Background

Background

Silahkan klik beberapa gambar di bawah ini

  • image1
  • image2
  • image3
  • image4
  • image2
  • image1
  • image4
  • image3
[caption id="attachment_624" align="alignnone" width="550" caption="şu leyland'ın güzelliğine bakın hele."][/caption]

evet, sene bindokuzyüzyüz, bakırköy'e gitmem gerek, gitmekle yetinsem iyi, bir de geri dönmem gerek. aksaray'dayım. o zamanlar bakırköy'e giden çok da otobüs yok. osmaniye otobüsünü bekliyorum eminönü üzerinden gelen. ancak tam yarım saat oldu bekliyorum. sonunda canıma tak dedi, gideyim, sirkeci'den gelen banliyo trenine bineyim dedim. dedim demesine ama iett yetkililerine de bildiğim küfürlerin hepsini savuruyorum. hatta en sonunda baktım tek tek saymakla olmayacak, "bildiğim tüm küfürler size olsun" deyip kurtuldum işin içinden. cebimde 1.5 liram, bir de öğrenci biletim. evet, trene gidiyoruz aleksandır, tren bileti 1.5 lira o zaman, öğrenci biletimle de geri dönmeyi planlıyorum. evet aleksandır, gayet güzel planlıyorum.

biraz yürüyüp yenikapı'dan istasyona girerken girişe markör kalemle karalanmış eğik büğük yazıyla bir şeylerin yazdığı bir karton asmışlar. cebinde 1.5 liran ve bir öğrenci biletin varsa dikkatli olmalısın aleksandır. her yazı seni ilgilendirebilir o an özensizce bir kartona yazılmış ve tren istasyonu girişine asılmış da olsa. oku bakıyım:

sirkeci-halkalı banliyö seferlerimizin bilet fiyatları sabah 07-09 ve akşam 17-19 saatleri arasında 2 liraykene diğer saatlerde 1.5 liradır

haydaaaa, bu da nerden çıktı aleksandır? şimdi söyle bakalım aleksandır, cebinde 1.5 lira ve 1 öğrenci bileti olan aklı başında bir insan bu yazıyı okuyunca ne yapar?

- saatine bakarak bilet fiyatlarının şu anda ne kadar olduğunu öğrenmeye çalışır.

bravo aleksandır, giderek bir şeyler öğrenmeye başlıyorsun. şu önümüzde sallanan saate bakarsak 17:20'yi gösteriyor zaman. bu durumda tren biletleri 2 liraya denk geliyor ki, ne yapıyoruz aleksandır? tcdd yetkililerine bildiğimiz bütün küfürleri savuruyoruz tabi ki, aferim.

şimdi, cebimde hala 1.5 lira (2 öğrenci bileti ediyor o zamanlar) bir de öğrenci biletim. yenikapı'dan sahil yoluna giderek yeşilköy otobüslerine binmek, bakırköy'e gitmenin bir diğer yolu. denemekten başka çare yok aleks. tamam patron, deniyelim.

içimde bir kuşku, otobüs durağına yürüyorum. nerden çıktı bu kuşku demeyin. şimdi tramvay yolu olarak kullanılan eminönü-zeytinburnu hattı o zaman için iett otobüsleri için tercihli yol olarak yeni açılmış ve bu tercihli yol daha hızlı aktığından bir çok sefer buradan yapılmaya başlanmıştı. doğal olarak sahilyolundaki yeşilköy seferinin de buraya alınmış olması kuvvetle ihtimal dahilinde aleksandır. ama dur bakıyim, durakta bekleyen bir sürü insan var. o halde otobüs'ün burdan geçiyor olması kuvvetle ihtimal. bu kadar insan denizi seyretmeye birikmedi heralde. tabi patron, denizi seyretmek isteseler karşıdaki yeşilliğe uzanırlardı. bravo aleks, sen iyice zehir gibi olmaya başladın.

ama o da ne? 15 dakka beklememin ardından elimde oynayıp durduğum öğrenci biletimi hızla cebime sokup duraktan uzaklaşmak zorunda kalıyorum. neden derseniz, az önce bir servis otobüsü yanaştı ve bekleyenlerin hepsi ona bindi. muhtemelen evlerine giderken "salağın biri yarım saat elinde öğrenci bileti durakta bekleyip gitti" diye gülüşüyorlardır.

tanrım, cebimde 1.5 lira ve bir öğrenci biletim, son derece sinirliyim. 1 saati geçkin bir zamandır bakırköy'e gitmeye çalışıyorum. sinirlendikçe de hırslandım, gitmesem olmaz artık. hayır, ilk otobüs bekleme sırasında pes etseydim olurdu ama artık haysiyet meselesi oldu bu. öyle bir gideceğim ki bakırköy'e, daha evvel hiç kimse böyle gitmedi diyecekler, helal olsun adama diyecekler, o kadar yani. evet sinirliyim. sağa sola bildiğim bütün küfürleri saydırıyorum. saat 17-19 saatleri arasında olmasına rağmen tren istasyonuna süzülüyorum, bilet almadan atlıyorum trene. yaaa, beni sinirlendirmeden önce düşünseydiniz bu saatler arasında bilet fiyatlarını artırmayı. alın işte, biletsiz ve sinirli trendeyim. ve üstelik bakırköy'e gidiyorum. apışıp kaldınız di mi? siz ki ben bakırköy'e gitmeyeyim diye türlü kumpas kurmuştunuz. alın işte, söker mi kumpaslarınız anadolu yiğidine bir bakın da görün, ahlaksız zibidiler sizi.

ohh, kondükör'ü de atlattık inerken ve bakırköy'deyiz, aman allah. 2 saatlik uğraşımız bizi bakırköy'e getirdi sonunda. cebimde 1.5 liram bir de öğrenci biletim. heh heh hatta keh keh.

işlerimizi hallettik. saat 23'e geliyor. şimdi dönme zamanı, cebimde 1.5 liram ve bir de öğrenci biletim. ancak o da ne? bakırköy son durağında hiç otobüs görünmüyor, plantonluk denilen hıyar mekanı da kapalı. içime kurt düşmesi an meselesi aleks. evet evet, beklediğim gibi, bu saatten sonra bir yere otobüs kalkmıyormuş bakırköy'ünden. bildiğim küfürler nerede? hah, buradaymış, alın bakalım sayın iett yetkilileri, bunlar sizin olsun.

evet aleks, şimdi ne yapacağız? çok dikkatli olmamız gerek. cebimde 1.5 liram ve bir öğrenci biletim. evet, aksaray dolmuşuna binmek çok güzel bir plan ama aksaray'a 3 lira alıyor şerefsizler. dur bakalım, denizde kum, bizde hinlik tükenmez. incirli diyerek uzatırız parayı, aksaray'da ineriz. kim karışacak bize, şaşarım. evet evet, en arkaya geçelim de parayı kimin uzattığı belli olmasın aleks. tamam patron.

evet, 1 ve buçuk liradan oluşan paramı bir önde oturana verdim incirli diyerek, o da bir öndekine incirli diyerek ve o da şöföre. şöför iki parmağı arasında şöyle bir gıcırdatarak "incirli 2 lira" demesin mi? desin aleksandır desin, bu gece milletin sülalesiyle uğraşacağımız bir gece olacakmış da haberimiz yokmuş meğer. ancak dur bakalım, en arka sıradayız, öne doğru "paramız yok baba" diye bağırmak karizmayı çizer an'adın mı?

hemen yerimden fırlıyorum ve bağırmaya başlıyorum: "ben hergün şirinevler'den 1,5 liraya biniyorum, burası daha yakın incirli'ye, niye 2 lira oluyormuş" da vır vır vır. "beğenmiyorsan in" diyor şöför. zaten bağlasan durmam, kendimizi de deşifre ettik. yolun devamında "hani incirli'de inecektin" deyip beni iyice dellendireceksin sen.

evet aleksandır, cebimde 1.5 liram, bir de öğrenci biletim. bakırköy'deyim. küfür denizim de kurudu. kimseye de küfretmiyorum artık. ayaklarım incirli'ye doğru yürüyor belki e-5'ten bir otobüs yakalarım diye. yolun uzun olduğunu o gece keşfediyorum. incirli'de otobüs durağına kurulmuş gelen geçen arabaları seyrediyorum. otobüs geleceğinden zerre kadar umudum yok. durağın biraz ilerisinde bir dolmuş, ünlü dolmuş marşını çalıyor kornayla. kendi kendime diyorum ki, bu manyak kime çalıyor kornayı? benim dışımda kimse yok buralarda.

gideyim diyorum, bineyim şuna, uzatayım parayı. "nereye" diye sorarsa "ananım ..mına" diyeyim, leviye'yi yiyeyim, rahatlayayım. oldu mu kumpasçılar, rahata erdiniz mi?

biniyorum dolmuşa, 1.5 liramı uzatıyorum cebimdeki, bütün koltuklar boş. hemen şöför arkasına oturuyorum ki, leviye'yle uzanması zor olmasın.

bir şey demiyor şöför, ben biner binmez de sürüyor arabasını. onun tanrının gönderdiği bir kurtarıcı olduğunu o saat idrak ediyorum.

2 saat sonra aksaray'dayım, cebimde bir öğrenci biletim...


 


Tedirginliğimden sık sık uyuyamadığım geceler oluyor. Önceleri tatlı gelen, gecenin derinliğine dalınınca ağırlaşan, çekilmez olan bir tedirginlik. Yaşantıların olaylarına bağlı olup da olaylarla birlikte ölmeyen duygular ağır gelir yüreğe. Duyguların dayanağı olan insan yüzleriyle yaşandığı yerler ortadan silinince de canlı ve taze kalabiliyorlar, hem de anılar gibi değil, yaşandıkları gibi daha gerçek, daha güçlü olarak. Bütün gerçek dayanaklarını yitirdiklerinde de acıyla özlemin doğmasına yol açarlar, dayanıksız gövdeyi sallar gibi titretirler yüreği, yüreğin tedirginlikleriyle beslenirler, bugünü çalıp zehirlerler geleceği.


Ve geceleri sık sık soruyorum kendime: Nereden geliyor bu tedirginlik!?


***


Her kapalı kapı dilsiz ve korkutucu gelir bana. Ard niyetli ağızları andırırlar. Onları, ay ışığında seyrettiğimde, iki kanadı birleştiren çizginin genişlediğini, yavaşça kapının açılıp ardında korkunç, bilinmez bir şeyin gizlendiğini sanırım. her kapının ardında gizlenen, en sonunda hepimizi bekleyen şeyin.


