar sadece.
bu konuda geçenlerde ilginç bazı gelişmeler de yaşadık. müyap'ın başvurusu üzerine myspace ve last.fm'e türkiye'den erişim engellendi bir süre. müyap'ın başında ise, eski "paylaşımcılarımızdan" bülent forta oturuyordu. merakım şu yönde ki, forta'yı müzik üreticisi yapan ve ada müzik'in adını duyurmasında en büyük pay sahibi olan onlarca kasetlik "dünya demokrasi şarkıları" serisi için kendileri tek kuruş telif ödemiş midir?
merak ettiğim bir diğer konu da lily allen'i kim susturdu? nitekim 2 sene evvel blog'unda "artık bu copyright mevzusunu yeniden tartışmanın zamanı geldi" diye yazan allen, kısa bir süre sonra blogunu kapatıverdi. tabi, komplo teorisine memleketten bolca aşina olduğumuz için hemen plak tekellerinin bu işin arkasında olduğu kanısına kapıldım :) işin şakası bir yana, bu tanınmışlıktaki bir şarkıcının ve bu sistemden gerçekten kâr eden birinin bu belirlemesi oldukça önemliydi. ancak bakalım bu tartışma hangi baharda başlayacak?
telif hakkı denilince halk ozanımın hüseyin çırakman'ın öyküsüyle konuyu kapatalım. çırakman'ın öyküsü, olaydaki çetrefili bir kez daha gözler önüne seriyor. "bugün bize hoşgeldiniz erenler" isimli türküsü hemen her gün trt'de çalınan çırakman'a akıl veriyorlar yıllar evvel, "yahu sen burda sersefilsin, türkülerin her yerde çalınıyor. git paranı istesene." çırakman varıyor trt'nin kapısına; telifini istiyor çalınan türkülerinin. kapıdan kovuyorlar tabi, "bundan sonra senin türkülerini de çalmıyoruz" diyerek :)
mahkemeye verdiği dilekçe şöyle başlıyor çırakman'ın:
arı gibi çiçeklerden bal yaptık
sinek geldi ona kondu hakim bey
halk'tan hak'tan ilham alım bol yaptık
onu kendisinin sandı hakim bey
sanatçının üretim sürecini ve üretimini korumak elbette önemli. ancak bugün, insani bir sistemle her türlü üretimin korunabileceği bir düzey var iken, hala tekellerin karı için barbarlığa varan düzenlemelere başvurmak akıl karı değil. çırakman'ın dilekçesinin sonunu dinleyelim:
hastayım derdime bakmıyor doktur
hakim bey vallahi derdimiz çoktur
benim hiçbir sosyal güvencem yoktur
nice ocak böyle söndü hakim bey
Evrenselblok'ta Pan Monroe, Onur Akın'ı resmedip, "Bu tipin ülkeye vereceği ne var?" diye sorunca artık susmak kabiliyeti kalmamış oldu. Bu tip dediği devrimci-demokrat (ne demekse) şarkıcımız Onur Akın olmasa elbet söylenecek bir şey yok. Ama Onur Akın denince akan sular durulur buz olur bende.
Onur Akın'la ilk karşılaşmamız, 80 sonrası öğrenci hareketliliğine 1 Aralık Basın-Yayın işgali olarak geçen eylem sonrası yaşanan gözaltılardaydı. Her zamanki talihsizliğimle gözaltına alınmış olsam da, çevik otobüsünde şansım yaver gitti ve cüzzamlıymışım gibi kimse yanıma oturmadı. Böylelikle boş kalan koltuğa bir çevik kuvvet memuru kurulunca yol boyunca çok samimi bir sohbet geliştirdik. Öyle ki enseye tokat denilen türden bir muhabbet.
1. Şubeye vardığımızda bir garaj dolusu insanı başlarına montlarını geçirip çömeltilmiş halde bulduk. Az sonra davudi bir ses, "Bu bağlama kimin lan!" diye haykırınca ince ve ağlak bir ses "Benim" diye ortaya çıktı. İlkay Akkaya ile birlikte Grup Baran'dan tanıdığımız Onur Akın'dı bu. Davudi ses, onu çağırıp "Ne çalıyon lan sen bunla?" diye sorunca, "Müzik" deyiverdi tabi garibim. Tabi ki karşı taraf tatmin olmadı bundan ve "Nasıl müzik yani?" diye devam etti. "Özgün müzik" dedi Onur Akın. "Haaa" dedi sesin sahibi, "Ahmet Kaya gibi!" "Değil" dedi bizimki, "biraz daha farklı." Tabi tüm muhabbet sırasında da enseye tokat denilen türden samimiyet yaşanıyordu aralarında, tıpkı bizim otobüste diğer arkadaşla yaşadığımız gibi. Samimiyetin tek yanlı olması iyi değilse de, hiç olmamasından iyiydi.