Hücremin kapalı kapısını, yoruluncaya kadar, delicesine seyrederdim bir zamanlar.


Yalnız mezarlıklarda kapılar kapalıdır, tıpkı top atan tüccarların dükkanlarında, hastalıklı ya da başka mutsuzluklara uğramış evlerde, hapisanelerde olduğu gibi.


***


 


Geçmekte olan kara trenin düdüğü sayısız anıları sürükler ardından. Boğuntulu bir şey vardır bunda, hep bir şeyler, daima başka şeyleri hatırlatan.


Umutla yolculukların kuşkusu vardır bu ötüşte, sayısız ayrılışların acısı, anlamsız yolculukların sıkıntısı, gençliğin tedirginlikleriyle nice bekleyişlerin boşunalığı.


Ötüşünde [anılarda] eğlencenin taşkınlığıyla yeni yetmelerin çılgınlıkları, alınyazılarının öfkesi, bırakılmışlığın acısıyla yalnızlığı, insanların saçma bağlanışlarıyla güçsüzlüğü ses verir.


Bu ötüş her zaman yüreği anılarla yaralar, özlemle de zehirler, altımdaki düzlükte, dumanının ak bayrağını savuran yaygın ötüşlü bu kara tren.


***


 


Günümüzde insanı eyleme itenin başlıca ve biricik kışkırtıcısının korku olduğunu gördüm, ürkütücü, anlaşılmaz, çoğunca da nedensiz ama gerçek ve derin bir korku.


İki yıldır bütün insanların yüzünde görüyorum bu korkunç ve gülünç ifadeyi, insan yüzlerinden başka hiçbir görüntüde eşine rastlanmayan ifadeyi.


Sevecenlik dolu bir ifadedir bu, onda çevreyi kollayışla dilsiz bir acıma, ondan da çok bencillik vardır. Bu ifade, daha çok da, yere düşen bir çocuğun çevresini alanlara ağlamaya mı vursun işi yoksa gülsün mü diye bakarken, yüzündeki kararsız ifadenin gülünç ve değişken görüntüsünü andırır.


Belki başlangıçta başka nedenleri de vardı, bugünse korkudur başlıca nedeni bunun. Korkudandır insanların kötü, sert ve dönek oluşları, korkudandır merhametli ve iyi oluşları.


Aşağıdaki yukardakinden korkar hep. Korkacak hiçbir şeyi olmayansa kendi hasta düşlerinden korkmaya başlar, çünkü korku bütün beyinleri dolduran bulaşıcı bir hastalıktır.


Bana işkence edecek olanın içine bir bakabilsem sanırım küçük, yoksul bir yürekle karşılaşırdım, kararsızlıkla yoğrulmuş, yadırgamalarla tehditlerden korkan bir yürekle.


Acıyorum ona, bu merhametse ıstırap veriyor bana.


***


 


İkinci gecedir uyuyamıyorum.


Bıçakla oyulmuş yaş ağaç, kabuk bağladıktan sonra da yeni kabuğu üstünde güçlükle seçilebilen yaranın izini taşır. Sonsuz buzullu uzak diyarlar bile pek kısa süren ilkyazı sezerler. En derin kuyular da güney yeliyle suların neşeli çağıltısını duyarlar.


Her yara kapanır, her acı diner, bense hiçbir zaman iyileşemeyeceğimi unutamıyorum; yalnızlıkla sarılı olduğumu, sürekli olarak acı çekeceğimi ve ikilemler içinde kalacağımı. Sevinçleri düşlerimde görmek bile yasaklandı bana; dışarlarda bir yerlerde süren ve ışık düzeniyle içeri vuran yaşamanın apaçık güzelliğini duyamıyorum.


***


 


• Hala gecelerle gece gezintilerini seviyorum. Geceleyin hiç dışarı çıkmıyorum. Oysa, çoğunluk perdeleri kapatmaya gittiğimde bir zamanlar gece gezintilerimin üzerinde parlamış o eski yıldızları görür görmez bakışlarım gökyüzüne çevrilip coşkun yüreğim geceye sürüklüyor beni.


Gecede ay aydınlığıyla beyaza kesmiş, beni kendine çeken her yolun benim için yaratıldığını sanıyorum, bir aydınlık sis içinde yiten uzaklıklarsa sürekli bir biçimde bozguna salıyor yüreğimi.


Şimdi de sık sık eski aylaklık damarım kabarıyor: ama perdeyi çarçabuk kapatıp masanın başına oturuyorum.


***


 


Kendime geldim. İnsanlar arasındayım yine. Kendi kendini kıskanan tutkulu yüreğim kutladı yaşayan insanların arasına dönüşümü.


Peki şimdi nereye böyle: Nasıl da suskun ve yorgunum. Yaygaracı bir sevinçtir sert içki, salt yalnızlıkta etkisini gösteren zehir. Görünce tanımazlıktan gelen bana gönül koymuş dostlar gibi dargır dargın susuyor bırakılmış oda, yalnızlık düşünceleri beliriyor bir bir. Kendime geldim, ama gitmemiş olsaydım daha iyi olurdu belki de.


***


 


Uzun ve sıcak öğleden sonrası. Unutulanların öğleden sonrası. Bunu andıran günlerle düşünceler olur; notaların sese dönüşüp çalışını ya da şarkıcının hafif kısık, alto sesini andıran düşünceler.


Birilerinin üzerine serpmek istediğim, sonra da kendi üzerime serpilmesini istediğim sınırsız bir iyilik düşlüyorum. Düşlüyorum, oysa bir başımayım.


Bir armağan, bir bağış gibi, çiçek açışının gölgesi gibi, açıp hemen solan, kimsenin göremediği bir çiçek gibi bir mısradır içimde dolanan. Oturup kalemi mürekkebe banıyorum, bak hele, masanın üstündeki bu kitap da ne! Evet, gerçekten de neydi benim istediğim? Evet, bir mısra! Ah, nasıl bir mısra ama! Başım ağrıyor! - kalemi atıp dolaşmaya çıkıyorum.


Yine de, yine de, ruhun kaygılılığını, hayır, solgun yazın öğleden sonrasını, bu azalan acıyla yaşamanın dolambaçlı yollarının güzelliğini uzun uzadıya koruyabilecek birkaç cümle bırakmayı nasıl istiyorum.


 


***


Gerçeği kiraladığını sananlar, görünmeyin gözüme, görmek istemiyorum çünkü sizi.


Neden kötü niyetli birinin adımlarını andırıyor adımlarınız kaldırımlarda? Sabahları kendi kendinizden memnunsunuz, paralarını sayıyorsunuz geceleyin ve gideceğiniz her yere sizden önce varıyor kodamanlığınız.


Tanrısal kayırmanın ele geçmez kararlarına göre verilmiş size egemenlik, sizse elinizde tuttuğunuzu sanıyorsunuz tanrısal kayırmayı. İçinizde varolmayan herşeyin karşılığını zehirli tükürüğünüzle veriyorsunuz; kim dokunursa size, uzun süre andırır sizi!


Her gün tanrı önünde baş eğmenize karşılık, yüreğiniz dimdik durup kendinizi beğenmişliğinizi okşar baştan ayağa bütün düşünceleriniz.


Gerçeğinizle doğrunuzu gördüm; görünmeyin gözüme, görmek istemiyorum çünkü sizi!


Çev. Adnan Özyalçıner - İlhami Emin


Olay esnasında ordaydım, inkar edecek değilim! Olay dediğiniz hadise zaten benim başımdan geçti. Eh, inkar etmek boşuna, geri gelmez gidenler, sevenlerin ahını hiçe sayıp gülenler. Oy Emineeeeeeeeeeeeeeeeeeeeyyyyyyyyyy, Emineeeeeeeeeyyyyyy! keşke ibrahim tatlıses de aramızda olsaydı ama işte "isyan etmek boşuna"sı ile gönül telimizi titretmesi bile muhteşem ve bir o kadar da nazik bir davranış...


"kiya hoca girişten geyiğe sardı" dediğinizi duyar gibiyim. Fakat kabul etmelisiniz ki siz kaşındınız. Yoksa ben öyle oturayım da kargalarla yaşadıklarımı yazılı hale getirip insanlığın hizmetine sunayım gayesinde değildim. Zaten insanoğlu denen canlıya zerre kadar itimadım yok. Bakın ne diyorlar: "Buna kargalar bile güler!" Güler tabi gerizekalı! Sen biliyor musun kargaların ne hin, ne cin olduklarını? Anca böyle konuşursun işte aptal aptal! Kargalar gülermiş, gülmeyip de ne yapsın hayvanlar senin şu hayvanlığına? Ne yapsın şu kibir kibir böbürlenmen karşısında kahkahayı basmayıp da? Hee, sana kim inanır söyleyim mi? Kadir inanır anacığım, anca o inanır! Vallaha mal bu insanoğlu denen canlı, kendine dönüp bakmaz, sağa sola laf yetiştirir. Bu banal esprileri yapmaktan da geri durmaz işte. Kargalar da güler buna tabi, niye gülmesin?


Bakın eski bir çocuk şarkımız var, aslen bir Sivas türküsü olmakla birlikte TRT Çocuk Korosu'nun ünlemesiyle çocuk şarkısı olarak kalıverdi dimağlarımızda: "Bir sabah kalktım, avluya baktım, aradım taradım, bağırdım çağırdım, bili gah, bili gah, bili bili gah gah, güzel horozum, aaahhhhhh kar beyazım!" Evet, "horozumu kaçırdılar" türküsünü çığıran birine, aklı başında herkesin dönüp de "ahha, keçileri kaçırdı bu" diye bakmasından doğal ne olabilir? Adama bak, horozunu kaçırmışlar, suyuna da pilav pişirmişler! Bu ne sevgi ahhh, bu ne ızdırap! Bu çocuk şarkısı da nerden aklına geldi diyeceksiniz, şurdan geldi ki, olay dediğimiz hadise de benim bir sabah kalkmamla vuku buluverdi. Hatta daha ileri gideyim, ben olay yüzünden bir sabah kalktım.