Onur Akın büyüdü, özgün müzik yaptı. Ahmet Kaya'dan da biraz farklı yaptı gerçekten. O ağlak ve sızlak sesiyle, ağlak ve sızlak bir biçimde yaptı. Vedat Türkali'nin güzelim İstanbul şiirinin ırzına geçmekle kalmadı, "isssss.....taaa..aa.annn...bullllll" diye de bir yer ismi hediye etti memlekete. İşte, Pan Monroe'ye diyeceğim budur. Memlekete vereceği ne var bu tipin diye sormadan evvel düşünmek gerekir.
O vakitler Ahmet Kaya, daha o melun olay yaşanmadan devrimci-demokrat sol tarafından linç edilmişti. Arabesk deniyordu onun müziğine. Solcu gençler içinde abilerinden gizli dinleyenler de vardı. Hani Ahmet Kaya da öyle ipe sapa gelir şeyler yapmıyordu. O zamanlar henüz trafiğin tek yönlü olarak aktığı İstiklal Caddesi'ne ters şeritten girmiş, "İşte devrimcilik böyle olur" diye ünlemişti. Alpay'ın Fabrika Kızı'nın ön tarafına "Bir mavi otobüs gelirdi, seni alır giderdi, o mavi otobüs var yaaaa, seni alııırr giderdi" yazmakla altına da imzasını atıvermişti. Alpay da kendisinden 50 bin gayme koparmıştı böylelikle.
Ama işte Ahmet Kaya'nın naif hareketleri ve dönem açısından anlaşılabilecek şarkıları, sol'un seçkinci duruşuna yeterince tersti. Kaldı ki Ahmet Kaya, yapabildiği oranda geliştirdi müziğini. Ağlama Bebek'le, Şafak Türküsü'yle kalmadı. Ama nedense Onur Akın'ın onun en kötü şarkılarını bile kat kat aşan ağlak şarkıları aynı tepkiyi görmedi. Üstelik dönemsel olarak da açıklanabilir yanı yok iken bu şarkıların.
O gün, o davudi ses'e "Ahmet Kaya'dan farklı bir müzik" derken de tüm bunlara yaslanıyordu Onur Akın. Yıllar geçti, kör öldü, badem gözler görünmeye başladı. O mavi otobüs geldi, Ahmet Kaya'yı alıp gitti. Herkes Ahmet Kaya'cı oldu. Sol içinde bile Orhan Baba, Müslüm Dede sesleri rahatça ünleniyordu artık. Onur Akın da "farklı bir tavırla" Ahmet Kaya arkası ağlamaların vazgeçilmez elemanı oldu. Kılıçdaroğlu için yaptığı şarkının Ahmet Kaya şarkısıyla aynı çıkması da onu yıldırmadı. O kadar çok zaman geçirmişti ki Ahmet Abi'siyle, anne karnından bu yana Ahmet Kaya dinlemişti ki; insanın kulağında kalıyordu bazı sesler, böyle benzeşmeler olabiliyordu. Öyle dedi, "isssss....taaa..aa..an....bull" dedi.
Ve ona Pan Monroe, "Bu tipin ülkeye vereceği ne var?" dedi. Şu adreste:
Soldaki ve Sağdaki, işine gelirse ikisi de soldakiCama cama... cama çıkma... sevdiğim... cama çıkma... sevdiğim...
yıllar evvel galatasaray'a gelmiş en iyi yabancılardan birini, adrian ilie'yi valencia'ya yolcu ediyoruz. kurt menecer becali, sözleşmesine "10 milyon doları getiren alır, gider" maddesini koydurmuş, valencia da bu parayı getirip alıp gitmişti işte. işte o tarihlerde elime aldığım ispanyol spor gazetesi marca'nın sayfalarından birinde görmüştüm bu başlığı: Qué me pasa doctor? (neyim var doktor? )
adrian ilie'nin valencia'da rüzgar gibi geçen ilk sezonundan sonra problemleri baş göstermişti. sonrasında hiv testleri pozitif çıktı ilie'nin, aids taşıyıcısı olduğu anlaşıldı. o rüzgar gibi geçen futbol hayatı, geri vitese düştü yavaş yavaş. beşiktaşı da ziyaret etti o geri viteslerinden birinde.
velhasıl taa o tarihlerde dilime takıldı benim bu "ki me pasa doktor?" sözü. ne güzel, ne ezgili bir soruştu o öyle? hani sevdiğime "ki me pasa doktor?" desem ne kadar sevdiğimi anlar mıydı, yoksa beni banlar mıydı, bilemem. ama benim içimde son derece hoşluk yaratıyordu bu söz: "ki me pasa doktor?"