Evet, hep bir ağızdan "lafı gevelemeyi bırak da şu olayı anlat!" demenize mahal vermeden olaya geçiyorum. "İşte bir sabah uyandığımda!" Hayır, öyle değil, işte o sabah uyandığımda evin çevresi "gaaaak gaaaak" sesleri ile inliyordu. Zaten ben de bu "inleyen nağmeler" yüzünden uyanmıştım açıkcası. "Ulen n'oluyor, kargalara tecavüz eden de kim ki feryat figan ediyor bu hayvanlar?" diye kendimi balkona atmamla gördüğüm manzara karşısında dona kalmam bir oldu. Ne tecavüzü efendim, ne tacizi? Meğerse karga takviminde ilkbahar başlıyormuş ve meğerse karga mitolojisinde bu ilkbaharı karşılama ayininde bakire bir kedi kurban etmek gerekir imiş. Şimdi size büyük bir kıyak geçeceğim ve olayı gözünüzde canlandırabilmeniz için tasvir denilen betimleme aygıtını kullanacağım:


Bakın, o tarihlerde benim balkon arka bahçeye bakıyordu. Arka bahçe geniş bir yerdir. Böyle 2 metre yüksekliğinde kömürlük diye tabir edilen kulübeler dizilidir kenarında bu arka bahçenin. Ortasında da bir dut ağacı vardı ama evsahibi bahçeyi kirletiyor diye boynunu vurdurdu koca ağacın. İşte o ağaçtan da bir metre 10 santim boyunda bir kütük kaldı bahçenin ortasında. hep bir ağızdan "kiya hoca'ya bak, üşenmemiş, gidip kütüğün boyunu ölçmüş" dediğinizi duyar gibiyim. Ulen hayvanatlar, siz pipinizin bile boyunu ölçüyonuz, bişey diyor muyuz? Tabi o kütük niye kaldı diye düşünürken bunun cevabını da kurban bayramı esnasında bulmuştuk. Meğerse kurbanı yüzmek için o kütüğe asmayı uygun bulmuşlar ve sırf bunu düşünerek o koca kütüğü bahçenin orta yerinde bırakmışlar. Şimdi elimizdekileri toplayalım: Bahçenin kenarında her daireye bir adet olacak şekilde sıralanmış kömürlük kulübeleri ve bahçenin ortasında da bir adet 1 metre 10 santim yüksekliğinde 75 santim eninde ağaç kütüğü var. Tabi bahçede başka şeyler de var, yanlış anlaşılmasın. Mesela kapıcının çamaşır astığı çamaşır ipi, çapraz bir biçimde bölüyor bahçeyi. Çeşitli bitkilerin yanında meyvelerini döküp bahçeyi kirletmediği için canını kurtarabilen malta eriği var mesela. Ama bunlar konumuzu ilgilendirmiyor. Olayımızdaki hadise, kütük ile kulübelerde gerçekleşiyor.



Evet efendim, tasvir denilen betimlememizi burada sonlandırırken artık olay denilen hadisenin nasıl gerçekleştiğine geçebiliriz. En son hatırlarsanız ben karga ciyaklamaları arasında kendimi balkona atmış ve gördüğüm manzara karşısında donakalmıştım. Şimdi tasvirimizden yararlanalım; hani kömürlük denilen sıralı kulübeler vardı ya; hah, işte onların üzerine tek ve nizami bir sıra halinde kargalar dizilmiş. Oldu mu, canlandı mı gözünüzde? Tamam! Arka sıraaa, hüeeeyy? Onlar da tamam. Şimdi, bi tane de ağaç kütüğümüz vardı, işte onun üzerinde de bir adet karga! Ben ona Şaman Karga adını verdim, çünkü ayini o yönetiyordu ve kurban onun ayağının altındaydı. Evet evet, iyi tahmin ettiniz: Bakire bir kedi yavrusu vardı ayağının altında! Birden irkildiğinizi görür gibiyim, hatırlarsanız zaten ben de manzarayı görünce dona kalmıştım. Tabi ilk şaşkınlığım geçince hemen kendime bir sandalye alıp balkona kuruldum ve karga ayinini seyre koyuldum. Kusura bakmayın ama çayı ocağa koyacak vakit yoktu ve bilimsel sorumluluğum neyşinıl cografik tadındaydı. Evet, o timsahlarla dans eden adam elbette bir sürü keşif yaparak hayvanlar dünyasını tanımamızda büyük pay sahibi oluyordu. Ama işte burada da karga ayinini seyreden kiya hoca bulunmaktaydı. Açıkcası bilimsel düstur açısından kendimi hiç de bu kiptiyoz timsahlarla dans eden adamdan aşağı görmüyordum. Ancak tabi benim elimde kamera ve teçhizat bulunmadığından bu gözlemi ancak yazarak iletebiliyorum sizlere. Tabi ki kalbim kırık, boynum bükük bu yüzden. Ama yazdıklarımda zerre yalan varsa şurdan şuraya gitmek nasip olmasın, o derece yani!..


Konuyu dağıtmayıp olayı irdelemeye devam edelim: Son olarak kargaların ilkbaharı karşılamak için yaptığı bakire kedi kurban etme törenindeydik ve muhabirimiz aynen kiya hoca'ydı. Hoşgeldiniz sayın kiya hoca, uzun süredir görmüyorduk sizi. En son "Guatemala'daki yanardağlar neden yanıyor?" isimli çalışmanız yayınlandı. Ancak biz tabi ki "Kargaların Mitolojisi insanlarınkine çok uzak değil" konulu çalışmanızla ilgili olarak şey ettik. Siz karga ayinini canlı olarak yaşayan ve canlı canlı anlatan yeğane tanıksınız. Bize gördüklerinizi anlatır mısınız?


- Bakın sayın Güntemberg, bi kere olayı benimle birlikte kapıcının oğlu da görmüştü. Ama tabi bilimsel yetkinliği olmadığından olayın ehemmiyetine vakıf olamadığı gibi kargaları kovalayarak gerçek bir bilimsel gözlemi yarım bıraktı. Ancak ben tabi ki olaydan çıkarılacak bütün sonuçları derledim ve insanlığın hizmetine olacak şekilde şekil verdim.


Anlıyorum, olay sizin anlatımınıza göre saat 10:30 civarında gerçekleşmiş.


- Evet, sanırım kargalar sabahın seheri yerine böyle öğleye doğru havanın biraz ısınmaya yüz tutmasıyla ayinlerinin daha başarılı bir sonuca ereceğini düşünmüşler. Yani insan saati ile 10:30'un karga saatinde neye denk geleceğini kestirmek zor ama bence baharın yeni yeni yüzünü gösterdiği o tarihlerde erken saatlerin soğuk olacağı düşünüldüğünde seçilen saat kurban töreni için mükemmel bir zaman dilimi. Zaten benim babam da o saatlerde keserdi kurbanı bayramda.


Evet, peki olayı tam olarak canlandırmak istersek neler söyleyebiliriz?


- Efendim, biliyorsunuz bizim bahçede kömürlük denen bir sıra kulübe var. (Bilmiyoruz demeyin hıyarlar, yukarda anlattık.) İşte onların üzerine........ Eee, olmuyor ki ama, sabahtan beri aynı şeyi anlatıyoruz. Neyse efendim, Şaman Karga şeydeydi, kütüğün üzerinde, ayağının altında da kedi yavrusu. Tabi, bir sürü insan bilir bilmez konuşuyor. kiya hoca olayları seyredecene koşup kedi yavrusunu kurtarsaymış. Heh, o neyşinıl cografik'tekilere de "olayları seyretcenize ceylanları, geyikleri kurtarsanıza" deseniz ya!.. Anca kiya hoca'ya gelince böyle konuşursunuz zaten. Bilimsel sorumluluğum bir yana ben uyandığımda zaten kedi yavrusu ölmüştü. Ben ne bileyim karga ayini olduğunu o sabah. Alla alla ya...


Tamam efendim, sinirlenmeyin. Sonuçta ölü kedi yavrusu şaman karga'nın ayağının altında. Sonra?..


- Sonrası efendim, bu Şaman Karga böyle kubur kubur kuburdanarak dolanıyor kütüğün üzerinde. Böyle bi şişinme, bi kibir içerisinde sanki. Sonra dönüyor vuruyor bir gaga, kedi yavrusuna, bir parça koparıp havaya doğru fırlatmasıyla gaklaması bir oluyor!..


Aman tanrım!..


- Yaa ne sandınız? Şaman'ın gaklamasıyla birlikte kömürlüklerin üzerine dizili karga sürüsü ortalığı birbirine katıyor: "GAAAAAAAAAKKK!! GAAAAAKKKKKKKK!!! GAAAAAAAAAAKKKK! Ortalık inliyor desem abartı olmaz... Sonra bi müddet sessizlik ve yina aynı sahne!..


Yarabbi bu ne iş?


- Ben de aynen öyle dedim, yarabbi dedim, biz insanken vakti zamanında eskiden ve ilkelken böyle törenler yaparmışız. Ama kargalara ne ola ki?


Ne ola ki imiş?


- Ne olası var mı? Onların da yaşaması var, akılları var. Bizim yaptığımızı onlar niye yapmasın? Yapıyorlar işte; tam karşımızda Kargaların Bakire Töreni!


Abuuuvvvvvvv!!! Siz ne diyorsunuz kiya hoca!!!


- Yaaa, abuvvv ya, kendinizi çok akıllı sanıyordunuz di mi? Bakın İngiliz bilimadamları kargaların alet yapabildiğini keşfettiler. Karl Marks'ın kankisi olmakla kalmayıp aynı zamanda "Tabiatın Diyalektiği" gibi bir kitabı bir kalemde yazacak kadar önemli bir bilgin olan Friyedrik Engels'in dediği gibi "insan evrimi, alet yaparak geliştiyse" kargaları müstakbel dünya hakimi olarak sunmamda hiçbir sakınca yoktur.


Vallaha şaştım kaldım!


- Şaşmasan şaşardım zaten! Hehe, bu hayvanlara dikkatle bakarsanız böyle bir büyüklenme, böyle bir kendinden eminlik, böyle bir nasıl diyim, yürüyüşlerinde bile bir hal vardır bunların. Bence kafalarından şunlar geçiyor: "Heh, bi zaman dinazorlar vardı senin yüz katın. Dünya onlara kaldı mı ki sana kalsın insan efendi!" Kargalar bile gülüyorlar yani halimize, ben de çok gülüyorum işbu hale, nasıl gülmeyim a dostlar, nasıl gülmeyim...