hiç gerçekte kullanacağımı düşünmemiştim bu lafı. ama geçenlerde durduk yere her yanımdan kanamaya başlayınca doktorun yolunu tutup sordum: "Qué me pasa doctor?" bön bön baktı doktor yüzüme, halbuki bir doktorun daha bilgili olup "neyim var doktor?" sözünü yetmiş iki dilde birden anlamasını bekliyordum. bu beklentimde de haksız sayılmam. düşünsenize, bir anda kapınız çalındı ve karşınızda bir ispanyol. "ki me pasa doktor" diyor tabi ama kime diyor? anlayan var mı, dinleyen var mı? eh bu kafayla bizi avrupa birliği'ne almasalar yeri değil midir?
neyse, sonuçta ben bu güzelim lafı doktorun tam yüzüne söylemiş bulundum. ki me pasa doktor dedim doktora. içim bi güzel oldu, iyileşe durdum nerdeyse. fakat bu süreçte, dostluğun toplumsal sorumlulukları dediğim ve beni her defasında arkadaştan dosttan soğutan olaylar da başlamış oldu. hani 3 gündür durmadan kanıyorum ya, böle ağzımdan burnumdan kanlar boşanıveriyor ya! hah dedim, 3 haftalık ömrüm kaldı. tabi arayana sorana veyahut sanal ortamda darlayana "3 haftam kalmış" diye giriyorum geyiğe. ama her zaman eğlencenin dibine vurduğumuz kimseler bile ortalığı velveleye verip işin tadını kaçırmadılar mı? kaçırdılar! meğerse insan hastalığında geyik yapamıyormuş, meğerse güzelim dostları arkadaşları azcık neşesi varsa onu da kaçırmak için sözleşirlermiş bu durumda.
eh, sözleşsinler bakalım, ben doktorun huzuruna çıkıp "Qué me pasa doctor?" dedim mi? dedim! ee yeter de artar bu benim neşeme. zaten hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım. zati 3 haftam kalmış şurda :)
1986 yılı idi, madrid yeni dünya basketbol şampiyonası'na ev sahipliği yapıyor iken henüz hiçbir şeyin farkında değildik. hayır, drazan petrovic'in yıllar sonra -hayatının baharında- trafik kazasında öleceğini de bilmiyorduk, sabonis'in nba'ya gidip 40 yaşına kadar potaya top fırlatacağını da...
bildiğimiz, bu şampiyonaya 24 takımın katıldığı ve bunun tarihi bir rekor olduğuydu. turnuvanın kesin favorisi ise yugoslavya ve o olamaz ise sovyetler birliği idi. (abd, o sırada nba oyuncularının bu tip uluslararası organizasyonlarda oynaması yasak olduğundan kolej ligi oyuncuları ile geliyor ve pek de etkili olabilecek gibi görünmüyordu.)
bilmediğimiz başka şeyler de vardı. turnuvanın iki favorisi yarı finalde karşı karşıya gelecek ve unutulmaz bir maç çıkaracaklardı. yugoslav takımı 9 sayı öndeydi ve finale çıkması kesin gibiydi. maçın bitimine 52 saniye vardı ama o sırada hucüm süresi 30 saniye idi, bugünkü gibi taktik faul de yapamıyordunuz çünkü rakip takım, topu yandan oyuna sokma ile atış yapma arasında seçim yapma hakkına sahipti.
bu sırada sovyet oyuncular, yaşamın sihrini keşfetme uğraşı içine girdiler, herşey geri döndürülebilirdi, bitmiş bir maç bile; inanılmaz bir şey yaptılar, üçlük atıp rakipten topu tekrar kaptılar, yeniden üçlük gönderdiler potaya. kalan son 3 sayıyı kapatmak için vilade divac'ın hatalı yürümesini bekleyeceklerdi. ve divac da bu sihre kapılmış olacak ki hatalı yürüdü. bu son üçlük maçı uzatmaya, uzatma dakikaları da sscb'yi finale taşıyacaktı.
morali bir hayli bozulan yugoslavya, bronz madalya ile yetinecekti. biz ise finalde yaşayacağımız "şahane"den hala habersizdik. sovyet takımının abd karşısında gösteri maçına çıkacağına inancımız tamdı. maç saati geldiğinde abd koç'unun, 1,69'luk bugs'ı oyuna sürmesi neşemizi daha da arttırmıştı. herhalde abd koç'unun kazanma inancı sıfırdı ve muhteşem sovyet beşlisi karşısına bu bücürü sürmekte bir beis görmemişti.
abd koçunun bir sihirbaz olduğunu anlamamız uzun sürmedi. bu bugs isimli bücür, topu kaptığı gibi sahada ileri geri koşturuyor, her delikten geçiyor, topu asla rakibe bırakmıyordu. sovyet beşlisi, bu cüceyi kovalamaktan bitap düşmekle kalmamış, 25 sayı da geriye düşmüştü skor tabelasında.