Not: Efendim kargalarla yaşadığım bu inanılmaz deneyimin ardından elbette bu hayvanlara yönelik araştırmamı derinleştirdim. Dolayısıyla bazı insanların karga deneyimlerine de araştırmalarım sonucunda ulaşıp ortak oldum. Bu insanlarla birlikte Kanarya Sevenler Derneği'ne rakip olarak Karga'ya Bayılanlar Derneği'ni kurmak gibi bir çalışmamız yok çok şükür. Fakat bu doğaüstü deneyimlerin de bir kaydının tutulması şart. Mesela evine giden yol karanlık olduğu için büyükçe bir fener alan ve 3-4 günün sonunda kargaların saldırısına uğrayarak kafasına epeyce dikiş atılmak zorunda kalınan insan evladının hikayesine duyarsız kalabilir miyiz? Öte yandan kargaların, "ulen bizim mahalleye fener tutup gece vakti asabımızı bozmaya ne hakkın var" deyip bu insan evladına saldırılarını yalnızca vakayı adliyeden sayabilir miyiz? Bir karga yavrusunun balkonlarına düşmesi ve evin hanımının boş bulunup bu yavruyu içeri alması sonucu kargalar tarafından kuşatılan mahalleyi ve evinden çıkamadığı için 2 sınavı kaçıran üniversite öğrencisini ancak "vah vah" sesleriyle mi anmalıyız? Hayır, bütün bunlar kargaların ne denli organize hareket ettiklerinin ve tabi insan soyunun yerine dünyanın yönetimine aday olduklarının en somut belirtileridir.


Yine de Maçka Parkı'nda gözlenen karga-insan dostluğunun en somut örnekleri de her türüyle doğaya olan inanç ve saygımızı büyütmektedir kuşkusuz. Olayı zikreden insan kişisi "yeminle billah" diyerek olayın kuşku götürmez bir biçimde gerçek oluşuna işaret etmektedir. Şöyle anlatıyor bu insan kişisi:


Bir gün arkadaşımla Maçka Parkı'nda geziniyorduk. Yaşlıca bir hanım elinde siyah bir poşet, hemen önümüzde yürümekteydi. Zengin muhitinden olmakla birlikte hırpani bir görüntüsü vardı. Bu hırpani görüntüydü hali hazırda dikkatimizi çeken. Ama az sonra siyah poşetin içindekileri yere döküp yukarıya kaldırıp başını "KARGAAAAAAAAAAAAAAAAA" diye bağırması bir oldu. Biz "yaşlılık işte, herhalde tırlatmış biraz" diye düşünürken gökte siyah bir noktanın yavaş yavaş yere doğru seyrettiğine tanık olduk. Evet, bir kargaydı bu, "KARGAAAAAAAAA" diye çağrılan karganın ta kendisiydi. Kadının ayağının dibine konup, sunulan yemeğini yedi. Geldiği gibi gitti sonra; bize kalakalmak düştü tabi...


Düşer evlatlarım, size daha çok kalakalmak düşer, kargalar güler, ben gülerim. O kadın mı? Belli ki kargaların ajanı olarak İstanbul'un göbeğinde fink atıyor ve belli ki insanların bu vurdumduymaz, bu hiçbir şeyin farkında olmayan aptal hallerine bizim kadar gülüyor.







evet efendim, bugün çok ilginç bir deneme yapacağız. hep bir ağızdan "nasıl bir deneme yapacağız acep" dediğinizi duyar gibiyim. çok basit efendim; şimdi bizim zamanımızda lise edebiyat dersleri üç koldan saldırırdı öğrenciye: dilbilgisi, edebiyat ve tabi kompozisyon. şimdi dilbilgisi deyince aklıma geldi; bu dil bilgisi sözcüğünün ayrı mı bileşik mi yazılacağı sürekli dil bilginlerini birbirine düşürmüştür, bilmem farkında mısınız? tabi en son olarak alimler bu dil bilgisinin ayrı yazılmasına karar kıldılar ama ben buna şiddet göstererek karşı çıktım. bu şiddet gösterilerimde 101 gösterici ile 15 adet kolluk görevlisinin yaralandığını söylesem bilmem bana inanır mısınız? hep bir ağızdan "inanmayız" dediğinizi duyar gibiyim. o zaman neden 98 değil de 101 sayısını tercih ettiğimi anlatmama izin verin, aslında şaşılacak pek bir şey yok 101 dalmaçyalı'dan aklımda kalmış olacak.

bakın yine gevezeliğe daldık ve asıl konuyu es geçtik. evet, lise edebiyat derslerinin kompozisyon isimli kısmı vardı, yoktu diyemezsiniz değil mi? tabi ki diyemezsiniz, sanki ben bunu bilmiyor muyum? sorumdaki gaye başka, şimdi bakıyorum mesela büyük yazarlar böyle bir şey yapıyor bazan. nasıl bir şey diyeceksiniz, ben de "işte öyle bir şey" diyerek hem sorunuza cevap vermiş ve hem de ziyadesiyle güzel bir espri yapmış olacağım. tam dozunda yani, zaten ne demişler, herşey dozunda güzel. tabi bir de "hayat sevilince, sevince güzel" şeklinde bir zekai tunca şarkısı vardır. ancak o şu anda konumuz dahilinde değil. zaten hep birlikte "konumuz ne ki zaten gerizekalı, üç saattir saçmalayıp duruyorsun" dediğinizi duyar gibiyim.

hayır hayır! böyle demeyin, hem konumuz var ve hem de bu konu çok ciddi ve ehemmiyetli bir konu. şimdi biz niye konuyu kompozisyon derslerine getirdik? çünkü efendim bu kompozisyon sınavlarında hatırlarsınız bizlere kompozisyon yazdırırlardı. şimdi hep birlikte "ee, kompozisyon sınavlarında matematik sorusu soracak değillerdi ya" dediğinizi duyar gibiyim. tabii olarak haklısınız, ancak benim derdim şu anda o değil. tabi çıldırmak üzre olup "derdin ne lan pezevenk, üç saattir kafa ütüledin" dediğinizi duyar gibiyim. aslında ben de tam o konuya geliyordum zaten. öncelikle bana böyle bir konuda açıklama yapma şansı verdiğiniz için teşekkür ederim. şimdi konumuz şudur ki, bu kompozisyon sınavlarında bir atasözü verilip, bu "konuyla alakalı bir kompozisyon yazınız" denirdi mesela. şöyle yazalım soruyu:

"AK AKÇA KARA GÜN İÇİNDİR

Yukarıdaki atasözünü açıklayan bir kompozisyon yazınız."

ahhahhaa, işte geldik sadede; artık konuyu yavaş yavaş sezinlediğinizi duyumsar gibiyim. duyumsar deyince kız ismi olarak "gülümser"in güzel bir isim olduğunu düşündüğümü iletmeme de izin verin. gerçi çok kullanılan bir isim değil ama yine de güzel. düşünsenize, "gülümseeeeeeeer, hayatım bana ordan bi bardak su uzatsana!" evet, cümle içinde de çok güzel gidiyor valla. neyse, biz konumuzu açıklayalım bakalım:

evet, yazının başlığı bir afrika atasözüdür ve biz şu an bir kompozisyon sınavında imiş gibi bu sözü açıklayan bir kompozisyon yazacağız! nasıl, süper di mi? tabi, bu denememizde siz sevgili okurlarımızı da aramızda görmek bizi ayrıca gururlandıracaktır. gururlandıracaktır dedim de, bir kız ile bir oğlan evlenirken basılan o sevimsiz davetiyeler de nedir öyle? hayır, çoğunun estetik yoksunu olması bir yana bir de bu lafı anlamam işte: "sizleri de aramızda görmekten sevinç/onur/gurur duyarız" gibi bir saçmalık. hadi erkek tarafının babası gurur duyuyor da sana ne oluyor be kız tarafının babası olan adam. "ahha, şu oğlan var ya, damatlık giymiş olan, bu gece benim kızı şeedecek, sizlerin de aramızda bulunmasından büyük gurur duyuyorum!" yuh yani, yuh ki ne yuh! ben senin kadar düşkün bir adam görmedim kız tarafının babası olan adam, sana ne söylesem azdır! bir kere sen, kızını birisi şeyetse çeker hem kızı hem kızı şeyedeni vurursun normalde. ama işte bu gece, hep beraber senin, kızının şeyedileceğine dair gururunu izlemek için toplandık, yuh sana, sana çok daha ağır şeyler derdim ama öncelikle bir kompozisyon yazmam gerek. sınavı geçeyim, bak sana neler diyorum!

neyse, biz kompozisyonumuza geçelim, yalnız şu kız tarafının babası olan adam var ya, feci bozdu sinirlerimi. neyse, ben bu sinirle de yazarım bir kompozisyon, hiç dert etmeyin. konumuz neydi, hah, leopar! bravo, ben çok severim bu leoparı, hele de kar leoparı yok mu, maşallah diyin canlar, day niri naynay, tiri nay nay!

evet, leopar konusunda diyeceklerim var, dinleyin. şimdi atasözünün dediği gibi, leoparın kuyruğunu tutmak insan evladına yakışan bir hareket değildir. zzaten açık konuşmak gerekirse, bir insan evladında leoparın kuyruğunu tutacak cesaret var ise genelde genç yaşta ölmüş gitmiştir o yiğit kişi. çünkü leoparın kuyruğunu tutmak, elini elektrik prizine sokmaya benzer, çarpılırsın alimallah.

fakat diyeceksiniz ki, "ne saçma, sanki leoparı bulduk da, kuyruğunu tutacağız!" evet, yerden göğe kadar haklısınız. bakın, siz ne kadar haklıysanız, afrika steplerinde günün her günü bir leopara rastlayan afrikalı kardeşlerimiz de haklıdır. siz ne kadar "leopar beni ilgilendirmez, ben işime bakarım" derseniz, afrikalı'nın da yaşamın gerçekleri arasında işini yapabilmesi için leoparın kuyruğunu tutmaması gerekir.

yine itiraz ettiğinizi duyar gibiyim; "ne saçma, sanki leoparın kuyruğunu tutmak o kadar kolay da!" efendim elbette kolay değil, fakat orda bir metafor var dikkat ediniz, ki bu metafor biz de başka türlü [ziki tutmak şeklinde] ifade edilir. mesela bir afrikalı da çıkıp, "yuh be, tü sıfatınıza sizin, demek her gün tutuyorsunuz o şeyi de o yüzden böyle konuşuyorsunuz" derse haklı olmaz mı efendim. bunu da düşünmek gerekir yani.