artık bitime 5 dakika kalmıştı. sovyet koçu öfkeyle kenara gelmiş ve oyuncularına eliyle birtakım direktifler vermişti. n'olduysa ondan sonra oldu; sovyet beşlisi farkı hızla kapatıyordu, 20...17....15....10....8.....6....5.....2........ maçın bitimine 4 saniye kala 87-85 abd öndeydi.
işte, zamanın durduğu an budur: sovyet takımı zamanı durdurmak için faul yaptı. bitime 4 saniye vardı ve abd takımı topu yandan oyuna sokmayı seçti doğal olarak. iki kişi paslaşsa bitiyordu oyun.
ama öyle olmadı, top oyuna sokulurken sovyet oyuncu abd'liden önce tipledi, top havadaydı şimdi, bir başka sovyet oyuncu kaptı onu ve gong sesiyle birlikte potaya gönderdi.
kalbimiz durmak üzereydi, lanet olası top potada sektikten sonra tekrar çembere düştü ve çemberde dönmeye başladı... çemberin içine girerse sovyetler, dışına düşerse abd'liler havaya fırlayacaktı.
maç bitmişti ama top çemberde dönüp duruyordu, bir dakikaya yakın döndü top potada, zaman tamamen durmuştu. "4 saniye, 3 saniye, 2 saniye, 1 saniye" diye bağırarak geri sayan trt spikerinden bir süredir ses gelmiyordu, kalbinin durduğunu sandık. görüntü potaya kilitlenmişti, bizim gözlerimiz de, bütün oyuncular da, tribünler de...
görüntünün geri geldiği anda top çemberin dışına düştü, sovyet oyuncular yere yıkılırken abd'liler havaya fırladı.
biz ise zamanın durdurulabileceğini öğrenmemiz açısından çok önemli bir deneyimle, daha da ötesi güzel bir rüyadan uyanır gibi madrid'ten ayrıldık...
sene 1990'lardan bir sene, hangi sene acaba? neyse, hatırlayamadım. ökeme açılmış iü'de, kültür gani gani, kulüpçüler coşmuş. ama tabi, kulüp olayı bizi bozar deyü çöreklenmişiz ökeme'nin başına. kulüpçüler lak lak ederken veriyoruz sinema gösterimine, veriyoruz sergiye, sargıya. ulen dedik, bi de panel olayına girelim, can yücel'i de ökeme'ye getirmek nasip olsun.
neyse efendim, panel konusu nedir, şimdi hatırlameyom. bu can yücel var, kemal özer beyfendi var, bi vakitler insancıl dergisi'ni çıkararak gençler arasında çok gereksiz feci bir rüzgar yapmış cengiz gündoğdu var. kemal özer dedim de, geçen hafta vefat etti. iyi bir şair miydi bilemem de güzel bir insandı. ona da bir güle güle diyelim yeri gelmişken.
sonra efendim, bu can yücel içmeden durmuyor tabi, eee, alıyoruz votkayı, veriyoruz cin'e. bi de erken getirdik elemanı geyiğin dibine vururuz diye. fel fel fel, bişeyler anlatıyor can yücel, biz de eki eki eki şeklindeyiz. neyse, panel başlayacak diye bi koşu salonu toparlamaya çıktık, diğer panelistler de gelmiş, düzeni tertibi ayarlıycaz diye bizim kızcağızı da can yücel'in yanına bıraktık hostes hesabı. sonra efendim, son panelist olarak bunu almak için aşağı indiğimde bi baktım bizim kız merdivene oturmuş ağlıyor. ulen n'oldu diyorsam da tık yok. ee panel de başlayacak. aldım can yücel'i salona çıkardım, ee, bi de paneli şey ediyoruz. ama aklım kızda tabi, ne yaptı acaba bu pezevenk diye de pis pis kesiyorum can yücel'i.
neyse efendim, panel bitti, etraf günlük güneşlik, kız da ferahlamış açılmış. ben tabi konuyu açmadım tekrar. zaten sabahtan beri içmekten kafamız da kıyak. daha sonraları bir iki sordumsa da kıza n'oldu len o gün diye, bişey söylemedi. haaa, unutmadan; şu autonomia'nın anlattığı anektodu da sormuştu birisi panelde, "siz duygu asena'ya böle böle dediniz mi" diye. can yücel şöyle ellerini kımıl kımıl yapıp "olur mu öyle şey, duygu cıbır cıbır bir kadın, postal niye girsin? bişey girecekse ben girerim!" deyip ortalığı yarmıştı.