bu sebeple kompozisyonuma devam ederken, sivas'ta vatani görevini yapmakta olan teyze oğluna da burdan sesleniyorum: "ulen sen ne şerefsiz adammışsın! hani gitmeden evvel bana olan borcunu ödeyecektin, hayvanoğlu hayvan seni!" bakın yine sinirlendim, ee bu sinirle leoparın kuyruğunu tutsam yeridir. neyse, konu yine dağıldı toparlayalım:

leoparın kuyruğunu tutmak hiç de hoş bir hareket değildir. ancak bir de şöyle düşünmeli; bir leoparın kuyruğunu tutmak mümkün müdür? çünkü bilirsiniz, bu kedigiller, dokuz canlı olmalarının yanında, bir de acayip hissiyatlı canlılardır. koku almakta da, ses işitmekte de ve dahi görmekte de üstlerine yoktur bunların. yani demem o ki, siz siz olun, öyle uykusuna yatmış iken gidip kuyruğunu tutayım demeyin leoparın. bu yaptığınız sinsice bir hareket olmasına karşın leoparın kuyruğu yerine neyi tutacağınız yukarda açıklanmıştır.

tabi, afrikalı'lar ilginç insanlar, "velev ki" diyorlar, "velev ki denyoluk edip tutmayı başardın o kuyruğu, o zaman bırakmayacaksın arkadaş!" işte bu manzara her zaman gülmekten katılmama sebep olmuştur. düşünsenize, adamın biri leoparın kuyruğunu her nasılsa tutmayı başarmış ve işin daha zor kısmına geçmiştir. bu bir bilgisayar oyununda level atlamaya benzemez. oyundaki level, kademe kademe, azar azar artırılarak oyuncunun uyumu sağlanmaya çalışılır. ama leoparın kuyruğunu tutan adam için öyle mi ya? o daha girişteki görüntüleri izlerken son levele atlamış oyunculara benzer, tek bildiği kuyruğu bırakmayıp hep arkada kalması gerektiğidir. çünkü ön tarafta leoparın ağzı vardır ve bence şu an en uzak durulması gereken bölge orasıdır. ancak bu nereye kadar başarılabilir? bunu bilemem ama bu afrika atasözüne canı gönülden katıldığımı görmüşsünüzdür.

bırakma a benim salak kardeşim, ne zikime derman olacaksa gittin tuttun o kuyruğu madem, bırakma sakın! afferim, seni gerizekalı seni, gram akıl var mı sen de acaba? hah, afferim, öyle sıkı sıkıya yapış o kuyruğa gözlerin yuvalarından fırlayarak, afferim!


I.

aslında niyetim bu değildi. evet, gençliğimde uzun saçla gezmişliğim vardı. nitekim o zamanlar pek kötü gözle bakılırdı böyle şeylere. ters bir mekana girdiğinizde dayak yeme olasılığınız bile vardı. ama o zamanlarda herşey daha kolay geliyordu bize.

niyetim bu değildi. aslında berberleri protesto ediyordum sadece. yav, bi kere de istediğin gibi kesemez mi bu adamlar? "hah", diyordun, "oldu sanki, bırak abicim, oynama."

"olur mu" diyordu, pek işine saygılı berberimiz, "yav şu uçlarını düzeltmeden olur mu?"

"peki" diyordun, "yalnızca uçlarını düzelt, ama gözünü seveyim bozma şu saçı..."

"tamam abiciim", diyordu, "merak etme sen!"

ama uçlarını düzelttiğinde herşeyi de piç ettiğini farkediyordun.

aslında bunlar da önemli değildi. yav, bi adet berber de konuşmadan işini yapamaz mı?

ben senin hangi karıyı nerede düdüklediğini dinlemek zorunda mıyım arkadaş? senin tuttuğun takımın ne bok yediği ile ilgilenmek zorunda mıyım? mahalledeki dedikoduları duymak zorunda mıyım? memleket sorunları üzerine ortalama zekanın ürettiği geyikleri çekmek zorunda mıyım?

daha da kötüsü, sen sürekli sağımdan solumdan değdirmek zorunda mısın??

neyse, canıma tak deyince berbere de gitmez oldum. ee, saç denilen hadise de şişede durduğu gibi durmuyor. hababam, debabam uzuyor. yav, bi dur be arkadaş, nereye varacaksın uzayıp da.

annemin haykırışları üzerine gitmek zorunda kalmıştım berbere en son. ondan beri de yolda görsem selam vermiyorum bu zibidilere.

ama dediğim gibi, saç da uzadıkça uzuyor. sonunda bir geyik aldı yürüdü. kim görse, "n'aber lan isa?" deyip kih kih gülmeden rahat edemiyor.

en son papa'nın ziyareti ile de geyik tavana vurdu: "papa'yla aran nasıl lan isa?", "papa gelip elini öptü mü lan isa?", "olum hazır papa da gelmiş, ben isa mesih'im diye atlasaydın ya meydana..."

ee, insan soyu bu, bir şeyin bokunu çıkarmadan rahat edebilme kabiliyeti verilmemiş ona ne yazık ki!

II.

uzun zamandır ortada görünmüyordu, arayıp merakımı gidereyim dedim. başıma sardığım beladan henüz haberdar değildim. "iyidir canım ya" dedi, "yav biliyon mu, seni çok özledim. bak ne diycem, biz şimdi hafta sonu çıkıyoruz. uğrarım ben sana. takılırız biraz."

çok güzel, ben de biraz takılıp son zamandaki kapanıklığıma son versem iyi olacaktı. ama gelir gelmez, "oovvv isa bey, yukarda havalar nasıl?" deyince tadımı da kaçırmış oldu. ama hiç de canımı sıkacak değildim. epeydir görmediğim eş-dost'la en azından geyiğin dibine vurup eğlenebilirdim.

ama sanırım bir ketenpereye geldim. birisi bir hamfendinin koynundaymış, diğeri hafiften rahatsızmış da çıkamamış, şuna bu olmuş, buna şu olmuş derken; kendimi tanımadığım insanların ortasında buldum. daha doğrusu tanıdık bir iki kişi vardı başta ama onlar da bişeyleri bahane edip tüymüşlerdi.

işte o zaman da inanılmaz bir şeyin farkına vardım. isa'ya benzerliğim sadece fiziksel değildi. tıpkı onun gibi, bütün insanlar adına acı çekiyordum. tıpkı onun gibi, insanlığın üzerine serpilecek bir iyilik tozunun keşfi peşindeydim. ve tıpkı onun gibi herkes kendine göre kullanıyordu beni ve tıpkı onun gibi aşağılanıyordum belki de...

III.

artık herşeye katlanmak daha zor. neon ışıkları sahneye vuruyor ve resim olanca çıplaklığıyla görülüyor. henüz kadın bile olmamış kızlar, kendisini becerecek bir erkek peşinde. erkekler, ne yapıp edip en azından değdirmek istiyorlar. müziğin ritmi giderek artıyor, herşey baştan çıkarıcı. alkol duvarına tırmanmak, sözün yanıltıcılığından öte; çok kolay aslında. saçma sapan dalgalanmalara dans diye bir isim koyuyor insan soyu ve tepindikçe kötülük daha da yaklaşıyor sana. "ne garip" diyorum, " bu saçma tepinmeler, kötülüğü kovmak için icat edilmişti halbuki!"

şeytanı arıyorum umutsuzca, buralarda bir yerde olmalı. köşedeki çirkin oğlan olabilir mi acaba? pek sessiz, pek hareketsiz duruyor. şeytanı arıyorum, "benim görevim jim", ki ben çoktan kabul etmiştim, "şeytanı ortaya çıkarmak şimdi!" insanların arasında gezinen şeytanı, insanın yüzünde, derisinde, iliğinde, kemiğinde gezinen şeytanı.

telefon çekmiyor buradan, hala ondan bir mesaj bekliyorum. arada bir kapı önüne çıkıp kontrol ediyorum telefonu, hiçbir şey yok!

şeytanı arıyorum, her yer zenci kaynıyor, yeni arkadaşımın yanındaki kız birini bırakıp diğerinin koluna atlıyor. zencilerde görüyorum şeytan tüyünü. sanıyorum yeni arkadaşım da görüyor. az önceki coşkusundan eser kalmamış. kendince meşgale yaratmaya çalışıyor, gah tuvalete gidiyor, gah telefon açmak için kapı önüne. kendine şunu demek istiyor: "ben biraz meşguldum, benim kız da yalnız kalınca yanındaki zenci arkadaşlarla dansa tutuşmuş."

oysa öyle olmadığını hepimiz görüyoruz. kendi kendime "şimdiye kadar bu kızı burada bırakıp evin yolunu tutmuştum çoktan" diyorum.

işte, insanlara kazanma gücünü veren bu saçmasapan ısrar, bu sahtekarlık, bu düpedüz becerilme isteği!

evin yolunu değil de kapı önünün yolunu tutuyorum yine, bir ara, bir sor allah aşkına! ama hiçbir ses yok yine!

artık katlanamıyorum. üstelik artık "montrealli isa"yım ben! artık, bu gerizekalının acısını da ben çekeceğim!

IV.

tanrı beni asla eve üzgün göndermez. aramızda gizli bir anlaşma var. ne zaman başım sıkışsa yanımda olmuştur, ne zaman yolum kapansa bir yol açmıştır. banka hesabıma birkaç milyar yatırmışlığı bile var çok parasız kaldığım bir zamanda. gerçi banka "bir yanlışlık olmuş beyfendi" diyerek geri istediyse de parayı, o an çok ihtiyacım vardı ona.

tanrı beni asla eve üzgün göndermez. bir gece, geyiğin dibine vurup gülmekten kırıldığımız dolmuşçuya rast geliyorum. "yav abiciim, neredesin sen" diyorum. "abi, ben özel şöförüm aslında, bazan arkadaşın yerine geliyorum buraya" diyor.

hoş oluyor, beş oluyor, "nerede indireyim seni?" diye soruyor. "valla eve gitmeden bir çayhanede çay içeceğim" diyorum, " sen şu köşede indir beni".

yolcuları indirip, dolmuşu çayhanenin önüne çekiyor. benimle birlikte geliyor çay içmeye: "siktir et" diyor, "bir tur eksik çalışalım bu gece."

hoş bir muhabbetin ardından "hoşçakal" diyorum ona, "kolay gelsin."

"iyi geceler abicim" diyor.

eve giderken yeniden bakıyorum telefona, bir mesaj bekliyorum. evet, bir mesaj var, ama ondan değil.

önce anlayamıyorum; farkına varıyorum sonra mesajın tanrıdan geldiğinin:

"çarmıha gerilme günü yaklaştı" yazıyor mesajda!

bir sms atarak yanıtlıyorum tanrıyı:

"hazırım!"
Göksel - Karar verdim

(alternative/punk versiyon)

gidiyordum, geliyordum
öpüyordum, seviyordum
datlı datlı yiyordum
acı acı çıkarmanın zamanı şimdi

ben bu gece karar verdim
kış olup kar gibi yağmaya
insandaki kör düğümü
dünyaya haykırmaya

vaah vaah vaah vaah!
yeah yeah yeah yeah!