yani efendim, diyeceğim o ki, ben bu olayı bi türlü öğrenemedim. aslında bir gün tam öğreniyordum ki, ne oldu diyeceksiniz? şöyle oldu, okuldan bi arkadaşla karşılaştık, hadi gidip bişeyler içelim diye yürürken bu bahsi geçen kıza rastladık. eski günlerden açılınca sohbet, benim arkadaş coşkuyla; "olum o panelde can yücel kızın birine n'apmış biliyon muuu?" diye haykırdıysa da ben öksürük taklidiyle herifin sesini bastırmaya çalışıp, "sus len densiz denyo, o kız bu kız işte!" dedim. kızcağız da hafiften bir irkilip, konuyu değiştirmemden pek memnun oldu tabi...
sonra tabi arada kafama bu düşünceler gelir, 60 yaşında birisi bir talebeyi taciz etse valla kan çıkar ortamda. can yücel yapınca anektod oluyor, gülerek anlatıyoruz tabi. doğru mu yapıyoruz acaba yanlış mı? kimbilir, ne demişti edip cansever: iyi de olsa kötü de... öyle değil mi?
tabi diyceksiniz, kıza n'oldu sonra? hindistan'da geçirdiği 2-3 senenin ardından yurda dönüp evlendi, lon encilis'a yerleşti efendim. tabi, bunların da hepsi ayrı hadise. mesela ben bu los encilıs hikayesini nerden biliyorum? çünküm gecenin 4'ünde kazancı yokuşu'ndan aşağı elimde bira ile süzülürken arkamdan bir kütlenin havalanıp sırtıma konduğunu ve dahi beni üç beş tur çevirirken de "canıııııııııımmmmm, ne arıyooon sen burda yaa, inanmıyorum yaa, biliyon mu ben bu gün evlendim, yarın sabah da los encilıs'a gidiyorum. oraya yerleşceez" diye haykırdığını bilemezsiniz tabi, tabi benim kafamdaki bi dünyayı da bilemezsiniz. "haa, oldu" dedim ben de buna, "gelirim arada misafirliğe."
bi de hindistan dönüşü hadisemiz vardı bunla. evet evet, 2-3 yıl görmemiştim hindistan'da olduğu için. tabi o zamanlar mail yok, cep telefonu yok, skype hiç yok. gitti mi gidiyor insanlar yani. ama bununla hep karşılaşırız tekrar, hatta los encilıs'dan dönsün, ertesi gün görmezsem darılırım buna. neyse işte, hindistan'dan döneli üç gün olmuş bu, karşılaştık taksim'in ara sokaklarından birinde. hoş beş sarılma kucaklaşma derken, "yav, telefonunu ver de görüşelim" dedi. tabi türktelekom'un bağladığı ev telefonlarından bahsediyor. verdim telefonu, araşıp görüşmek üzere sözleşip ayrıldık. 10-15 adım yürüdükten sonra durup hızla arkama baktım. baktım ya, bi baktım o da aynı pozisyonda. böle vestern filmlerindeki düello sahnelerindeki gibi konumlanmış durumdayız. sonra baktım yürümeye başladı bana doğru, sonra ben de ona doğru yürüdüm tabi. yanyana gelince "ulen denyo, bu benim eski ev telefonum!" diye bağırdı. ben de "yav ben de onu diycektim, o senin eski ev telefonun, dur ben sana benim yeni ev telefonumu vereyim" dedim .
heh heh, şimdi diyceksiniz ki, "ooo, kiya hoca can baba'yı bırakmış, paso kızı anlatıyor." anlatırım tabi evladım, gözleri eski bir deniz mavisi, napalım. can yücel dediğiniz adamda ne var? anca hırpanilik, anca denyoluk...
[youtube]3VGaTanxrtA'[/youtube]
haaa, gözleri eski bir deniz mavisi ya, bu da aynen şöyle oldu. bigün yürüyoruz bunla, bi şarkı mırıldanıp salınıyor kendince. sonra bi an durup, "kiya hoca gözlerim ne renk" diye sormasın mı? ahanda, ne diycez şimdi? "yav hani bir şarkısı var!" demesiyle "elaaa" diye bağırmam bir oldu. nitekim o vakitler eski ezginin günlüğü vesilesiyle "gözlerin eladır yar, sanki piyaledir yar" şarkısı pek ünlüydü. yuuuuuuuhhhhhhh be kiya hoca, ohhha yani, bi de ela diyooo, bi de ela diyooooooo, yuh sana meymenetsiz pezevenk! ee tabi, kızcağız "gözlerin eski bir deniz mavisi" şarkısını terennüm eyleyerek salınmaya devam etti ama kiya hoca'ya da yuuh yani, yuh ki ne yuh!