ölüyordum, yaşıyordum
pişiyordum, coşuyordum
hızlı hızlı koşuyordum
durup bir düşünmenin zamanı şimdi

ben bu gece karar verdim
düş olup da kaybolmaya
insandaki kör düğümü
dünyaya haykırmaya

vaah vaah vaah vaah!
yeah yeah yeah yeah!
I.

başlangıçta o vardı. ama başlangıç yoktu. çözülmesi gereken bir denklem vardı yalnızca:

başlangıçta o varsa, asla bir başlangıç tasvir edilemezdi. çünkü başlangıç, ancak bir devinim olarak tasvir edilebilirdi. ve o tek başına asla bir devinim yaratabilecek kudrete sahip değildi. dahası hiçbir şey tek başına bu kudrete sahip değildir.

eğer bir başlangıç varsa; başlangıçta yalnızca o olamazdı. çünkü başlangıç, bir hadiseye olan ilgiyi anlatıyordu. o ise "tek başına" ve "hiçbir yerde" iken bir hadise yaratabilecek kudretten yoksundu.

o zaman başlangıç yoktu ama o vardı : o kendi kendine dedi : ben varım; ama benim varlığımı onaylayacak hiçkimse yok!

o kendi kendine şunu dedi : ben var mıyım? varlığımı onaylayacak kimse olmadığına göre!..

o kendisiyle konuşmaya devam etti : ben yokum; varlığımı onaylayacak hiçkimse yok! varlığımı onaylayacak hiçbir şey de yok!

evet; hiçkimse yoktu; hiçbir şey yoktu ve o yalnızca ve o yalnız; hiçbir yerin krallığına oturmuştu.

ama sorun da buradaydı : krallığını onaylayacak hiçbir şey yoktu ve hiçbir yer de!..

buna canı sıkıldı! anlamıyordu; bu kadar büyük bir kudretin sahibi iken ve bu kadar büyük bir karanlığın kralı iken; kendisine biat edecek hiçbir "şey" yoktu.

ve bu durum kendisini "yok hükmüne" getiriyordu, krallığını onaylayan yoksa krallığı da yoktu, kudretini anlayan yoksa kudreti de yoktu, büyüklüğünü algılayan yoksa büyüklüğü de yoktu, kendisini duyumsayan yoksa kendisi de yoktu!..

giderek anlıyordu : varsa bile yok hükmündeydi, yoksa bile var hükmünde olamıyordu, sınırsız kudreti bu duruma çare bulamıyordu üstelik, buna canı sıkıldı!..

bir zaman mı geçti; asla geçmedi; yoktu o; olmayanın geçirebileceği bir zaman da yoktu; bir şey mi düşündü; düşünmedi; yok hükmünde ise düşüncesi de yok hükmünde olacaktı...

yalnızca içgüdüsel bir çare buldu bu cansıkıntısına; yaratma kudreti vardı onda. ve eğer yaratırsa, var olabilirdi. yaratırsa, onun kudretini algılayanlar, onun krallığını tanıyanlar olacaktı.

ve o zaman o da olacaktı, yok hükmünde olmanın tek çaresi buydu!..

tanrı evreni yarattı diyeceklerdi sonra, işte büyük yanılgı burada başlıyordu :

tanrı, kendisini yarattı!..

...herşey cansıkıntısından başladı...

yarattı; çünkü yoktu. yarattı; artık vardı. böylelikle uçsuz bucaksız bir evren yarattı. aslında istediği tam olarak bu muydu, bilemiyordu. yalnızca "var olmak" istiyordu. ama cansıkıntısı bir başladı mı nereye götüreceği belli olmaz. o da ayarı kaçırıp uçsuz bucaksız bir evren yaratmıştı. şimdi herşey daha da büyük bir denklemin içine girecekti. halbuki küçük bir evren yaratıp hem varlığını kanıtlayabilir, hem de yaratılanın gidişatı daha iyi kontrol edilebilirdi.

ama cansıkıntısı bir başladı mı, nereye götüreceği hiç belli olmaz!..

biraz eğlenmek istiyordu : geniş bir evren yarattı, böylelikle çıplak gözle görülemeyecekti. ve böylelikle, yarattıklarının kendisinin varlığını çözüp çözemeyeceğini görmek istiyordu. böylelikle, bir oyun başlayacak ve o da bu dayanılmaz cansıkıntısından kurtulacaktı.

...herşey cansıkıntısından başladı...

şimdi, varlığını kanıtlayan bir evren vardı. artık karanlık biraz aydınlanmıştı. artık onun krallığını görebilecek büyük bir alan vardı. ama bir şeyi unutmuştu :

şey, asla varlığınızla ilgilenmez!..

evet, evren, bir şeydi. ona varlık hissi veriyordu. ama bir anlamı yoktu bunun. çünkü, bir devinim başlamış bile olsa; onun krallığına biat eden bir "şey" yoktu. yalnızca uzakta göz kırpan yıldızlar vardı. evet, geceleri kumsalda oturup şarap içerken onları izlemesi romantik olabilirdi. ama henüz şarap da yoktu, kumsal da.

o zaman canı sıkıldı. bir şey yaratmıştı ama derdine deva değildi yarattığı şey. böylelikle kudretinden şüphe duymaya başladı. bütün bunları önceden tahmin etmesi gerekirdi. ama o bütün bönlüğüyle yalnızca varlığını duyumsamayı istemiş ve geri kalanı düşünmemişti. şimdi ise, yıldızlar parlıyordu yalnızca ve o kumsalda oturup şarap içemiyordu...

canı daha fazla sıkılmaya başladı. giderek dayanılmaz oldu bu cansıkıntısı ve o zaman insanı ve melekleri yarattı. ve tabi şeytanı da...

canı o kadar sıkılmıştı ki; artık büyük oynamak istiyordu!..

ne kadar büyük oynarsan o kadar büyük eğlenirsin! artık anlayabiliyordu. böylelikle şeytanla bir düelloya girişti : eğer insanı yoldan çıkarabilirse ona biat edecekti!

büyük oynuyordu; çok büyük!..

anlaşılan canı fena sıkılmıştı...

canı öyle sıkılmıştı ki; kendi yarattığı ile şirk koşuyordu kendini. bizzat kendi yarattığına oynaması için alan yaratıyordu. ve bizzat kendi yarattığına yenilmek için elinden geleni yapıyordu.

cansıkıntısı bir başlamaya görsün; nereye götüreceği hiç belli olmaz!..

II.

adem cennet bahçesinde dolaşıyordu, olan bitenden habersiz. çırılçıplaktı, sakalı uzadıkça daha da heybetli görünüyordu, daha bir yakışıklı. keyfi yerindeydi. yok iken var olmuştu ve bu herkese nasip olmazdı. ıslık çalarak gezindi durdu bahçede...

üzüm salkımlarının arasından geçti, yeşil yaprakların. bir derenin kenarına ulaştı, eğilip su içti. tam doğrulurken gördü suretini suyun aksinde. ne kadar heybetli bir görüntüsü vardı, ne kadar yakışıklı!

işte o zaman canı sıkıldı.

ne bu heybetini görecek kimse vardı, ne de güzelliğini. o zaman heybeti de yoktu, güzelliğinin bir anlamı da yoktu.

o zaman canı sıkıldı...

şimdi yine cennet bahçesinde dolaşıyordu adem. ama yüzündeki neşe kaybolmuştu. canının sıkıldığı her halinden belli oluyordu. ve cansıkıntısı bir kere başlamaya görsün, nereye götüreceği hiç belli olmaz. bir ağaç gölgesine oturdu; bir türkü mü söyledi? asla; henüz konuşamıyordu, henüz türkü nedir bilmiyordu : uludu yalnızca...

o kadar dertli, o kadar derin bir haykırıştı ki bu; tanrı duydu onu, huzuruna çağırdı : ey adem! nedir derdin?

tanrının da canı sıkılıyordu; aptal gibi şeytanla düelloya girmişti. halbuki, herşeyin efendisi o idi. ve şimdi şeytan, bu sersem ademoğlunu yoldan çıkarmasın diye herşeyle bizzat ilgilenmek zorundaydı!..

cansıkıntısı bir başlamasın, nereye götüreceği asla belli olmaz!...

..................herşey cansıkıntısından başladı!..

III.

böylelikle tanrı anladı onu, aynı sıkıntıları kendisi de hissetmişti, adem, kendisini var etmek istiyordu. ama bu kudretten yoksundu. ve tanrı, bu kudrete sahipti ve üstelik onu şeytanın kucağına itmemesi gerekiyordu. ne de olsa büyük bir düelloya girişmişti. ve o adem'i anlamak zorundaydı zaten.

böylelikle adem'in kaburga kemiğinden bir parça aldı. ve o, adem'e dedi : şimdi git, artık bir daha ulumayacaksın!..

ve böylelikle havva'yı yarattı. ve böylelikle havva, adem'i var etti. artık adem, heybetini ve yakışıklılığını gösterebileceği birine kavuştu. ve böylelikle adem bir daha ulumayacaktı...

tanrı'nın cansıkıntısı devam ediyordu. bütün krallığını, şu iki aptal ademsoyuna ciro etmişti. ve onlara güvenmiyordu. bir dalgınlık anında, bir uyku anında kolaylıkla şeytana teslim olabilirlerdi. ve bu bütün uykusunu kaçırıyordu tanrının.

ve bu durum can
ını çok sıkıyordu!..

ve cansıkıntısı bir başlamasın, nereye varacağı hiç belli olmaz!..

böylelikle onları denemeye karar verdi. cennet bahçesinde "elma ağacı" adını verdiği bir ağaç yarattı. ve adem'i çağırıp, bu ağacın "lezzetli" meyvesinden asla yemeyeceklerine dair söz istedi. adem, ağacı bilmiyordu ve adem'in keyfi yerindeydi. ve adem artık var idi. adem'in şeyinde bile değildi elma ağacı...

okey dasti, dedi, yenilmemesi gerekiyorsa yemeyiz!

ama cansıkıntısı başlamıştı bir kere ve nereye varacağı hiç de belli olmazdı...