ama hakkaten konuyu fazla dağıttık galiba. o zaman tekrar can yücel'e getirip sözü biraz toparlayalım. bakın şimdi evlatlarım, bu can yücel üç gündür felan kayıp. tabi arıyor tarıyor millet bunu, siyasi şube, şurası burası, yok. sonunda güler hanım'ın (can yücel'in akdeniz'i çok yaraştırdığı kadını) aklına kumkapı'ya bakmak geliyor:
kumkapı meyhanelerine dadandık
önümüzde altınbaş, altın zincir, fasulye pilakisi
ardımızda görevliler, ekipler, hızır paşalar
sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri
çöpçülerin elleriyle okşardım seni
yalnızlığım benim süpürge saçlım
ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi
evet, bizimki kumkapı meyhanesinde 3 gündür ayıldıkça içiyor, içtikçe sızıyor. yüklenip arabaya götürmek istiyorlar, mümkün değil. içtikçe de feci ağırlaşmış ahtapot. 2 kişi koluna giriyor, yok, olmuyor. en sonunda güler hanım bana bırakın şunu diyor ve can yücel'in kulağına eğilip "hadi can, eve gidip orda devam edelim" diyor. işte 3 saattir yerinden oynatılamayan can, doğrulup girdiği gibi güler'in koluna, arabanın yolunu tutuyor. ne güzel manzara değil mi?
bir sen eksiktin ayışığı
gümüş bir tüy dikmek icin manzaraya!
bir sen eksiktin ayışığı... bir siyasinin şiirleri'nin en güzel imgesidir belki ama bir siyasinin şiirleri en güzel yapıtlarındandır can yücel'in. türk şiirinde humor ve imgenin aynı yoğunlukta harmanlandığı, muhteşem bir yapıttır.
neyse, lafı çok mu uzattık ne? adamın biri lafı bi türlü bağlayamazmış, sonunda onu bağlayıp götürmüşler. durun leen!, bırakın! ulen var ya, can baba sağ olcaktı ki, siz beni böle paketleyecektiniz, suratınıza sıçardı leeen! bak hala yürü diyo, bak bi de yüürrüü diyoo, var ya, ben size göstermez miyim!!!
yeri gelmişken belirteyim; yıllar yılı bu can baba, orhan baba, erkin baba geyiklerinden nefret eder dururum. bu nedir şimdi arkadaş, ne babalığını gördünüz adamların? hah, en sonunda sizden cesaret alıp mercan dede de çıktı; şu ibibiğe bakın da yaptığınızdan utanın!
ibibik dedim de, ne güzel şarkıdır; ibibikler öter ötmez ordayım... bi de gözleri eski bir deniz mavisi...
bi gün de oktay rifat, ece ayhan felan ziyarete gidiyorlar buna, oktay rifat hem hin, hem cin; "hey can, sosyalizmi göreceğimiz gelmişti!"
iade ediyor bu lafı can, oktay rifat'ın ölümünden sonra: sosyalizmin göreceği gelecek seni!
tamam efendim, bitiriyorum, tamam, alla alla...
biraz ötede yerinde yeller esen bir mavnayı
bir vinç havada aptal aptal arayıp duruyordu.
Döndüm yanımdaki sıralarda oturanlara:
"Belki de" dedim, "emzikten kesildikten sonra alıştı dünya
kendi tırnaklarını yemeye." Bellerinde gazete kâğıdından
peştemalları, yanımdaki sırada oturanlar
bastonlarına asıp suratlarını bikoşu daldılar suya.
Peşlerinden uskumru, uskumrunun peşinden balıkçı,
balıkçının peşinden güneş, cup cuup cuuup... Vinç
de birer birer toplayıp cümlesini, yükledi yitik mavnaya.
bi de eski yaşanmışlıklardan söz açınca orhan veli'nin şu şiiri gelir hep aklıma:
neydi o deli gibi gidişimiz,
bembeyaz köpüklerle, açıklara!
köpükler ki, fena kalpli değil,
köpükler ki, dudaklara benzer,
köpükler ki,
insanlarla zinaları ayıp değil
ne güzel di mi, insanlarla zinaları ayıp değil... bir de gözleri eski bir deniz mavisi...
Babamın her sene sonunda yenisini getirip değiştirdiği Maarif Takvimi yaprakları 1986 senesini gösteriyordu. Meksika depremi bütün acı görüntüleri ile belleğimizdeydi. Başkan Reagan, "Özgürlük için ileri!" konuşmasının üzerinde çalışıyordu. Mikhail Gorbaçov, SSCB'yi yeniden yapılandırırken, Çernobil faciası patlak vermişti. Konuyla ilgili bakanımız ve Atom Enerjisi Kurumu başkanımız hemeh her gün TRT ekranlarında "çayda radyasyon yok, ahanda bakın nasıl da içiyorum" diye çayını höpürdetiyordu. Başbakan Turgut Özal, "Radyasyonlu çay daha lezzetli" diyecek kadar ileri gitmişti. Sokaktaki adam, "Türk'e radyasyon madyasyon işlemez" diyordu. Başkan Reagan ile diğer başkan Gorbaçov, Reykjavik'te biraraya gelmiş ve kucaklaşmışlardı. Bir yandan silahsızlanma üzerine konuşurlarken, Reagan, "Yıldız savaşları projesinini vazgeçilmez" olduğunu söylüyordu. Sovyetler Birliği, MIR Uzay İstasyonu'nu uzaya parça parça taşırken, ABD, Challenger uzay mekiğini havada patlatmıştı. Oliver Stone, Platoon'la Oscar ödüllerini toplamış, Elie Wiesel de Nobel'i kapmıştı. Olof Palme cinayetinde bazı Türk'lerin de adı geçiyordu. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kurt Waldheim'ın eski bir Nazi işbirlikçisi olduğunun ortaya çıkması herkesi şok etmişti.
Bıyıklarımız yeni terler iken gelişen bu kadar olay başımızı döndürmüştü. Dünyadaki dönüşümlerin merkezinde olduğumuzun farkında değildik henüz. Okul sınavlarının da bittiği bu yaz başlangıcında baş dönmesinden kurtulmak ve biraz olsun eğlenmek için çok büyük bir fırsat vardı şimdi önümüzde: 1986 FIFA Dünya Kupası!
Bir öncekini de aklımız yettiğince izlemeye çalışmışsak da, henüz neyin ne olduğunu tam kavrayamıyorduk. Bir tek, Paolo Rossi'nin kupayı İtalyanlar'a getirdiği ve Fransızlar'ın futbol sözkonusu olduğunda çok şanssız olduğu aklımızda kalmıştı.
Çok sonraları, depremin yaralarını sarması için Meksika'ya verilen 1986 Dünya Kupası'nın, izlediğimiz son keyifli uluslararası organizasyon olduğunun da farkına varacaktık. Ama önemli olan bu değildi şimdilik. Grup maçları oynanmaya başladığında ilk farkettiğimiz, SSCB takımının, geleneksel anlayışlara çok ters gelen farklı bir futbol oynadığıydı. 6-0'lık Macaristan galibiyeti ile turnuvaya başlayan SSCB, bir anda kupanın favorileri arasında gösterilmeye başlanmıştı. Başlarında "Kurt" lakaplı Lobanovski ile "buz hokeyi" stili olarak anılan ilginç bir taktik anlayışı ile oynuyorlardı. Top geride hızlı bir şekilde çevrilerek rakibin başı döndürülüyor, bir anda uzun bir pasla rakip defansın arkasına sarkan forvet(ler)e top ulaştırılıyordu. Milimetrik paslar atmakla itham ediliyordu Sovyet takımı, bazıları daha da ileri gitti ve "2000 yılının futbolunu oynuyorlar" dedi!
SSCB - Macaristan : 6 - 0
Kupanın gediklileri de ilk turu kolayca geçiyorlardı. Ama ilk turun en göz alıcı takımı, Afrika çöllerinin temsilcisi Fas idi. İngiltere, Polonya ve Portekiz'in önünde grubu lider olarak tamamlıyorlar ve diğer grubun ikincisi Batı Alman takımına korku salıyorlardı. Ancak ikinci turda işler yaver gitmeyecek ve şanssız bir biçimde Batı Almanya'ya 1-0'lık skorla eleneceklerdi.
İkinci turun şans getirmediği takımlar arasında ilk turun görkemli takımı SSCB de vardı. Grup 2'yi Fransa'nın önünde lider tamamlayan Sovyet takımı, diğer grubu 3. sırada bitirebilen Belçika ile oynuyordu. Lobanovski'nin takımı, Belçika karşısına çıktığında kontrol hakemdeydi. Belçika, attığı 4 golden birisini bariz ofsaytta iken, diğerini de yaklaşık yarım metre dışarıdan çevrilen topla yapmıştı. Sovyet takımının attığı üç gol ise kontrolü sağlamaya yeterli olmayacaktı elbette.