IV.

havva neşeliydi; çünkü daha önce adem'in ve ondan önce tanrının boğuştuğu sorunlarla asla yüzleşmemişti o.

o, her zaman güzelliğini gösterebileceği birini yanında bulmuştu ve o tüm varlığıyla o'nundu. ve o, cennet bahçesinde şen kahkahalar atıyordu yalnızca. adem'le mutluluğu tanımıştı. adem'le var olmayı bilmişti. ve bizzat var olarak gelmişti oraya.

gülüşüp eğlenerek, öpüşüp koklaşarak geziniyorlardı yeşil çimenlerde, üzüm bahçelerinin arasından, yeşil yaprakların arasından geçip bir düzlüğe ulaştılar. ve havva o zaman sordu :

"adem, şu ağaç nedir?"

"elma ağacı" dedi adem, "yeni bir tür!"

"ne ilginç meyveleri var" dedi havva, "yiyebilir miyiz sence?"

"tanrı efendimiz, yemememizi emretti" dedi adem, "belki de zararlıdır."

"neden zararlı olsun ki" dedi havva, "burası cennet bahçesi, burada asla zararlı bir şey olmaz!"

"bilmiyorum" dedi adem, "ama, yememiz yasak!"

o zaman havva'nın canı sıkıldı. ilk defa adem, onun istediği bir şeyi yapmıyordu. üstelik, sudan sebepler uyduruyordu. üstelik, yemyeşil elma, dalında o kadar lezzetli duruyordu ki, şöyle bir ısırsa, bütün vücudunu bir serinlik kaplayacaktı, ve elma cildi güzelleştiriyordu üstelik. ama bu aptal adem, sudan sebeplerle yemeyi reddediyordu.

o zaman havva'nın canı sıkıldı!...

.......................(tabi ki de: devam edecek)......................
şimdi, erkin koray bey'le oturuyoz, o ispanyol basçıya gıcık olmuştum zaten, erkin koray bey'in sürekli uyumasından daha fazla ona gıcık olmuştum, velakin içten içe de benim yanımdaki kıza asıldığını hissettiğim için gıcık olmuştum. velakin ispanyol diyor ki, yarın italya'ya geçecem, o nedenle yalnız kalmamak için sizi lafa tuttum. velakin yanımdaki kız diyor ki; ben olmasam da ispanyol seni tutacaktı, yalnız kalmamak için; velakin ben onlara diyorum ki; ben erkin koray dinleyerek büyüdüm ama siz ona çalıyorsunuz yalnızca:

yıllarca sevdim, aşkınla yandım
artık ben aşka inanmıyorum...

II.
sonuçta herkesin kendi yolu var: erkin uyuyor: ispanyol, roma'ya gidiyor: kadın bana kalıyor: bense kadın'a kalmıyorum: asla kalmıyorum: yeni bir yolculuk kalbime göre değil ve ben artık aşka inanmıyorum: ve yeniden köşe yazmam için teklif geliyor bazı kanallardan: ve ben artık futbol yazacağım!..

III.
beni öpüyor: anlıyorsun değil mi? diyor : anlıyorum diyorum : zaten ben aşka inanmıyorum : yarın benim doğum günüm diyor : yarın mutlaka geleceksin değil mi? : asla söz veremem diyorum : yarın yazmam gereken bir maç var bi kere : sabahın beşinde de olsa farketmez, ara beni diyor : bense, yarın hiçbir şeyi hatırlamayacağımı söylüyorum : beni senin araman gerek hatırlatmak için diyorum : sinirleniyor; seni ararsam seni sevdiğimi mi kanıtlayacağım yani diyor : hayır, diyorum; yalnızca yarın için söz veremem; ama ararsan bu benim üzerimde bir baskı oluşturur : bak; gerçekten gitmem lazım diyor : yarın görüşürüz o halde diyorum : büyük bir sevinçle sarılıyor bana; yarın görüşürüz değil mi : hiçbir şey için söz veremem diyorum!...

IV.
erkin uyanıyor : ispanyol gitti diyorum : kız da gitti : gitarını alıyor : bastığı riff'leri tanıyorum : sevince diyor : sevince diyorum :

sevince
sevince
sevince durma durma koş ardından
zaman yoktur git aşkı iste ondan
sevince tüm insanlar bir başka
durma dostum sen de yer ver aşka
sevmek bil ki doğmaktır yeni baştan
aşık oldum galiba yavaştan
oo sevince
oo sevince

öyle bir yol tutmuşum ki sorma
inandım ki sevince vardır dünya
sevincedir günlerin bir başka
durma dostum sen de yer ver aşka
sevmek bil ki doğmaktır yeni baştan
aşık oldum galiba yavaştan
oo sevince
oo sevince

ooooaa
olacak mıydım ben bu halde
olacak mıydım ben bu halde
sevince tüm insanlar bir başka
durma dostum sen de yer ver aşka
sevmek bil ki doğmaktır yeni baştan
eriyorum galiba yavaştan
oo sevince
oo sevince
oo sevince

V.
şimdi uyuyorum : rüyamda bana geliyor : teşekkür ediyor dün gece için : sevmek teşekkür etmektir diyorum kendi kendime : sevmek bir şükrandır : varolduğum için şükran ediyor : varolduğu için şükran ediyorum : teşekkür ediyorum ona : o bana teşekkür ediyor : erkin koray bildiğim riff'leri basıyor yeniden :

inaaaaaaaaaan kiiiiiiiii, senden başka, senden başka hiiiiiiiiiiiiiiiiç kiimse yok içiiimdee!...

VI.
keza bir akasya gökyüzüne doğru büyür
gece gündüz ayırmadan
örneğin yaşınız kaç der birisi
yani kaç yaşındasınız demek ister
siz göğe bakarsınız o kadar
sonsuzluk başlamıştır artık

( bir tek dileğim var mutlu ol yeter )

VII.
sonlar hüzünlü olur : ya da ben hala alışamadım : biten herşey : şehirler : insanlar : aşklar : dereler : tepeler : hep hüzün verdi bana : sahne kızardı yine : kırmızı oğlan (red kit) sürüyor atını güneşe doğru : fonda her zamanki şarkı çalıyor : yazı belirdi, belirecek :

.......................BU MACERANIN SONU..........................
sabah erken kalkın, herkes işine gücüne giderken. üstünüzü giyinmeden balkona çıkın ve konu komşuya ana avrat küfredin...

sabah kahvaltısında kurbağa bacağı ile kara horoz ibibiğini zeytinyağında kızartın, komşunun kedisini akşamdan ıslattığınız sudan çıkararak haşlayın...

efendi gibi giyinin, bayram çocuğu gibi, tiril tiril olsun üstünüz başınız, kravatınızı özenle bağlayın, üstüne yeleğinizi geçirin, jilet gibi ütülü pantolon ve ceketinizi giyin. sinek kaydı traşı unutmayın öncesinde.

uzun çabalarla edindiğiniz dikenli teli kaptığınız gibi sokağa fırlayın, önünüze geleni kovalayın...

yorulduğunuzda eve dönüp bir duş alın, büyük tencerede haşladığınız kızgın yağı balkondan gelip geçenin üzerine dökerken erol taş kahkahanızı yanınızdan ayırmayın...

çatıya tırmanarak kiremitleri sökün ve aşağıya fırlatın.

akşam yemeğinde beyin salatanızı eksik etmeyin, boynunuzdan güzelce ayırdığınız kafanızı şakkadak ortadan yarın ve soğuttuktan sonra servis yapın...

bütün bunları iki gün arka arkaya tekrarladığınızda ismail türüt'le ilgili hiçbir sorununuz kalmadığını göreceksiniz!..

not: yukarıdaki reçete, ismail türüt gayet popüler iken ve ben kendisinden "ismail türüt'ü te'lin mitingi" düzenleyecek kadar nefret eder iken kafa doktorum tarafından yazılmıştı. (ne yazık ki miting eylemimize valilik izin vermemiş idi.) ancak nöroloji uzmanları, sözkonusu tedbirlerin benzer kategorideki şahıslar için de koruyucu etki yaptığını klinik deneylerle kanıtlamışlardır.


1. gereksiz oksijen tüketiminin önlenmesi hakkında kanun!

2. türkçeyi yayvan konusan kızlarımızın telefatına yonelik kanun hükmünde kararname!

3. basın organlarında "kose yazarı" kisvesi altında sap yiyip saman sıçanların belinde kırılan pozantı odununun kutsanarak taksim meydaninda sergilenmesine dair yonetmelik!

4. taksici, dolmuşçu ve emlakçıların toplumdan tecritine dair kanun hükmünde kararname!

5. boş konuşmayı sevenler icin hem konuşup hem de çalışabilecekleri "çalışma kampları"nın kurulmasına dair acil düzenlemeleri içeren kanun tasarısı!

6. çalışma kamplarını konforsuz bulanlar icin her ilde boş konuşma meclislerinin kurulmasına ve meclis çıkışı bu insanların maden ocaklarına gönderilmesine dair düzenlemeleri kapsayan kanun hükmünde kararname!

7. insanımıza tarih öğreniminin evrensel boyutlarını anlatacak uluslararası bilginlerin ülkemize daveti için yayınlanan yönetmelik!

8. spor müsabakalarını "taraftar" kisvesi altında ruh bozukluklarını sergilemek için kullananların fizan'a sürülmesi ve aç, susuz bırakılmasına dair kanun hükmünde kararname!

9. kredi kartı ve para kullanımının yasaklanmasına ve alışverişte trampa dönemine geçilmesine dair yönetmelik!

10. türk insaninin evrenselleşme çabalarını "batıya yamanma" olarak göstermek isteyenlerin toplanarak ağri dağı eteklerine bırakılmasına dair kanun hükmünde kararname!

11. insanların meslek çaprazlaması yöntemiyle işlere atanmasına dair yönetmelik! bundan böyle öğretmenler, muhasebecilik; doktorlar, bankacılık; mühendisler, avukatlık; avukatlar, çöpçülük vs. yapacaklardır. okullarımızda halihazırda insanlar yapacakları mesleklerden öylesine nefret ettiriliyorlar ki, okul sonrası düzgün bir akıl ve fikirle o işi yapma olanağı bulunmamaktadır!

12. osmanlı'yı sevenlerin osmanlı'ya, cumhuriyeti sevenlerin türkiye cumhuriyeti'ne, hiçbir şeyi sevmeyenlerin de evlerine gönderilmesine dair tam yetkili müfettişlerin atanmasına dair kanun hükmünde kararname!

13. bilmediğini bilenlerin uyanık tutulmasına; bildiğini bilenlerin uyutulmasına; bilmediğini bilmeyenlerin sınırdışı edilmesine dair kanun tasarısı!