2. turda Uruguay'ı 1-0'la geçen Arjantin, Paraguay'ı 3-0'la geçen İngiltere karşısına çıkıyordu. Sonu -guay'la biten iki takımı elemelerinden çok daha büyük anlamı vardı bu maçın. İki ülke, kupadan hemen önce Fakland Adaları'nda karşı karşıya gelmiş ve Demir Leydi Margaret Theatcher, bu savaşı İngiltere lehine sonlandırmıştı. Ama bücür Maradona da, ikinci yarının hemen başında kendi sahasının ortasından başladığı koşusunu İngiltere kalesinde sonlandırmıştı. Bu gol, futbol tarihinin en güzel golleri arasına kendisini yazdırırken; Maradona, skorun Fakland'ın öcünü almaya yetmeyeceğini düşünüyordu. Ancak, elindeki kartlar da daha iyisine imkan bırakmıyordu. Böylelikle tanrı'nın elinden bir kare-as çekti ve masaya bıraktı. İngilizler, önce blöf yaptığını sandılar; kartlar açıldığında ise hile yaptığını düşündüler ama masadaki kartlar tanrı'ya aitti ve maalesef buna itiraz geçerli sayılmıyordu. İngilizler'e "pas" demek dışında seçenek kalmamıştı.
Her ne kadar SSCB'yi hakemin yadımıyla elemişse de boş bir takım olmadığını göstermek için İspanya'yı eleyerek yarı finale kadar gelen Belçika, Arjantin'e rakip olmuş; ancak Maradona'nın hışmına uğramaktan kurtulamamıştı. Brezilya'yı penaltılarla eleyen son Avrupa şampiyonu Fransa da, yaşlı Alman takımı önünde varlık gösteremedi ve 2-0 biten iki maç, iki finalisti de belirlemiş oldu.
Böylelikle 1986 Dünya Kupası'nda sona gelinmiş ve Arjantin ile Almanya kupayı kaldırmak için er meydanına çıkmıştı. Final maçında TRT'nin ünlü futbol sunucusu Halit Kıvanç da meydana çıkmıştı.
TRT ekibi, turnuvaya "veteran" Halit Kıvanç'ı da götürmüş ve ona jübile yaptırıyordu. Diğer maçların tümünde İlker Yasin, Levent Özçelik ve Tansu Polatkan gibi genç kuşak TRT spikerleri görev alırken, final maçını Halit Kıvanç anlatacaktı.
Maç başladığında Maradona'lı Arjantin'in yaşlı Alman ekibine göz açtırmaya niyeti olmadığı anlaşıldı. Nitekim zorlanmadan skoru 2-0'a taşıdılar. Her ne kadar skor tabelasında Maradona'nın ismi yok ise de, iki golün ortası da ondan gelmişti.
Daha çok pazar sohbetleri ile belleğimizde yer etmiş olan ve futbol anlatımına yetişemediğimiz Halit Kıvanç, skorun da etkisiyle Alman takımını eleştirip duruyordu. Eski futbol dayanıklılıklarının olmadığından, kadronun böylesi bir organizasyon için çok yaşlı olduğundan, Arjantin gibi bir takım karşısında hiç şansları olmadığından dem vuruyordu.
Maçın 70. dakikaları oynanırken Almanlar bir taç atışı kazandılar. Yaşlı efsane Karl Heinz Rummenigge, topu eline almış ve atışı kullanmıştı. Ancak hakem, Rummenige'nin atışını beğenmedi ve taçı Arjantin'e verdi. Halit Kıvanç ise hayatının en yanlış lafını ettiğini az sonra anlayacaktı: "Bakınız sayın seyirciler, yılların Rummenige'si, taç atmayı bile unutmuş."
Hemen birkaç dakika sonra, Rummenigge taç atmayı unutsa bile gol atmayı unutmadığını fısıldamıştı Halit Kıvanç'a ve durumu 2-1'e getirmişti. Halit Kıvanç, bu kez onu övmek zorunda kaldı: "İşte bu, deneyim bu, büyük futbolcu bu, ruhsuz oynayan Almanlar'ı deneyimiyle ayağa kaldırdı. Yeniden umutlandırdı, büyük oyuncu bu."
5 dakika geçmeden Voller de 2-2'ye taşıdı skoru. Halit Kıvanç'ın ibresi ise artık tamamen Almanlar'ın lehine dönmüştü: "İşte sayın seyirciler, Almanya bu, hiçbir zaman maçı bırakmazlar, son saniyeye kadar mücadele ederler."
Ama o kupa, Maradona'nın kupasıydı. Kariyerine bir Dünya Kupası katmak için gelmişti oraya ve vazgeçmeye hiç de niyeti yoktu. 85. dakikada yaşlı Alman takımı, uzatmadan önce bir gol atıp işi bitirmek isterken kaybetti topu, orta çizginin gerisinde topla buluşan Maradona, Alman defansının arkasına sarkmakta olan Burruchaga'yı gördü. Schumacher ürkmüştü üzerine koşan bu genç Arjantinli'den. O da Schumacher'in yanından topu ağlara bıraktı.
Halit Kıvanç da futbol sunmayı bıraktı!
Biz ise, futbolda her an herşeyin mümkün olduğuna dair sarsılmaz bir inançla yeniden döndük hızla değişen dünyamıza...