14. dolandırıcılıktan hüküm giymiş mahkumlarla, işadamları ve siyasilerin burgaz ada'da toplanıp, birbirlerini dolandırmalarına ama halktan tecrit edilmelerine; aynı adada national geographic ve discovery chanell ekiplerinin ortaklaşa çalışacakları bir "dolandırıcılık belgeseli"nin hazırlanıp kamuya açık alanlarda yayınlanmasına dair kanun!

15. fenerbahçelilerin, büyükada'da toplanıp, buranın adının fb cumhuriyeti olarak değiştirilmesine ve adadan karaya giriş ve çıkışların yasaklanmasına dair kanun!

ikinci etap kanunlarımız da hazırlık aşamasındadır, bize oy verin, dünya kaç bucakmış öğretelim!


dönmek iyi bir fikir değildi belki. ama bu şehri yaşantımdan atmam da mümkün değildi. beni ben yapan herşey oradaydı işte : şırıl şırıl akan dere : kalenin kurulduğu tepe : saatlerce höykürdüğümüz o stad : günlerimizi bitirip gecelere başladığımız kahvehaneler : pavyonlar : ışıklar : gece yansımaları...

bütün okul hayatımı geçirdiğim lise'nin duvarlarını iki kat yükseltmişlerdi. gelen geçen beden eğitimi dersindeki kızları kesiyormuş meğer, bizim zamanımızda kimse kesmezdi beden eğitimindeki kızları, hocaları da yerinde bulamadım, hepsi özel okullara göç etmişlerdi.

belediye tiyatrosu'nun bowling salonu yapılmasını bi nebze kaldırabilirdi kalbim; ama o güzelim merkez bankası binasının yıkılıp yerine granit bir apartıman çıkıldığını görmeseydim.

herşeyin yerinde durduğu anlık bir yanılsamaydı, hiçbir şey yoktu benden geriye. her öğle ziyafet çektiğimiz hacı baba kebap salonu bile kapanmıştı.

aşık olduğum kızlar evlenmişti, arkadaşlarımın çoğu da burada değildi zaten.

amaçsızca dolaşmak canımı daha da sıkıyordu, hiçbir şey tanıdık değildi artık.

insanların değişmesine alışkındım. ama bir şehir, bir şehir değişmek zorunda mıydı? üstelik bir şehir, böyle kolayca değişebilir miydi?

bu şehre tutkundum halbuki; şimdi geride bir orospu bulmuştum yalnızca.

bu şehir bile beklememişti beni, hep özlemini duyduğum...

insan doğduğu şehirde daha net görüyor kaybolmuşluğunu.
seni sevmiyor artık bu şehir.
artık her yer gurbet sana.

soru şu:

kalsak : nerede?

gitsek : nereye?

dövünmek mi gerekir ille de; ayağına kapanıp haykırmak, yalvarmak umutsuzca!..

geriye dönen, bıraktığı kişiyi bulur mu ki? bekleyen; geriye döneni tanır mı ki?

ama ya baba ocağı, ya yar kucağı...

on yıl var ki ayrı idim hıra dağından : baba ocağından yar kucağından : bir demet dermeden sevgi bağından : huduttan huduta sürülmüşüm ben!..

neden birisi benim babam olsun ki? ne olursam olayım dönemiyorsam!..

neden birisi benim yarim olsun ki? ne olursam olayım, dönemiyorsam!..

ne olursam olayım dönemiyorsam!..

neden bir yer, yurdum olsun ki?

babamı öyle hayal ederdim; herşeyi yanlış yapıp, herşeyi tükettiğimde kapısını çalıp evine girebileceğim, bana bir şey sormayacak. herşey tanıdık işte, herşey yerli yerinde, şimdi beni izliyor ev ahalisi, bir şey demiyor hiç kimse. buzdolabının kapağını açıp akşamdan kalmış ne varsa bi şeyler atıştıracağım. sonra yine yanlış yaptım baba, yine yenildim diyeceğim...

ve beni samuel beckett gibi yanıtlayacaktı babam:

bir daha dene; bir daha yenil
daha iyi dene; daha iyi yenil!..

ama benim öyle bir babam olmadı.

ama benim hiç babam ölmedi!..

o zaman atı güneşe doğru sürmeli yeniden : ve fonda yine o bildik şarkı : ve ekran kızarıyor giderek : yazılar neredeyse belirecek :

......................BU MACERANIN SONU.........................


 

1.
tuhaflıklarından mı gelir adı tuhafiye dükkanlarının
ve doğru ise bu, nedir tuhaflıkları onların ?

2.
yanımdan bağırarak geçen şu traktör
uzanıp da yatmaz mı akşam olduğunda ?

3.
altında bir tohum filizlenen toprağın
duydukları aynı mıdır hamile bir kadınla ?

acı çeker ve inler mi
tohum topraktan başını uzattığında
doğuran bir kadın gibi ?

4.
ne zaman çıktı aydede göğe
ve neden inemiyor, söylesene ?

5.
şimdi burdaydı ya
nereye gitti aceba?

6.
aklıma gelen neydi; yolumu değiştirdim
aklımdan gitti mi ki, sorumu değiştirdim?

7.
sonu aynı yolların neden gideriz, bilmem
aynı yolu yürürken neden döneriz, bilmem

8.
uzayıp giden bu yolun sonu
bakalım hangi mezarlığa çıkacak?
şimdilerde yeni alışkanlıklar oluştu:

eski : şövalye ruhu : out
yeni : o. çocuğu kıvamında olmak : in

ee, normal olarak edinburg dükü'nün varis çoçuğu olarak duruma alışmak biraz zor olmuştu. amma velakin, her zaman en iyisi olmak gibi bir takıntım var.

bugün itibarıyle inceleme amaçlı olarak geldiler; berkeley üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü'nde ana bilim dalı başkanı imiş, yanında da birkaç genç getirmiş, olayı daha yakından görsünler, araştırmacı ruhlarını geliştirsinler diye.

aramızda eğlenceli diyaloglar geçti:

- sayın kiya, o. çocuğu deyimine yeni anlamlar kazandırıyorsunuz. başarınızın sırrını öğrenebilir miyiz?

- sayın connecticut, ben aslında gençliğimde böyle değildim. hatta orospu'nun çocuğu olarak aşağılanan insanlara büyük bir şefkat duygusu beslerdim. fekat, mirasyedi günlerimin bitimiyle çok ilginç bir atmosferin içine de karışmak zorunda kaldım. ve o zaman anladım ki, orospu çocuğu tamlaması bir küfür değil, sosyo-psikolojik bir tanım imiş!..

- tam anlamadım sayın kiya, konuyu biraz açmanızı rica edebilir miyim?

- bakın sayın connecticut, gençliğimde şöyle düşünürdüm; bir insanın annesi orospu bile olsa, bunu onun yüzüne vurmak büyük bir ayıptı benim için. yani çocuk kimin çocuğu olduğunu seçemez takdir edersiniz. sonuçta bunu onun yüzüne vurarak, o çocuğun fena halde kalbini kırıyoruz gibi geliyordu bana, gençken naif bir tarzda ele alıyordum durumu göreceğiniz gibi...

- düşüncenizin değiştiği bir an var demek ki...

- aslında bir anda olaya uyandığımı sanmıyorum. tamamen şöyle bir gelişme oldu. gözlem ve araştırmalarım beni şu sonuca ulaştırdı: bakın; toplum içinde orospu çocuğu olarak nitelenen ve suçlanan insanların anneleri genellikle pratik olarak orospuluk yapmıyordu. bu da benim düşünceme uymuyordu nitekim. sonrasında olaya eğildiğimde şunu farkettim; meğerse orospu çocuğu deyimini bir küfür olarak değil de sosyo-psikolojik bir durum tarifi olarak kullanıyormuşuz.

- nasıl yani?

- şimdi, orospunun çocuğu olarak büyümeyi düşünebiliyor musunuz? sürekli aşağılanarak, sürekli hor görülerek. üstelik annenizi reddetseniz bile kurtulamıyorsunuz bu durumdan. yaşam çok acımasız sayın connecticut, ülke bile değiştirseniz birisi öğrenip çarpıyor suratınıza annenizin orospu olduğunu. sonra içinizi bir kin kaplıyor. bütün dünyadan öç alma hissiyatı ile hareket ediyorsunuz. bütün etik yargılardan muaf hissediyorsunuz artık kendinizi. çünkü alınacak bir öcünüz var, yaşamdan ve dünyadan; sizi sürekli aşağılayan herşeyden ve herkesten almanız gereken bir öç var. sonrasında herşeyi yapma, her boku yeme hakkını görüyorsunuz kendinizde, işte, o zaman gerçek bir orospu çocuğu olarak devam ediyorsunuz yaşamınıza.

- yani kişi, kendisini var etmenin başka bir yolunu seçiyor...

- evet, ilk bakışta öyle görünüyor. fakat bir yeri kaçırıyorsunuz, bu adamların çoğunun annesi pratikte orospuluk yapmıyor. yani bu ruh haline girmeleri için maddi bir neden yok aslında.

- ee, o zaman?

- bilemiyorum, belki mutsuz bir aile yaşamları var. belki annelerini bir orospu olarak görüyorlar. bilmiyorum, kolay girilecek bir ruh hali değil yani...

- tamam da, sizin durumunuzu nasıl açıklayabiliriz?

- ha ha ha, sanırım dışardan pek de net görünmüyor. bizim gibilerin durumu ortama uyum çabasından öteye geçemiyor. yani orospunun çocuğu olmayı ruhunuzda hissedemiyorsanız yapabileceğiniz fazla bir şey yok.

- peki, biz sizin bir beyanatınız üzerine buradayız. çok ilginç bir çıkışınız oldu. bayağı da tepki gördü. fakat, sizin tavırlarınızdan anladığım kadarıyla bundan çok eminsiniz. "dünya üzerinde orospu çocuğu betimlemesinin tüm özelliklerini taşıyan birilerinin" bu ülkede olduğu iddiasındasınız. zaten biz de bu konuyu araştırmak için burdayız.

- evet, her zaman olduğu gibi bu lafımın arkasındayım, tazminat ödemek falan da ilgilendirmiyor beni. şu an büyük bir bilimsel sorumluluğun üzerimde olduğunu hissediyorum. ve kimse benden galileo'nun attığı geri adımı atmamı beklemesin!

- anlıyorum, bu konuşmayı burada bitirmek niyetindeyim. başınızın ağrımaması için diğer gözlemlerinizi bu röportaja almayacağım.

- incelikli bir düşünceniz var. ama benim pek bi korkum yok. o. çocuğundan korkan o. çocuğu olsun!..

- teşekkürler efendim...